A Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

0

A Harfiyle Başlayan Deyimlerin anlamları, açıklamaları, Deyimler sözlüğü A Harfi. Deyimlerin anlamı. A Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

A Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

ANLAMA GÖRE:

Abartmak İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Abdest İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Acı İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Açlık İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Adam İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Ağız İle İlgili Deyimler
Akıl İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Alın İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Alışkanlık İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Allah İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Altın İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Anlamak – Anlatmak İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Anne (Ana) İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Arkadaşlık / Dostluk İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Aslan İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Araba İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Ateş İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Av İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Avuç İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Ayak İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Ayı İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Aylar (Mart Nisan Ağustos) İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Ayna İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Az İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları

DEYİMLERİN HİKAYELERİ

Açanın Yüzünü Aktaran Ağartır Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Adam Ol Baban Gibi Eşek Olma Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Ak Mı Kara Mı Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Al Takke Ver Külah Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Ali Cengiz Oyunu Ne Demek – Hikayesi
Aslan Payı Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Atma Recep Din Kardeşiyiz Deyiminin Anlamı ve Hikayesi


HARF SIRASINA GÖRE

A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle, baştan aşağı.”Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk.”

A’dan z”ye kadar: Başından sonuna kadar, bütünüyle, baştan aşağı.

Aba altından değnek göstermek: Sakin, yumuşak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak.”Sakın onlara aba altından değnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın.”

Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?: “Tamam, ilgililer bu işe karışabilirler, ama sen neci oluyorsun” anlamında kullanılır.

Abayı yakmak: Gönül verip âşık olmak, tutulmak.”Türkmen kızına abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu.”


Abbas yolcu: 1. Yola çıkmaya kesin kararlı.”Abbas yolcu! Daha fazla oyalamayın.” 2. Ölmek üzere (olan). “Komaya girdi, abbas yolcu mu ne?”

Abesle iştigal etmek: Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.”Şu yaşa geldin, ama abesle iştigal etmekten vazgeçmedin.”

Abuk sabuk konuşmak: Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek. “Yeter artık, abuk sabuk konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım.”

Abur cubur: Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler.”Ne diye çocukların karnını abur cuburla doyuruyorsun?”

Aceleye getirmek (dara getirmek): 1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. “Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş.”2. Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek. “Yazın hiç de güzel değil, aceleye getirmişsin.”

Acem kılıcı gibi İki tarafı (taraflı) kesmek: Yandaşlarına da, karşıtları na da zarar vermek, her iki yanı da kırmak.


Acemi çaylak : Toy, tecrübesiz, beceriksiz kimse.

Acemi çaylak: Toy, tecrübesiz, beceriksiz. “Acemi çaylağa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?”

Acemilik çekmek : -1. Bir işte bilgisiz ve deneyimsiz olduğu içjn sıkıntı çekmek. -2. Bir yerin yabancısı olduğu için bocalamak.

Acentadan çıkma : Yeni, gıcır gıcır (araba).

Acı çekmek (duymak) : -1. Vücutta herhangi, bir yara, ezik vb. nede niyle aa duymak. -2. Yaptığı bir işin kötü sonuçlanmasından ötürü üzülmek.

Acı çekmek (duymak): 1. Ağrı, sızı duymak. “Kazadan sonra çok acı çekti.” 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak.”Eşini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor.”

Acı gelmek (bir şey, birine) : Bir söz, durum, davranış ona dokun mak, onu üzmek.


Acı kuvvet: Zorlayıcı, ezici güç.

Acı soğuk : Çok üşüten, sert soğuk.

Acı soğuk: Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk.”Acı soğuk insanın iliklerine işliyordu.”

Acı söylemek: Yanlış yolda olan bir kimseyi çekinmeden uyarmak, sert dille eleştirmek.

Acı söz: İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz.”Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?”

Acı tatlı: Hem hoş hem üzüntü verici olan.

Acından ölmek : -1. Çok acıkmış olmak. -2. Açlıktan ötmek.


Acısı çıkmak : Bir güçlüğün daha sonra olumsuz, kötü sonuçlarını gör mek, yaşamak.

Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek) : Üzüntü yaratan bir olay belleğinde, gönlünde derin iz bırakmak.

Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek): Bir şeyin verdiği acı, üzüntü benliğinde derin iz bırakmak.”Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreğine işledi.”

Acısını almak : -1. Act tadını gidermek. -2. Sızısını, üzüntüsünü gider mek.

Acısını çekmek (bir şeyin) : Yapılan yanlış bir işin üzücü sonuçlarını görmek.

Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak.”Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum.”

Acısını çıkarmak (bir şeyin) (bir kimseden) : -1. Uğradığı maddi ve manevi kayıpları gidermek . -2. Zamanında gereği gibi yapılamayan

Acısını çıkarmak: 1. Acılığını yok etmek.”Yağda kavurarak acısını aldı.”2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3. Öç almak.”Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım.”


Aciz bırakmak (birini) : Birini çaresiz, güçsüz duruma getirmek.

Aciz kalmak : -1. Hiç bir şey yapamayacak duruma gelmek. -2. Bütün çabalarına karşın o işi yapamamak ; çaresiz kalmak.

Acze düşmek : Güçsüz kalmak, beceriksiz olmak.

Aç acına: Aç olarak, hiçbir şey yemeden.”Bu iş aç acına yapılmaz.”

Aç açına : Aç olarak, hiçbir şey yemeden.

Aç bülaç : Perişan, yoksul, bakımsız bir durumda.

Aç gözlü : Azla yetinmeyen, doymak bilmeyen (kimse) ; haris; gözü aç.

Aç gözünü, açarlar gözünü : Çok dikkatli ol, yoksa çok şeyler kaybe dersin, act olaylarla karşılaşırsın.” anlamında.

Aç karnına : Boş mideyle, henüz bir şeyler yiyip içmeden.

Aç kurt (kurtlar) gibi: Aşın bir istekle.

Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek.”Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda.”

Açığa almak (birini) : Onu tam yetki ve sorumlulukla yaptığı, görevden

Açığa çıkarılmak (alınmak): İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek.”İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı.”

Açığa çıkarmak (birini) (bir şeyi): -1. O kimsenin görevine son ver mek ; onu kadrodışı bırakmak. -2. Bir durumu fark ederek aydınlatmak. -3. O şeyi kimyasal bir işlemle başka şeylerden ayırmak.

Açığa çıkmak: Bir durum başkalarınca anlaşılmak.


Açığa vurmak (bir şeyi) : -1. Gizli kalması gereken bir şeyi açıkla mak, belli etmek. -2. Bir davranış her şeyin belirtisi olmalı.

Açığa vurmak: Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak.”Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu.”

Açığı çıkmak : Onun sorumluluğundaki mal ya da para tutarında, tuttu ğu hesapta, eksiği olduğu anlaşılmak.

Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak.”Kasiyerin salı günü akşamı on bin lira açığı çıktı.”

Açığını bulmak (birinin): -1. Bir hesaplamada eksiğini ortaya koy mak. -2. Birini alt etmek için, bilinmeyen, gizli kalmış bir kusurunu, hatasını öğrenmek.

Açığını bulmak: Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak.”Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün.”

Açığını kapatmak (birinin) (bir şeyin) : -1. Birinin eksik bıraktığı işleri tamamlamak. -2. Birini hesap açığını ödemek.

Açığını yakalamak (birinin) : Onun hesap hilesini, yalanını, hatalı bir işini fark etmek, bulmak.

Açık açık : Hiçbir gizli yön bırakmadan ; içtenlikle.

Açık ağızlı: Aptal görünüşlü, salak, sersem kimse için söylenir.

Açık alınla : Şerefle, şerefli bir biçimde, övünçle.

Açık alınla: Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle.”Hemen her işten açık alınla çıkar onlar.”

Açık bono (çek, kart) vermek (birine) : Bir kimseye bir konuda sınır sız yetki vermek, tanımak

Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.

Açık elli: Cömert kimse için söylenir, eli açık.


Açık etmek (bir şeyi): Beili etmek (Kars. İpucu vermek.)

Açık fikirli: Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse.”Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır.”

Açık fikirli: Yeniliklere İlgi duyan, ayak uydurabilen ya da hoşgörülü bir tavır takınan (kimse).

Açık gözlük etmek : -1. Uyanık davranmak. -2. Fırsatlardan yararlan masını bilmek.

Açık hava : Bir binanın dışındaki yer.

Açık hava oteli: Geceyi sokakta geçirenler için sokak.

Açık kalpli (yürekli): Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse.”Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim.”

Açık kalpli: Gizlisi saklısı olmayan, düşündüklerini olduğu gibi söyle yen, samimi (kimse); açık yürekli.

Açık kapı bırakmak : Bir konuda kesin yargıya varmamak, o konuyu yeniden ele alabilme olanağını bırakmak

Açık kapı bırakmak: Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak.”Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun.”

Açık kapı bırakmamak : Bir konuda her türlü önlemi almış olmak

Açık konuşmak: Gerçeği korkuya, çekinme duygusuna kapılmadan, gizlemeye gerek duymadan söylemek

Açık konuşmak: Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek.”Daima açık konuşan insanları severim.”

Açık mektup : Herhangi bir kimseye, kuruma hitaben yazılan ve kamu oyunu etkilemek amacıyla basın organlarında yayımlanan mektup.

Açık olmak: Hiçbir şeyi gizlememek saklamamak; içten, samimi, art


Açık oynamak: Hiçbir art düşüncesi, gizli niyeti olmamak.

Açık saçık : Yasa ve toplum kurallarına göre ayıp ve suç sayılacak öl çüde (giyim, söz; konuşmak)

Açık saçık: Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise).”Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?”

Açık seçik: Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen.”Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek istediğini.”

Açık seçik: Çok belirgin (biçimde), açık ve anlaşılır biçimde.

Açık söylemek : -1. Kolay anlaşılır bir biçimde söylemek. -2. Çekinme den söylemek.

Açık sözlü : Düşüncelerini açıkça belirten, İçten kimse için söylenir.

Açık şehir: Bir savaşta, savunmasız olduğu önceden ilan edilen şehir.

Açık teşekkür : Bastn organları yoluyla, ilgili kimse ya da kuruluşa İle tilen teşekkür türü.

Açık vermek: 1. Geliri, giderini karşılamamak.”Maaşımız yetmeyecek bu ay, galiba açık vereceğiz.”2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek.”Dikkat et de düşmanlarına açık verme.”

Açık vermek: -1. Hesabı tutturamamak, gelir ile gider arasında denge kuramamak. -2. Borçlu duruma düşmek. -3. Kendini ele verecek söz söylemek ya da davranışta bulunmak. -4. Gizlenmesi gereken bir şe yi farkında olmadan belli edivermek. Açık yürekli: İçi dışı bir, dürüst kimse; Açık kalpli Açık yüreklilikle (yürekle): Hiçbir şeyi gizlemeden, samimi olarak.

Açıkgöz: -1. Durumları, fırsatları en iyi değerlendirebilen, becerikli, uyanık (kimse). -2. Kurnaz, işini bilen, kendi çıkarını gözeten (kimse).

Açıklık getirmek (İzahetme) : Konuyu daha anlatılır kılmak.

Açıklısı olmak (bir çeyln): O şeyin meraklısı, tutkunu, düşkünü ol mak.

Açıkta bırakmak (birini) : -1. Ona herhangi bir iş ya da görev verme mek. -2. Onu evsiz barksız bırakmak. -3. Onu çeşitli kişilere sağla nan hizmetten yoksun bırakmak.


Açıkta kalmak (olmak): 1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak.”Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca.”

Açıkta kalmak: -1. Herhangi bir işe ya da kuruluşa girememek. -2. Ev siz barksız kalmak. -3. Çeşitli kişilere sağlanan hizmetten yoksun kal mak yararlanamamak.

Açıktan açığa: Herkesin gözü önüride, gizleyip saklamadan. (Kars.

Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak.”Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi.”

Açılıp saçılmak : -1. (Kadın) Oldukça açık saçık giyinmeye başlamak.

Açlıktan gözü (gözleri) kararmak : Çok Acıkmak.

Açlıktan İmanı gevremek : Çok acıkmış olmak.

Açlıktan nefesi kokmak : Yoksul duruma düşmek.

Açlıktan nefesi kokmak: 1. Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak.”Dün açlıktan nefesim kokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok.”2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.

Açlıktan ölmek: Dayanılamayacak ölçüde acıkmış olmak.

Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. “Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır.”

Açmaza düşmek: İçinden çıkılması zor bir durumla karşılaşmak.

Açmaza getirmek (düşürmek, sokmak) (birini) : Onu içinden zor çı kılır bir durumla karşı karşıya bırakmak.

Açtı ağzını, yumdu gözünü : “Kızgınlık, Öfke nedeniyle onur kına söz ler söyledi.” anlamında kullanılır. (Kars. Ağzına geleni söylemek.)

Ad almak : Kendisine ad verilmek.


Ad takmak (birine) : Ona niteliklerine uygun bir ad vermek; isim tak mak.

Adam (insan) sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. “Sen üzülme, baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar.”

Adam almamak (bir yer); Orası çok kalabalık olmak.

Adam başına : Her bir kimseye.

Adam etmek (birini) (bir şeyi) : -1. O kimseyi topluma yararlı bir du ruma getirmek, yetiştirmek. -2. O şeyi onarıp yarayışlı duruma getirmek.

Adam etmek: 1. Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye getirmek.”Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana.”2. Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak.”Bu arabayı eninde sonunda adam edeceğim.”

Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru çocuğu.”Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi.”

Adam içine çıkamaz olmak (çıkamamak): Sıkılganlık, utangaçlık, yoksulluk, yüz kızartıcı bir davranış vb. yüzünden İnsanların arasına karışamamak. ^

Adam içine çıkmak: Topluluğa karışmak, eşe dosta gitmek, değerli insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek.”Adam içine çıkmayalı uzun zaman oldu.”

Adam olmak : -1. Bir kimse, kendisini yetiştirip toplama yararlı bir du ruma gelmek. -2. Bir şey onarılıp işe yarar duruma gelmek.

Adam olmak: 1. Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi olmak.”Umarım o da bir gün adam olur.”2. Onarılıp işe yarar hâle gelmek.

Adam oluncaya kadar dokuz fırın ekmek İster : “Söz konusu kimse nin yetişip topluma yararlı olması için daha çok uzun zaman çalışması gerekir.” anlamında.

Adam sen de (adam!): Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir.”Adam sen de, o katılmazsa katılmasın, biz birlikte oynarız.”

Adam sen de : “Aldırma, önem verme!” anlamında.

Adam sırasına geçmek (girmek): Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir olmak.”Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu.”

Adam yerine koymak (birini) : Ona hak etmediği değeri vermek.

Adama dönmek (benzemek) : Giyimi ve tavırlarıyla herkesçe beğeni lir duruma gelmek, derlenip toparlanmak.

Adama dönmek: Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek.”Kapılar, pencereler boyanınca ev adama döndü.”

Adamdan saymak: Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak. “Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?”

Adamına düşmek(adamını bulmak): -1. Bir iş gerçek sahibine veril mek; bir işi en iyi, en kolay yapan kimseyi bulmak. -2. (Alay yollu) Karakterine güvenilmeyen kimseyle bir arada olmak, iş yapmak, kar şılaşmak. ,

Âdet görmek : Kadının ayda bir dölyatağından kan gelmek; aybaşı ol mak.

Âdet yerini bulsun diye : “Gerekli görüldüğü için değil, herkes öyle yaptığı, alışıldığı İçin.” anlamında.

Adı (bir şeye) çıkmak: Gerçekte öyle olmadığı halde, öyteymiş gibi tanınmak; ismi (bir şeye) çıkmak.

Adı (bite) okunmamak: Ona hiç değer, önem verilmemek; iemi (bi le) okunmamak.

Adı batmak: Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak. “Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!”

Adı çıkmak (birinin): Kötü bir adla anılır olmak.

Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak.”Bir kere adı çıkmış, ne yapsa fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu.”

Adı duyulmak : Ünlenmeye başlamak; ismi duyulmak.

Adı geçmek: -1. Söz konusu edilmek. -2. Adı yazılmak; ismi geçmek.

Adı kalmak : öldükten sonra da adı anılmak; ismi kalmak.

Adı kalmak: Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak.”Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal güzelliklerin sadece adı kalacak.”

Adı karışmak (bir işe, olaya) : Söz konusu iş ya da olayda kendisinin de İlgili olduğunu söylenmek; ismi karışmak.

Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o olaya karıştığı söylenmek.”Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı söyleniyor. Doğru mu?”

Adı sanı belirsiz: Kim olduğu, kimin nesi olduğu bilinmiyen.

Adı ulu götü kuru : Çok ünlü sanılıyor ama gerçek öyle değil.

Adı üstünde ; Apaçık belli, adından da anlaşılacağı gibi.

Adım adım yer edeyim, gör sana neler edeyim : “Senin bulunduğun yere sezdirmeden bir yerleşeyim, bak sana ne oyunlar oynayacağım.” anlamında.

Adım atmak : Bir işe başlamak, girişmek.

Adım atmamak (bir yere ) : Oraya hiç gitmemek, uğramamak.

Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. “Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim.”

Adım başı(na) : Birbirine yakın yerlerde.

Adımım denk (tek) almak : Bir işte dikkati davranmak

Adını (bir şeye) çıkarmak : Kendini o şey gibi tanıtmak.

Adını (defterden) silmek : Onunla İlişkisini kesmek.

Adını ağzına aptestte aJmak : Onu saygıyla anmak.

Adını anmamak: Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek.”Evi terk eden oğlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı.”

Adını koymak : Bir malın fiyatını, bir işin paraca karşılığını belirlemek.

Adını koymak: 1. İsim vermek. “Yeni doğan çocuğun adını Ali koydular.”2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak.”Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim.”

Adını vermek: 1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. “Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün.”

Adıyla sanıyla : Herkesçe bilinen adı ve ünüyle; ismiyle cismiyle.

Afakanlar basmak : bk. Hafakanlar basmak.

Afişte kalmak : Bir oyun pekçok kez sahnelenmek, gösterimi sürmek.

Aforoz etmek (birini) : Kızılan, sevilmeyen bir kimse ya da kuruluşla bütün ilişkileri kesmek, onu dışlamak.

Aforoz etmek: 1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak.”Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.”

Afyonu başına vurmak: Öfkesinden ne yaptığını bilmeyecek duruma gelmek.

Afyonu patlamak : Kendine gelmek.

Afyonunu patlatmak: -1. Bir kimsenin keyfini bozup sinirlenmesine yol açacak davranışlarda bulunmak. -2. Uyku sersemliğini gidermeye çalışmak.

Ağaç olmak : Birini ayakta uzun süre beklemek.

Ağına düşmek : Birinin tuzağına düşmek. Ağır aksak : Pek yavaş, aralıklı olarak.

Ağır aksak: Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak.”Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz.”

Ağır basmak : -1. Ağırlığı fazla gelmek. -2. Bir yön, bir taraf daha üs tün gelmek.

Ağır basmak: 1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak.”Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.”

Ağır başlı : Ciddi, tutarlı (kimse).

Ağır başlı: Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse.”Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.”

Ağır canlı: Çok yavaş davranan (kimse).

Ağır duymak (işitmek) : Kulakları iyi duymamak.

Ağır elli : -1. İşlerini çabuk yapamayan (kimse);

Ağır elli: 1. Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2. Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan.”Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ ağrıyor.”

Ağır gelmek : -1. Ağırlığı fazla gelmek. -2. Yapılması, tahammül edil mesi güç gelmek. -3. Gücüne gitmek, kırmak, incitmek.

Ağır gelmek: 1. Ağrına gitmek, onuruna dokunmak.”Hak etmediğim şu sözler öylesine ağır geldi ki bana.”2. yapılması güç gelmek.”Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.”

Ağır gitmek : Bir iş normal temposundan daha yavaş yürümek.

Ağır hastalık: Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık.”Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı.”

Ağır hastalık: Tehlikeli, Ölümle sonuçlanan hastalık.

Ağır İşrtmek : bk. Ağır duymak.

Ağır kanlı: Davranışları yavaş olan tembel, uyuşuk (kimse).

Ağır olmak : Sabırlı, ciddi, soğuk kanlı olmak.

Ağır söz: Kalp kıran, onuru zedeleyen söz.

Ağır söz: Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan, dayanılması güç söz.”Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti.”

Ağır top : Bir toplulukta sözü gecen, yönlendirme gücü olan kimse.

Ağır uyku : Derin uyku. (Kars. Deliksiz uyku).

Ağırdan almak : Bir işi yapmak konusunda gönülsüz davranmak

Ağırdan almak: Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak, isteksiz görünmek.”Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum.”

Ağırına (ağrına) gitmek: Bir davranış İncinmesine, gücenmesine yol açmak, onurunu kırmak (Kars. Gücüne gitmek, zoruna gitmek.)

Ağırlığım koymak (Bir şeye, bir şeyden yana): Etkisini, gücünü, onu desteklemede kullanmak.

Ağırlık basmak (çökmek) (birine) : Üzerine bir gevşeklik gelmek, uyuyacak duruma gelmek.

Ağırlık merkezi: Bir İşin en önemli kısmı.

Ağırlık vermek (olmak) (birine) (bir şeye) : -1. Bir kimseye sıkıntı vermek. (Kars. Yük olmak) -2. Bir şeye önem vermek, öncelik tanımak.

Ağız (söz) birliği etmek: Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek.”Ağız birliği etmeli, hep birlikte savunmalıyız kendimizi.”

Ağız aramak (veya yoklamak): Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.”Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?”

Ağız birliği etmek : Bir konuda aynı şeyler söylemeyi ya da yapmayı kararlaştırmak . (Kars. Aynı ağzı kullanmak.)

Ağız dalaşı (dalaşması): Sözle yapılan kavga.

Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinden çok farklı şeyler anlat mak.

Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak.”Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi.”

Ağız dolusu (küfür, laf etmek) : Bol ve ağır (küfür, laf etmek).

Ağız eğmek (birine) : Bir şeyi ondan yalvarırcasına istemek

Ağız eğmek: Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek. “Ölürüm de ağız eğmem o adama!”

Ağız kalabalığı: Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler.”Asıl meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!”

Ağız kalabalığına getirmek (birini): Konudışı sözlerle karşısındakini şaşırtıp amacına ulaşmak

Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak.”Ağız kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları.”

Ağız kavafı: Karşısındakini ikna etmek için diller döken, çok konuşan, gerekli gereksiz söz söyleyen kimse.”İğreniyorum şunun gibi ağız kavafı heriflerden.”

Ağız kokusu : Bir kimsenin dayanılması güç davranışları, sözleri, istek leri.

Ağız tadı: Bir toplulukta, dirlik düzenlik. .

Ağız yapmak : Bir kimseyi sözle, davranışlarıyla oyalamaya, aldatma ya çalışmak

Ağız yapmak: Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak.”Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!”

Ağız, dil vermemek: 1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2. Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak.”Kurşuna dizilmeyi göze aldılar ama ağız, dil vermediler.”

Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak.”Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu sözü!”

Ağızdan ağıza : Biri ötekine, ötekisi de başkalarına söyleyerek.

Ağızdan laf (söz) çekme(çalmak): Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. “Boşuna uğraşma, ağzından laf çekemezsin onun.”

Ağlama duvarına dönmek : Herkesin derdini döküp sızlandığı biri hali ne gelmek.

Ağlamaklı olmak : Ağlayacak gibi olmak.

Ağrısı tutmak: -1. Gebe kadının doğum şanoları başlamak. -2. Her hangi bir ağrı varlığını duyurmaya başlamak.

Ağza alınmayacak (alınmaz) : Kaba, söylenmesi ayıp sayılan (söz).

Ağzı (bir karış) açık kalmak: Bir olay ya da söz karşısında şaşırıp kalmak, donup kalmak.

Ağzı (bir karış) açık kalmak: Çok şaşırmak, şaşakalmak. “Onca seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı açık kaldı.”

Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran.”Haydi yürü, ağzı açık ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine.”

Ağzı bozuk : Küfürlü konuşmayı huy edinen, küfürbaz (kimse).

Ağzı burnu yerinde : Olduça güzel, yakışıklı (kimse).

Ağzı çelik (teneke kaplı): Çok sıcak yiyecek ve içecekleri rahatlıkla yiyip içebilen kimse.

Ağzı dili kurumak : Bir şeyi bıkacak derecede çok tekrarlamak.

Ağzı dili varmamak : bk Dili varmamak.

Ağzı gevşek: Sır saklamasını beceremeyen, geveze (kimse).

Ağzı havada : Neler olup bittiğinden haberi olmayan, şaşkın, alık.

Ağzı kalabalık : Yerli yersiz çok konuşan (kimse).

Ağzı kalabalık: Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler söyleyen.”Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş.”

Ağzı kara: -1. Kötü haberler veren (kimse). -2. Fitneci, çamur atan (kimse).

Ağzı kulaklarına varmak : Bir olay, durum karşısında çok sevinmek.

Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli olmak. “Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına vardı.”

Ağzı laf yapmak : Etkileyici, inandırıcı biçimde konuşmak.

Ağzı laf yapmak: Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak.”Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı.”

Ağzı pek (sıkı): Sır saklamayı bilen (kimse).

Ağzı pis : Sövmeyi, açık saçık konuşmayı huy edinmiş .(kimse).

Ağzı sulanmak : Bir şeyi yeme, ya da elde etmek isteği duymak, ona imrenmek. (Kars. Canı çekmek.)

Ağzı sulanmak: İmrenmek.”Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye başlayınca benim de ağzım sulandı.”

Ağzı süt kokmak : Çok genç, toy, tecrübesiz olmak.

Ağzı süt kokmak: Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak.”Şu ağzı süt kokan mı yarışacak benimle.”

Ağzı teneke kaplı: bk. Ağzı çelikli.

Ağzı var dili yok: 1. Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2. Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan.”Telâşlanma sakın, ağzı var dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez.”

Ağzı var dili yok: Pek konuşmayan, hakkını aramasını bilmeyen (kimse).

Ağzı var dili yok: Sessiz sedasız, uysal, yumuşak huylu (kimse).

Ağzı yanmak (bir şeyden): O şeyden (ötürü) zarar görmek, olumsuz yönde etkilenmek.

Ağzına (ağzınıza) sağlık: Yerinde, en uygun zamanında söz söyle yenlere iltifat olarak söylenir.

Ağzına (veya ağzının içine) bakmak: 1. Ne diyeceğini beklemek. 2. Onun sözüne göre hareket etmek.”İyi, yemek için de onun ağzına bak bari!”

Ağzına baktırmak: Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek.”O, ağzına baktırmasını bilen ender hatiplerdendi.”

Ağzına bir parmak bal çalmak: Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak.”Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her istediğini yaptır.”

Ağzına bir parmak bal çalmak: Bir kimseyi tatlı vaatlerle, önemsiz şeylerle oyalamak, avutmak.

Ağzına bir şey (çöp) koymamak : Hiçbir şey yememiş olmak.

Ağzına burnuna bulaştırmak (bir işi): Bir işi becerememek, berbat etmek, bozmak. (Kars. Yüzüne gözüne bulaştırmak.)

Ağzına geleni söylemek: Kızgınlık, öfke, vb. etkisiyle kına ve kaba sözler söylemek. (Kars. Açtı ağzını yumdu gözünü.)

Ağzına girmek: Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak.”Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına gireceklerdi.”

Ağzına kadar: Boş yer kalmamak üzere.

Ağzına lâyık: Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli yiyecek anlamında.”Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!”

Ağzına sakız etmek (bir şeyi) : 0 şeyi devamlı konuşur olmak.

Ağzına sakız olmak: Bir kimsenin devamlı konuştuğu bir konu duru muna gelmek, dedikodu konusu olmak.

Ağzına sıçmak: Öfkelenilen bir kimseye büyük zarar verecek bir iş yapmak.

Ağzına sürmemek (koymamak) (bir şeyden): Söz konusu bir yiye cek, içecekse ondan hiç yememek, içmemek.

Ağzına tükürmek : Sıkıntı, aa veren bir şeye lanet okumak.

Ağzına vur, lokmasını al: Çok yumuşak başlı, sessiz, âciz (kimse).

Ağzına yakışmamak : Ayıp sayılan ya da hayrete düşüren sözler söy lemek.

Ağzında bakla ıslanmamak : Hiçbir sim saMayamamak, sır tutama-mak

Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamayı becerememek, sırrı hemen açığa vurmak.”Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl oluyor da açılıyorsun?”

Ağzında büyümek : Bir yiyeceği sevmediği, karnı doyduğu, iştahsız ol duğu için bir türlü yutamamak

Ağzında gevelemek (bir şeyi): Onu açıkça söylememek

Ağzında gevelemek: Açık olarak söylememek, belirli konuşmamak.”Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen söyle, çok işim var.”

Ağzında yaş kalmamak : Bir düşüncesini bir kimseye birçok kez söy lemiş olmak (Kars. Dilinde tüy bitmek)

Ağzından baklayı çıkarmak : Sabrı tükenip bildiklerini, düşündüklerini söyleyi vermek

Ağzından bal akmak : Tatlı, etkileyici biçimde konuşmak

Ağzından bal akmak: Çok tatlı, hoşa gider biçimde konuşmak.”Konuş, konuş hele; ağzından bal akıyor.”

Ağzından çıkanı (çıkan sözü) kulağı işitmemek (duymamak) : Kız gınlık, öfke vb. yüzünden çok ağır sözler söylediğinin farkında olmamak

Ağzından çıkanı kulağı işitmemek: Sözlerini tartmadan, düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan konuşmak.”İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın duymuyor.”

Ağzından düşürmemek (bir şeyi, birini, adını) : Her yerde, her za man onun sözünü etmek

Ağzından düşürmemek: Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek.”Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından düşürmedi.”

Ağzından girip burnundan çıkmak : Çeşitli yollar deneyerek kandır mak, bir şeye razı etmek

Ağzından girip burnundan çıkmak: Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak.”Ağzından girip burnundan çıktı ve ondan para koparmayı başardı.”

Ağzından kaçırmak : Söylemek istemediği bir şeyi boş bulunup söyle yi vermek

Ağzından kaçırmak: Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup söyleyivermek.”Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri söyleme.”

Ağzından kapmak: Bir kimsenin konuşmasından yarım yamalak bir şeyler öğrenmek

Ağzından konuşmak (birinin): Başkası adına ya da başkasını taklit ederek konuşmak

Ağzından laf almak (çekmek): Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek.”Boşuna uğraşma, ağzımdan laf alamazsın.”

Ağzından laf almak (kapmak) : Bir kimseden çeşitli yolları deneyerek gizli tutulan şeylerle İlgili bilgiler edinmek

Ağzından laf çalmak (çekmek): Bir kimseden birtakım mantık oyunla rıyla bilgi sızdırmak

Ağzından lokmasını almak : Hakkı olan şeyi onun elinden almak

Ağzından yel alsın : “Söylediğin kötü olayın gerçekleşmemesini dile rim.” anlamında.

Ağzından yel alsın: Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “ağzını hayra aç” anlamında söylenir.”Bugün kötü şeyler mi bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?”

Ağzını (çenesini) tutmak : İleri geri konuşmamak, sır saklamak.

Ağzını açıp gözünü yummak: Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret etmek.”Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu.”

Ağzını açmak: -1. Konuşmak -2. Kına sözler söylemek, azarlamak, paylamak.

Ağzını aramak (yoklamak) (birinin) : Bir kimsenin belli bir konuda ne ler düşündüğünü öğrenmeye çalışmak

Ağzını aramak: Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek.”Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp satmayacağını öğren.”

Ağzını bıçak açmamak : Üzüntüsünden ya da başka bir nedenle ko nuşacak durumda olmamak

Ağzını bıçak açmamak: Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak.”Boşuna uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor.”

Ağzını bozmak : Küfür ve hakaret dolu sözler söylemek, küfretmek

Ağzını burnunu dağıtmak : .Yumrukla feci şekilde dövmek, adamakıllı hırpalamak

Ağzını havaya (poyraza) açmak: Umduğunu elde edememek, fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek.”Evi o zaman alacaktın, artık geçti, bundan sonra ağzını havaya aç.”

Ağzını havaya (poyraza, yele) açmak: Eline geçen fırsatı kaçırdıktan sonra, boş yere bir şeyler beklemek, ummak.

Ağzını hayra açmak : Hep kötü olasılıklardan söz etmek.

Ağzını kapamak (kapatmak) (biri) (birinin) : -1. Susmayı tercih et mek. -2. Küçük bir çıkar karşılığında bir kimsenin konuşmamasını sağlamak.

Ağzını kapamak: 1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek.”Ağzını kapatamazsak konuşup bizi elâleme rezil edecek.”

Ağzını mühürlemek: Hiç konuşmamak, hep susmak. :

Ağzını öpeyim (seveyim) : “Ne güzel anlattın, ne güzel haber verdin,sağ olasın” anlamında.

Ağzını öpeyim (seveyim): Sevindirici bir söz söyleyene “ne güzel, hoş söyledin” anlamında kullanılır.

Ağzını sıkı (pek) tutmak : Sır vermemek, boşboğazlık etmemek.

Ağzını sulandırmak: İmrendirmek.

Ağzını topla : “Konuşmana dikkat et, terbiyeli konuş!” anlamında.

Ağzını yoklamak : Ağzını aramak.

Ağzının içine bakmak : -1, Bir kimsenin sözlerini zevkle, dikkatle dinle mek. -2. Onun sözlerini yerine getirmeye hazır olmak.

Ağzının içine bakmak: Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek.”Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine bakıyorlardı.”

Ağzının içine girmek : Bir kimseye çok yaklaşmak.

Ağzının kokusunu çekmek : Bir kimsenin yerli yersiz İstek ve davranış larına katlanmak.

Ağzının kokusunu çekmek: Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak.”Yeter artık, daha fazla senin ağız kokunu çekemem.”

Ağzının payını almak: Bir söz ya da davranışından ötürü hak ettiği karşılığı görmek; paylanmak, azarlanmak.

Ağzının payını vermek (birine): Bir kimseyi bir söz ya da davranışın dan ötürü paylamak (Kars. Haddini bildirmek).

Ağzının payını vermek: Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek.”Demek öyle, ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!”

Ağzının suyu akmak : Çok beğendiği, imrendiği bir şeyi elde etmek is temek, imrenmek.

Ağzının suyu akmak: Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek.”Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı.”

Ağzının tadı bozulmak (kaçmak) : Kurulu düzeni, rahatı bozulmak, huzuru kaçmak.

Ağzının tadı kaçmak: Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak.”Şu vızır vızır işleyen yol buradan geçince ağzımızın tadı kaçtı.”

Ağzının tadını bilmek : >1. Damak zevki olmak. -2. Her şeyin güzelini seçmede usta olmak,

Ağzının tadını bilmek: 1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.”Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının tadını da biliyorsun hani.”

Ağzıyla kuş tutsa : “Ne yaparsa yapsın, en güç işleri bile yapsa da…” anlamında.

Ağzıyla kuş tutsa…: “Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da” anlamında kullanılır.”Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım atamaz.”

Ah almak: Birinin bedduasını üstüne çekmek.”Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın.”

Ah çekmek: Üzüntü, özlem vb. duygulan bffHrfrnek k>n içten gelen bir sesle “ah” demek.

Aha gelmek (ah almak, antm almak): Kötülük ettiği bir kimsenin bed duasına uğramak.

Ahbap çavuşlar : İyi anlaşan, her zaman butikte görülen arkadaşlar. (Kars. ÇHfte kumrater.)

Aheste beste : Yavaş, yavaş, nazlı nazlı.

Ahfeş’in keçisi gibi baş (başm) saNamak : Söylenen her şeyi anla madan, dinlemeden doğrulamak; onaylamak.

Ahı çıkmak: Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.

Ahı tutmak (birinin) : Bedduası, kötülük yapan kimseye etki etmek.

Ahı tutmak: Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi.”Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o.”

Ahı yerde kalmamak: Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini göstermek.”Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin.”

Ahım şahım : Beğenilecek, olağanüstü bir yönü olmayan.

Ahi çıkmak (ahi yvrde kalmamak) : Zulüm gören kimsenin bedduası etkisini göstermek.

Ahi yerde katmamak : bk. Ahi çıkmak.

Ahini almak : bk. Aha gelmek.

Ahiret, suali: Yanıtlaması güç, gereksiz ve bıktırıcı soru; kabir suali.

Ahireti boylamak: Ölmek.

Ahirette on parmağı (iki eli) yakasında olmak : Haksızlık yapan kim seden öbür dünyada davacı olmak.

Ahkâm çıkarmak : Kendi kuruntularına dayanarak birtakım yersiz yar gılara varmak, sonuçlar çıkarmak.

Ahkâm çıkarmak: Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak.”Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı.”

Ahkâm kesmek : feir konuda yetkili olmadığı halde kesin yargılar ileri sürmek.

Ahkâm savurmak (yürütmek): Kendine göre sonuçlar çıkarmak, yet kisi dışında hükümler vermek.

Ahmak ıslatan : İnce ince yağan yağmur.

Ahmak ıslatan: İnce ince yağan yağmur, çisenti.”Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek.”

Ahret kardeşi: Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.

Ahrette on parmağı yakasında olmak: Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahirette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması.”Hakkımı vermedin ama ahirette on parmağım yakanda olacaktır.”

Alikıran başkesen : Bir çevrenin en zorba, kötü kişisi.

AK etmek (birini) : Onu yenmek.

Ak pak : -1. Tertemiz. -2. Saçı sakalı ağarmış. -3. Beyaz tenli.

Ak pak: 1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz tenli.”Ne kadar da ak pak bir çocuk.”

Akan sular durmak: Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak.”Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan sular durur, kolay anlaşırsınız.”

Akıbetine uğramak (birinin): Aynı kötü duruma düşmek.

Akıl (âkil) kârı olmamak: Söz konusu iş akıllı bir kimsenin yapacağı türden bîr iş olmamak.*

Akıl almak (danışmak, sormak) (birinden) : Ondan herhangi bir ko nuda bilgi, görüş, öğüt istemek.

Akıl defteri: Akta gelen şeylerin unutulmaması için tasaca yazıldığı defte*.

Akıl defteri: Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter, muhtıra defteri, ajanda.

Akıl ermemek (erdirememek) (bir şeye): Onun ne olduğunu anlaya mamak.

Akıl etmek (bir şeyi) : -1. Akıllıca bir iş yapmak -2. Önlem almak. -3. Hatırlamak.

Akıl etmek: Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak.”Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl edemedim.”

Akıl hocası: 1. Birine yol gösteren, akıl öğreten kimse. 2. Herkese akıl öğretmeye meraklı kimse.”Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma, biz işimizi senden iyi biliriz.”

Akıl hocası: Birine yol gösteren kimse.

Akıl kârı olmamak: Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak.”Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?”

Akıl kutusu (kumkuması): Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç.”Akıl kutusu mübarek, her meseleyi çözüyor.”

Akıl küpü (kutusu, kumkuması) : Çok akıllı kimse, özellikle çocuk için şaka yollu söylenir.

Akıl öğretmek (vermek) (bir kimseye) : Oha ne yapacağını, nasıl

Akıl öğretmek (vermek): Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak, bilgi vermek.”Sana akıl verecek bir adam da mı bulamadın?”

Akıl sır ermemek (birşeye): Bir şeyin niteliğini, gizli yönlerini hiç kimse anlayamamak.

Akıl sır ermemek: Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini anlayamamak.”Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır erdiremedim.”

Akıl sormak (birinden): bk Akıl almak.

Akıl tersletti: Dengesiz, hoppa, delişmen (kimse).

Akıl var, yalan (izan) var ; ‘Fazla kafa yormana gerek yok, doğrusu iş te meydanda.’ anlamında.

Akıl vermek (birine): bk. Akıl öğretmek.

Akıl yormak: Bir konuda çok düşünmek.

Akıl yürütmek : Aklını kultanmaK düşünme yeteneğini harekete geçir mek.

Akılda katmak: Unutulmamak, hatırlanmak.

Akıldan çıkmak: Unutulmak;

Akıllara durgunluk vermek : Bir şey İnanılması guç, şaşırtıcı bir nitelik te olmak.

Akıllara durgunluk vermek: Çok şaşılacak bir şey olmak.”Bir görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı.”

Akıllı uslu ; Ağır başlı, terbiyeli, dengeli (Kimse).

Akıllı uslu: Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan.”Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor.”

Akıntıya bırakmak (bir şeyi) : Olayların gelişmesini engellemeye ça lışmadan sonucu kabullenmek. (Kars. İşi oluruna bırakmak.)

Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak bir iş için boşuna çaba harca mak.

Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek.”Desene boşuna kürek çekmişiz, olmayacak bu iş.”

Akla (hayale) gelmemek : Düşünülmemek, tasarlanmamak, hatırlan mamak.

Akla karayı seçmek: Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca kadar çok zahmet çekmek.”Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim.”

Akla karayı seçmek: Bir işt başanncaya kadar çok zahmet çekmek

Akla yakın : Herkesçe kabul edilebilir nitelikte olan.

Aklı almamak (bir şeyi): -1. Onu anlayamamak, kavrayamamak. -2. Bir şeyin olabileceğine inanmamak, gerçekleşebileceğini düşüneme me

Aklı almamak: 1. Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2. Anlamamak.”Şu işleri bir türlü aklım almıyor.”

Aklı başına gelmek : -1. Kendine gelmek, ayılmak. -2. Doğruyu yanlış* tan ayırabilecek duruma gelmek; gerçeğin farkına varmak, doğru yo lu bulmak, uslanmak, (Kars. Ayağı suya ermek)

Aklı başına gelmek: 1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek.”Çabuk koşun, nihayet kendine geliyor!”

Aklı başında : Akıllıca davranışlarda bulunan (kimse).

Aklı başında olmamak: 1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2. Bayılmak, kendisinden geçmek.”Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek.”

Aklı başından bir karış yukarı (yukarda) : Aklına esenleri düşünme den yapan (kimse).

Aklı başından gitmek: -1. Bayılmak, kendini kaybetmek. -2. Sevinç ya da korkudan ne yapacağını şaşırmak. -3. Sağlıklı düşünebilecek durumda olmamak.

Aklı başından gitmek: 1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek.”Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım başımdan gitti.”

Aklı başka yerde olmak: Bir iş yaparken başka şeyi düşünmek.

Aklı bîr karış havada : Dikkatsiz, dağınık, dalgın (kimse, genç).

Aklı çıkmak: Korkmak, ne yapacağını bilememek.

Aklı çıkmak: Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak.”Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor.”

Aklı dağılmak : Sağlıklı düşünememek, dikkatini bîr konu üzerine vere memek.

Aklı durmak : Şaşırmak, düşünemeyecek duruma gelmek.

Aklı durmak: Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek.”Resmi öyle güzel yapmış ki görsen aklın durur.”

Aklı ermek (yetmek) (bir şeye): Çevresinde olup bitenleri, doğruyu yanlışı anlamaya başlamak; anlayacak düzeyde, durumda olmak.

Aklı fikri: Bütün düşüncesi, düşündüğü.

Aklı gitmek : -1. Çok korkmak. -2. Çok beğenmek.

Aklı kalmak (bir şeyde, birinde) : Sevdiği, beğendiği bir şeyi düşün mekten kendini alamamak.

Aklı karışmak : Ne yapacağını bilememek, sağlıklı düşüneme mek.

Aklı karışmak: Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak.”Dur hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı.”

Aklı kesmek : bk Aklı yatmak.

Aklı kesmek: Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine inanmak.”Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor.”

Aklı sıra : Aklınca, düşündüğüne göre, sözde.

Aklı sonradan gelmek : Hatasını anlayıp düzeltmeye çalışmak.

Aklı takılmak (bir şeye, birine) : Hep o şey, kimse üzerinde durup dü şünmek.

Aklı yatmak (kesmek) (bir şeye) : O şeyin olabileceğine, onu yapıla bileceğine İnanmak.

Aklına (aklını) takmak: Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek.”Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum.”

Aklına düşmek: 1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce doğmak.”Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?”

Aklına esmek: Hiç düşünmediği halde birdenbire bir şeyi yapmaya karar vermek.

Aklına esmek: Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek.”Birden aklına esti, kalkıp sahile indi.”

Aklına gelen başına gelmek: Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak.”Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı.”

Aklına gelmek: 1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek, tasarlamak.”Aklıma geldi, kalkıp babama gittim.”

Aklına koymak (bir şeyi),(bir şeyi birinin): -1. Bir şeyi yapmaya ke sin karar vermek. -2. Başkasına akıl öğretmek.

Aklına koymak: 1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek.”Bu sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum.”2. Bir fikri başkasına aşılamak.

Aklına sığmamak : Olabileceğine (olabildiğine) inanmamak.

Aklına şaşayım (şaşarım) : “Böyle akılsızca davranması, işler yapma sı beni şaşırttı.” anlamında.

Aklına takılmak: Bir şey sürekli olarak kafasını meşgul etmek.

Aklına turp sıkayım : “Böyle düşünmen ya da yapman budalaca bir iş olur.” anlamında.

Aklına uymak : Bir kimsenin düşüncesi doğrultusunda iş yapmak.

Aklına yer etmek: Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek.”Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah.”

Aklında kalmak : Unutmamak, hatırlamak.

Aklında tutmak (bir şeyi): -1. Onu unutmamak. -2. İyice Öğrenmek, bellemek.

Aklından çıkarmak (bir şeyi, birini) : Unutmamak

Aklından çıkmak : Unutmak, hatırlamamak

Aklından geçirmek (bir şeyi, birini) : Onu hatırlamak, bir şeyi düşün müş olmak.

Aklından geçmek : Bir kimseyi ya da şeyi düşünmek.

Aklından zoru olmak: Ancak bir delinin yapacağı türden işler yap mak, davranışlarda bulunmak.

Aklından zoru olmak: Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak.”Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var senin?”

Aklını (başından) almak (bir şey, bir kimse) : -.1. Birinin güzelliği kar şısında büyülenmek. -2. Birinin, ani bir davranışta bulunarak korkut mak.

Aklını (bir şeyle) bozmak: 1. Sapıtmak, delirmek. 2. Yalnızca ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir mesele düşünmemek.”Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu.”

Aklını almak: Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına almak.”Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti.”

Aklını başına almak (devşirmek, toplamak) : Delice, çılgınca davra nışları bir yana bırakıp akıllı uslu olmaya çatışmak.

Aklını başına almak (toplamak, devşirmek): Mantıksız, ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek.”Aklını başına al, yoksa bu içki seni götürecek.”

Aklını başından almak : bk.Aklını (başından) almak.

Aklını başından almak: Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.”Gördüğü ev aklını başından aldı.”

Aklını bir şeyle bozmak : Bir şey üzerine düşünerek, hep onunla uğra şıp durmak.

Aklını çalmak (çelmek): 1. Kararından, niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak, ayartmak.”Aklını çelip onu evlenmeye razı et.”

Aklını çelmek: -1. Niyetinden, karanndan caydırmak. -2. Ayartmak, kandırmak. (Kars. Baştan çıkarmak.)

Aklını kaybetmek (kaçırmak, oynatmak) : -1. Deli gibi olmak. -2. De lirmek, çıldırmak.

Aklını peynir ekmekle yemek : Delice, aptalca işler yapmak.

Aklını peynir ekmekle yemek: Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak.”Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?”

Aklını şaşırmak : Akılsızca işler yapmaya başlamak.

Aklının çivisi (tahtası) eksik : Dengesiz, aptal (kimse).

Aklının ucundan (köşesinden) bile geçmemek : Onu daha önce hiç düşünmemiş olmak.

Aklma gelmek: -1. Kafasında bir düşünce doğmak, tasarlamak. -2. Hatırlamak.

Aklma getirmek : -1. Anımsatmak, hatırlatmak. -2. Düşünmek, tasarla mak.

Aksi gibi: Yazık ki, maalesef.

Aksi gitmek (bir iş ) (bir kimseye) : -1. Bir iş olumlu, istenilen biçim de yürümemek. -2. Birisine ters davranmak, onunla uzlaşmaya ya naşmamak.

Aksi şeytan (hay): İşler yolunda gitmediği, bir engel çıktığı zaman bu nu vurgulamak için kullanılır.

Aksi tesadüf: Şanssızlık, aksilik.

Akşam üstü (üzeri): Güneşin batacağı sırada.

Akşama sabaha : Kısa bir zaman sonra , pek yakında, yakın zaman da.

Akşama sabaha: Neredeyse, pek yakında, kısa bir süre içinde.”Konuklar akşama sabaha burada olurlar, sakın bir yere kaybolma!”

Akşamdan kalmak : Henüz geceki sarhoşluğun etkisinden kurtu I ma rn amış olmak.

Akşamdan kavur, sabaha savur: Kazandığını günü gününe harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Akşamdan sonra merhaba (sabahlar hayrolsun) : *jş işten geçtikten sonra gösterilen ilgi, çaba hiçbir işe yaramaz.’ anlamında.

Akşamı iple çekmek: Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek.”Ne güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum.”

Al aptestin! ver pabucumu : ‘Senden gördüğüm yardım, uğradığım zarara değmedi, yardımdan vazgeçtim, yeterki zarar görmeyeyim.” anlamında.

Al aşağı etmek: Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek.”Ya, gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!”

Al birini vur birine (ötekine): Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe yaramaz.”Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine.”

Al birini vur Öbürüne : ‘Hepsi birbirinden beter.” anlamında.

Al gülüm ver gülüm : Yapılan bir İşin hemen karşılığını bekleme.

Al gülüm ver gülüm: 1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.

Al takke ver külah : -1. Büyük çekişmelerden sonra. -2. Çok samimi, senli benli.

Al takke ver külâh: 1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2. Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek.”Al takke ver külâh yıllarca yaptık bu işi.”

Alaca bulaca : Çok karışık renkli.

Alaca karanlık : Yan karanlık.

Alacağı olsun: “Günün birinde ondan öcümü alırım” anlamında göz korkutmak için söylenir.

Alacağına şahin, vereceğine karga: Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır.”Ne adamsın be! Alacağına şahin, vereceğine karga! Yazıklar olsun!”

Alaka beslemek (duymak) (bir kimseye) : Ona ilgi duymak; ilgi bes lemek.

Alaka çekmek (uyandırmak) (bir şey, kimse) : İlgi çekmek, ilgi uyan dırmak.

Alaka görmek : bk. İlgi görmek.

Alaka göstermek (bir şeye, kimseye) : bk. İlgi göstermek.

Alakayı kesmek (bir şeyle, kimseyle): Onunla her türlü ilişkiye son vermek.

Alan razı, satan razı; “Bu ikisi anlaşmış, hiç kimsenin karışmaması gerekir.” anlamında.

Alaşağı etmek (birini): -1. Onu hızla yere vurmak. -2. Onu bulundu ğu yerden (ya da görevden) indirmek, almak; devirmek.

Alavere dalavere : Hile, düzen, yalan dolan.

Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete: Birtakım hilelerle bir işin bü tün ağırlığını az bilgili, saf ve arkası olmayanlara yükleme.

Alay etmek (geçmek) (biriyle) : -1. Bir kimseyle gülünç yönlerini söz konusu edip eğlenmek. -2. Şaka etmek. -3. Küçümsemek, aşağfla-m ak.

Alaya almak (birini) : Onunla alay etmek, eğlenmek; onu küçümse mek, aşağılamak; makaraya a|mak, sarakaya almak.

Alçak gönüllü olmak: Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme durumu.”İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü olmaktır.”

Aldı yürüdü : “Kısa zamanda büyük gelişme gösterdi.” anlamında.

Aldığı aptest ürküttüğü kurbağaya değmemek: Bir işten elde edi len kâr, bu işte uğranılan zararı karşılayamamak.

Aldırmazlıktan (aldırmamazlıktan) gelmek : Önem vermemek; kayıt sız kalmak.

Âlemi var mı? : Beğenilmeyen bir durum karşısında “Uygun mu? Ye rinde mi?” anlamında söylenir; ne âlemi var?

Alet etmek (birini) : Onu bilerek kötü binişte kullanmak; kötü işlerinin görülmesinde onu da ortak etmek.

Alet olmak (bir şeye): Bilerek ya da bilmeyerek kötü bir şeyde aracı lık etmek.

Alev almak : -1. Tutuşmak, yanmaya başlamak. -2. Coşmak, heyecan lanmak. -3. Öfkelenmek.

Alev saçağı sarmak: Olay önlenemeyecek aşamaya gelmek.

Aleyhinde bulunmak (söylemek) : Onu çekiştirmek, kötülemek.

Aleyhine dönmek: -1. Bir kişiye karşı olumsuz tavır takınmak. -2. Bir durum o kişi İçin tehlikeli olmaya başlamak. /

Aleyhine olmak (bir şey, bir kimsenin) : Bir iş bir kimsenin zararına yol açmak.

Alfa ha bir can borcu olmak : Allah’a vereceği canından başka hiç kimseye borcu olmamak.

Alı al moru mor: Koşmaktan, heyecandan, telaştan yüzü kıpkırmızı (bir şekilde).

Alı al, moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak).”Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir şekilde yetişebildim.”

Alıcı gözüyle bakmak (bir şeye, birine): Ona çok dikkatli bakmak, onu dikkatlice gözden geçirmek.

Alıcı gözüyle bakmak: Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.”Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı.”

Alın teri dökmek : Bir iş için büyük emek harcamak.

Alın teri dökmek: Zahmetli iş görüp çok emek vermek.”Alın teri dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler.”

Alın teri: Emek, çalışma.

Alıp verememek (biriyle, bir şeyle) : Onunla arasında bir sorun ol mak, anlaşamamak, geçinememek.

Ali Cengiz oyunu: “Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak” anlamında kullanılır.”Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki sormayın gitsin.”

Ali kıran baş kesen: Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet kuran.”Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu.”

Ali`nin külâhını Veli`ye, Veli`nin külâhını Ali`ye giydirmek: Kendi sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.

Alicengiz oyunu : Kurnazca, haince düzenlenen oyun.

Alkış almak : Alkışlanmak, beğenilmek.

Alkış tutmak (birine) : -1. El çırparak alkışlamak. -2. Bir kimseyi hem

Allah “yürü ya kulum” demiş: Az zamanda çok para kazanan ve işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir.”Cenab-ı Hak bir kimseyi zengin etmek isterse ona, `yürü ya kulum` demesi yeter.”

Allah “Yürü ya kulum” demiş : “Kısa sürede her giriştiği işten para ka zandı.” anlamında.

Allah acısını unutturmasın : ‘Allah’a bu acıyı unutturacak daha büyük bir felaket vermesin.” anlamında.

Allah adamı: Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a ibadette kus dini bütün kimse.”Allah adamı olmalısın dünya da, hem de ahrette iyilik görebilesin.”

Allah akıl fikir (akıllar) versin (birine): “Yaptıkları akıl ve mantığa sığ mıyor, inşallah bundan sonra akıllanır.” anlamında.

Allah Allah : “Ne garip, ne olacak şimdi?” anlamında.

Allah Allah!: Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır.”Allah Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?”

Allah aratmasın : “Bir şeyin Allah eksikliğini göstermesin.” anlamında şükür söızü.

Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında “Allah daha kötüsünü göstermesin” anlamında kullanılır.

Allah aşkına : -1. “Doğru mu söylüyorsun?” anlamında. -2. “Allahını se versen” anlamında şaşkınlık, usanç, ısrar, rica, yalvarma, bildirir.

Allah aşkına: Yemin vermek veya yalvarmak için “Allah`ını seversen” anlamında şaşma, usanç bildirir.”Allah aşkına şu işi bir daha yapma!”

Allah bağışlasın : Tanrı sevdiklerini kötülüklerden korusun.’ anlamın da.

Allah bana, ben de sana : “Borcumu ancak elime para geçtiğinde ödeyebilirim.” anlamında.

Allah bilir: 1. Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez.”Allah bilir bu sırrın iç yüzünü.”2. Bana öyle geliyor ki.”Allah bilir esrar da alıyordur bu çocuk.”

Allah bilir; -1. “Belli değil.” -2. “Bana öyle geliyor ki.” anlamında.

Allah bir yastıkta kocatsın : Yeni evlilere “Evliliğiniz ömür boyu ol sun.” anlamında söylenen İyi dilek sözü.

Allah dört gözden ayırmasın : “Allah çocuğu anansız babasız bırak masın.” anlamında.

Allah düşmanına vermesin : ‘O kadar büyük felaket ki.” anlamında.

Allah ecil sabır versin : “Emeklerin boşa gitmesin.” anlamında.

Allah etmesin : “Böyle bir şey olmamasını dilerim.” anlamında.

Allah geçinden versin : “ölüm geç gelsin.” anlamında.

Allah için : Doğrusu, gerçekten.

Allah kuru iftiradan saklasın : “Allah iftiraya uğratmasın.” anlamında.

Allah manda şifası versin (birine): Çok yiyenlere takılmak, onlan yer mek amacıyla söylenir.

Allah ne verdiyse : -1. “Evde yiyecek olarak ne(ler) varsa.” -2. “Elimi ze ne geçerse.” anlamında.

Allah selamet versin : -1. Yolculuğa çıkanlara “Yolunuz açık olsun’ an lamında. -2. Güçlük içinde olanları anarken kullanılır. -3. Uzaktaki ta nıdıkları ya da pek beğenilip tutulmayan kimseleri anarken kullanılır.

Allah taksimi: Eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma. (Kars. Kul tak simi.)

Allah utandırmasın : “İnşallah bu iş de başarıyla bitirilir.” anlamında.

Allah var (Allah’ı var) : ‘Doğrusunu söylemek gerekirse.” anlamında.

Allah vere de : “İnşallah, temenni ederiz ki,” anlamında.

Allah vergisi: Doğuştan gelen özellik, yetenek.

Allah versin: 1. Dilenciyi savmak için “bekleme, sadaka vermeyeceğim” anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir.”Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.

Allah versin: -1. Dilenciyle konuşurken ‘Sana sadaka veremeyece ğim” anlamında -2. “İşinin yolunda olmasına ben de seviniyorum.”an lamında. -3. Kimi vakit durumu iyi olan kimselere şaka ve takılmak için söylenir.

Allah yarattı dememek: Acımasızca dövmek, hırpalamak, cezalandır mak.

Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak.”Adamlar yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler.”

Allah`a emanet: Herhangi bir şeyi Yüce Allah`ın korumasına ve esirgemesine terk etmek.”Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum oğlum.”

Allah`ın belâsı: Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan şey.”Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya.”

Allah’a ısmarladık: Bir yerden ayrılırken orada kalanlara “Esen kal! Tanrı seni korusun” anlamında söylenen iyi dilek sözü.

Allah’ın günü : Her gün; her Allanın günü; Tann’nın günü.

Allah’ını seven tutmasın: “öyle öfkele/ıdi ki, kimse önüne geçmeye kalkmasfn.” anlamında.

Allak bullak etmek (bir şeyi) (birini) : -1. Onu karıştırmak, bozmak, darmadağınık etmek. -2. Onu sağlıklı düşünemeyecek duruma getir mek. (Kars. Altüst etmek, karmakarışık etmek.)

Allak bullak etmek: Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma getirmek.”Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler.”

Allak bullak olmak : -1. Düzeni bozulmak. -2. Sağlıklı düşünemez du ruma gelmek. (Kars. Altüst olmak, karmakarışık olmak.)

Allayıp pullamak (bir şeyi, kimseyi) : Onu süslemek, İlgi çeksin diye kötü yönlerini çarpıcı şeylerle donatmak.

Allayıp pullamak: Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek, donatmak.”Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar.”

Allem (etmek) kallem etmek : Amacına ulaşmak için her yola başvur mak.

Allem etmek, kallem etmek: İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak.”Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı adamın evini elinden aldılar.”

Allı pullu : Süslü, gösterişli.

almak.

Alnı açık yüzü ak (olmak): Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu olmamak, iffetli ve şerefli olmak.”İşte alnı açık yüzü ak meydandayım; çıksınlar karşıma.”

Alnı açık, yüzü ak : Dürüst, namuslu (insan).

Alnından öpmek (bir kimseyi) : Onu çok beğenmek, kutlamak, takdir etmek.

Alnını karışlamak: 1. Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak, tehdit etmek.”Beni polise bildirenin alnını karışlarım.”

Alnını karışlamak: Zor bir İşi yapacak olanın gücünü küçümsemek. (Kars. Meydan okumak.)

Alnının akıyla : Emeğiyle, namusuyla, şerefiyle.

Alnının akıyla: Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak.”Allah`ın izniyle bu işten alnımın akıyla çıkacağım.”

Alnının ar damarı çatlamak: Utanma, sıkılma duygularını yitirmiş bulunmak.”Adama bak nerede soyunuyor, alnının ar damarı çatlamış anlaşılan.”

Alnının damarı çatlamak : Bir İş başarmak için çok çalışmak, çok yo rulmak.

Alnının damarı çatlamak: Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba sarf edip emek vermek.”O yolu açıncaya kadar benim alnımın damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?”

Alnının kara yazısı: Kötü talih, baht.”Ne yapayım, alnımın kara yazısı böyle imiş.”

Alt taralı : -1. Geriye kalanı. -2. Olup olacağı. -3. “Değeri nedir ki.” an lamında.

Alt üst etmek (bir şeyi) (birini) : -1. Onu karmakarışık etmek. -2. Ara madık yer bırakmamak. -3. Büyük zarar vermek. -4. Ruhsal bunalım yaratmak.

Alt üst olmak : -1. Düzeni bozulmak, karmakarışık olmak. -2. Rahatsız lanmak. -3. Üzülmek, tedirgin olmak.

Alt yanı çıkmaz sokak: Sonuç alınmayacak iş, umutsuz durum.”Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak vesselâm.”

Altı alay, üstü kalay: İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat.”Altı alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu.”

Altı kaval üstü şeşhane : Hiçbir parçası birbiriyle uyumlu olmayan.

Altı kaval, üstü şeşhane (Şişhane): Daha çok giyim için “altı, üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz.” anlamında kullanılır.”Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme.”

Altı okka etmek (birini): -1. Bir kimseyi kollarından ve bacaklarından tutup yukarı kaldırmak, aşağt indirmek. -2. Ona büyük değer vermek.

Altın babası: Çok zengin, parası çok olan kimse.”Adam altın babası, her istediğini kolayca yaptırıyor.”

Altın bilezik: Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek.”Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın rahat edesin.”

Altın kesmek: Çok fazla miktarda para kazanır olmak.”Adamların açtığı büfe altın kesiyor sanki.”

Altında kalmamak (bir şeyin) : Gördüğü iyiliği ya da kötülüğü karşılık sız bırakmamak.

Altında kalmamak: 1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak.”Onun bana yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?”2. Bir şeyin üstesinden gelmek.”Bana verdiği işin altında kalmayacağım.”

Altından çapanoğlu çıkmak : Bir işte birtakım pürüzlerle, beklenmedik durumlarla karşılaşmak.

Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak.”Bana öyle geliyor ki bu işin altından Çapanoğlu çıkacak.”

Altından girip üstünden çıkmak : Parayı ya da malı savurganca har cayıp bitirmek, kısa sürede tüketmek.

Altından girip üstünden çıkmak: Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek.”Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı.”

Altından kalkmak: Bir zorluğu yenip işi başarmak.”Telâşlanma, işin altından kalkacaktır o.”

Altını çizmek: Bir sözün, yargının, durumun önemini vurgulamak.

Altını çizmek: Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek, vurgulamak.”Altını çize çize söylüyorum. Eninde sonunda sen de geleceksin.”

Altını üstüne getirmek: 1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak.”Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık.” 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek.”Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi.”

Altını üstüne getirmek: -1. Karmakarışık duruma getirmek. -2. Bir şey bulmak için her yanı karıştırmak.

Altlı üstlü : -1. Etek ve ceket gibi iki parça (giysi). -2. Alt ve üst katta ol mak üzere.

Altmış altıya bağlamak: O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek.”İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun.”

Altta kalanın canı çıksın : “Bu güç koşullarla baş edemeyen yok olup gitsin.” anlamında.

Altta kalanın canı çıksın: “Herkes başının çaresine baksın, güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun” anlamında kullanılır.

Alttan (aşağıdan) almak: Sert konuşan birine karşı yumuşak, olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak.”Amacına ulaşmak istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş.”

Alttan almak : Soğukkanlı ve yumuşak davranmak (Kars. Aşağıdan ol mak.)

Alttan atta : Gizlice, kimseye belli etmeden (Kars. El artından, gizliden gizliye.)

Alttan güreşmek: Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak.”Vay hınzır vay!.. Alttan güreşip aklın sıra başarı kazanacaksın ha!”

Aman aman bir şey olmamak: Herkesin beğeneceği bir şey olmamak.

Aman dedirtmek (amana getirmek): Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak.”Düşmana aman dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık.”

Aman dilemek: Carimin bağışlanmasını dilemek,

Aman dilemek: Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak.”Aman dileyene kılıç kalkmaz.”

Aman vermemek (birine, bir şeye) : -1. Onu rahat bırakmamak, -2. Ona acımamak, merhamet etmemek.

Aman vermemek: 1. Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2. Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek.”Böyle kahpe insanlara sakın aman vermeyin!”

Aman zaman demeye (fırsat) kalmadan : Çok çabuk, ne olduğunu anlamadan.

Amana gelmek: Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun eğmek.”Nihayet düşman amana geldi.”

Amiyane tabiriyle : Halkın deyişiyle, halk ağzıyla, kaba bir söyleyişle.

Ana avrat dümdüz gitmek : Çok ağır küfretmek.

Ana baba günü : Çok kalabalık, karışık, telaşlı durum.

Ana baba günü: 1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı, tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık.”Yangın yeri ana baba gününe dönmüştü.”

Ana kuzusu (anasının körpe kuzusu) : Sıkıntı ve güçlüklere alışma mış nazlı kimse.

Ana kuzusu: 1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç.”Şu torbayı kaldırışına bak hele, tam bir ana kuzusu.”

Anadan doğma : -1. Çınlçtplak. -2. Doğuştan, sonradan değil.

Anan güzel mi? : Yerine getirilmesi güç istekler karşısında “Nerede o

Anan yahşi baban yahşi demek : Bir kimseyi pohpohlayarak istediği ni yaptırmak ya da elde etmek.

Anan yahşi, baban yahşi: Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.

Ananın ak sütü gibi helal etmek (bir şeyi) : Onu karşılıksız olarak ba ğışlamak.

Ananız (analar) taş yesin, yarımşardan (yarım yarım) beş yesin : “Sizin için fedakârlıkta bulunuyor görünüyorum, ama sizden daha kâr lı çıkacağım.” anlamında.

Anası (onu) kadîr gecesi doğurmuş : Çok şanslı (kimse); kadir ge cesi doğmuş.

Anası ağlamak : Çok sıkıntı çekmek, eziyet çekmek.

Anası ağlamak: Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin duruma düşmek.”Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı.”

Anasından doğduğuna pişman : -1. Çok tembel. -2. Çok bezgin, bit kin.

Anasından doğduğuna pişman etmek (birini) : Eziyet ederek onu ca nından bezdirmek.

Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet ederek canından bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek.”Karşıma bir çıksın, onu anasından doğduğuna pişman edeceğim.”

Anasından doğduğuna pişman: 1. Üşengeç, çok tembel. 2. Canından bezmiş.”O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin pişman.”

Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek : Bir işi yaparken çok sıkıntı ve güçlük çekmek.

Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak.”Şu arabanın taksitlerini ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi.”

Anasını ağlatmak : -1. Ona çok eziyet etmek, onu sıkıntıya sokmak. -2. Bir şeyi hor kullanmak.

Anasını ağlatmak: Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek.”Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını ağlattılar.”

Anasını bellemek : Birisine büyük kötülük yapmak.

Anasını sat! (satayım): Önem verme, aldırma, umursama, bunun için kederlenme, üzülme,”Sat anasını o işin, yenisine bak!”

Anasını satayım : “Her ne olursa olsun, aldırdığım yok.” anlamında.

Anasını sattığımın : ‘Allah belasını versin.” anlamında.

Anasının gözü : Çıkara, düzenbaz, uyanık (kimse) (Kars.Hin oğlu hin.)

Anasının gözü: Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu hin.”Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi.”

Anasının körpe kuzusu : bk. Ana kuzusu.

Anasının nikâhını istemek: Bir şeye değerinden çok para istemek, olmayacak bir istekte bulunmak.”Senin istekli olduğunu duydu adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve.”

Anasının nikâhını istemek: Satılacak bir şeye değerinin çok üstünde fiyat biçmek, para istemek.

Anca beraber kanca beraber: Bir işte iki ya da daha çok kimsenin, o iş kötü bile gitse birbirinden ayrılmamaları gerektiğini anlatır.

Anca beraber, kanca beraber: Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği bozmayacağız.”Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber.”

Anladımsa Arap olayım : ‘Anlatılanlardan hiçbir şey anlamadım.’ anla mında.

Anladımsa Arap olayım: “Hiçbir şey anlamadım” anlamında kullanılır.”Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım.”

Anlam çıkarmak : Ne anlama geldiğini anlamak; mana çıkarmak.

Anlam vermek : Yorumlamak, değerlendirmek; mana vermek.

Anlamazlıktan (anlama mazltktan) gelmek (anlamazlığa vurmak) ; Bir şeyi anladığı halde anlamamış, farkına varmamtş gibi davran mak.

Anlamına gelmek : Belirtildiği biçimde anlaşılmak; manasına gelmek.

Anlarsın ya : Herkesin bilmemesi gereken bir konuyu ima etmek için kullanılır.

Anlayıp dinlemeden : Yeterli bilgi edinmeden, iç yüzünü anlamadan.

Anlayış göstermek (birine) : -1. Onun yaptıklarını hoşgörüşle karşıla mak. -2. Ona istenen kolaylığı göstermek.

Ant içmek (etmek) : Bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya kutsal bir şeyi tanık gösterip söz vermek. (Kars. Yemin etmek.)

Ant içmek (etmek): Yemin etmek, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek.”Ant içtik, asla bu ülkeyi düşmana bırakmayacağız.”

Ant vermek (birine) : “Allah aşkına”, “Çocuklarının başı İçin” gibi söz lerle birisini bir şey yapmaya ya da yapmamaya mecbur etmek; ye min vermek.

Apar topar : -1. Aceleyle, çarçabuk. -2. Zorla ; yaka parça.

Apar topar: Telâş ve acele ile, yaka paça, hazırlanmadan,”Treni kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım.”

Aptal kutusu: Televizyon.

Aptesi gelmek : Büyük ya da küçük aptes yapma gereksinimi duymak

Aptesi kaçmak : Aptest bozmak gereksinimi ortadan kalkmak.

Aptest almak: Din kurallarına göre yıkanmak.

Aptest bozmak: Büyük ya da küçük aptes yapma gereksinimi duy mak.

Aptesti kaçmak : Yeniden aptest alması gerekmek.

Ar damarı çatlamak : Utanma duygusunu yitirmek, artık utanmaz ol mak.

Ar damarı çatlamak: Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak, utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak.”Ar damarı çatlamış bu adamdan ne umuyorsun anlamadım bir türlü.”

Ar namus tertemiz : Utanma, namus gibi niteliklerini yitirmiş (kimse).

Ara (aralarını) bozmak (açmak) : Kişiler arasındaki dostluğu, iyi ilişki leri bozmak.

Ara (aralarını) bozmak: İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu, arkadaşlığı yıkmak.”Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır.”

Ara (aralarını) bulmak : Kişiler arasındaki sorunları, uyuşmazlıkları çö-zümleyip tarafları uzlaştırmak.

Ara bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak, barıştırmak.”İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir haftamı aldı.”

Ara sıra : Seyrek olarak, nadiren, bazen.

Ara vermek (bir şeye) : Dinlenmek için o şeyi (işi) bir süre bırakmak; duraklamak, kesmek.

Arada bir: Seyrek olarak, nadiren.

Arada çıkarmak: Öteki işler arasında başka bir işi de yapıp bitiriver-mek.

Arada dağlar kadar fark olmak : Birbirinden çok farklı olmak.

Arada kalmak : Uyuşmazlıkları çözümlemek üzere girişimde bulunur ken güç durumda kalmak, her iki yanı da hoşnut edememek.

Arada kaynamak: Karışıklık nedeniyle gereken ilgiyi, önemi görme mek.

Aradan çıkarmak : Daha büyük işlere ağırlık verebilmek için bir işi ön celikle bitirmek.

Aradan çıkmak : -1. İlgisini kesmek. -2. Başka işler yapılırken o iş de bitirilmek.

Araları açılmak (bozulmak) : İlişkileri bozulmak.

Araları açılmak (bozulmak): İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek.”Şu iki çiftin araları nasıl açıldı hâlâ anlayamadım.”

Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek): İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek,”Niçin konuşmuyorsunuz? Aranızdan kara kedi mi geçti?”

Aralarından kara kedi geçmek : İki dostun arasına dargınlık, soğuk luk girmek, gücenmek, küsmek.

Aralarından su sızmamak : İki kişi arasında çok iyi dostluk ilişkileri ol mak.

Aralarından su sızmamak: Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak.”Şunlara bak, aralarından su sızmıyor.”

Aralarını açmak : bk. Ara bozmak.

Aralarını bulmak : bk. Ara bulmak.

Arap saçı: Çözülmesi güç, karışık durum, iş.

Arap saçına dönmek: İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması.”Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına döndürdün.”

Araya girmek : -1. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. -2. Bir iş yapılırken başka bir durum ortaya çıkıp o işi geciktirmek.

Araya girmek: 1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek.”Araya başka işler girince seninkini yapamadım, kusura bakma.”

Araya koymak (birin) : Bir işin çözümü için sözü geçen birinin aracı lık yapmasını sağlamak.

Araya koymak: Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak.”Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı sağlayacaklardır.”

Araya soğukluk girmek : Dostluk ilişkileri zedelenmek.

Arayı açmak : -1. Bir şeyle kimseyle arasındaki mesafeyi artırmak. -2. Bir kimseyi ziyarette gecikmek.

Arayı soğutmak: -1. Bir olayın üzerinden zaman geçmesini bekle mek. -2. Eski dostluğu sürdürmemek.

Arayı uzatmak : Bir kimseyi ziyarette, arayıp sormada gecikmek.

Arayı yapmak: 1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak.”Hasan aramızı yapmasaydı biz hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık.”

Arayı yapmak: -1. Dargın olanları barıştırmak. -2. İki kişi arasında dostluk ilişkisi kurmak.

Arayıp sormak (birini) : -1. Bir kimse ile ilgili bilgi toplamak, haber sormak. -2. Bir kimseyi ziyaret etmek, onunla İlgilendiğini göstermek.

Ardı arkası kesilmemek: Birbiri ardınca gelmek, hiç ara vermeden sürüp gitmek.

Ardı sıra : Arkasından, peşinden.

Ardına düşmek (birinin, bir şeyin): -1. Herhangi bir amaçla onun ar kasından gitmek, peşini hiç bırakmamak. -2. ,Bir işi sonuçlandırmak için sürekli uğraşmak.

Ardından atlı kovalamak : bk. Arkasından atlı kovalamak.

Arı kovanı gibi işlemek (bir yer) : Bir yerin gidip geleni, gireni çıkanı çok olmak.

Arı kovanı gibi işlemek: Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak.”Şu seçim dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor.”

Arı kovanına (yuvasına) çöp dürtmek (çomak sokmak) : Belayı üze rine çekmek, bela aramak; başına bela getirecek söz söylemek, dav ranışta bulunmak.

Arına dokunmak : Bir şeyden alınmak, incinmek, utanmak

Arif olan anlasın (anlar) : “Çok açık söylenmiştir, anlayan anlar.” anla mında.

Ârif olan anlasın (anlar): Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün, anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.

Arka (sırt) çevirmek: Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek, yabancı gibi davranmak.”İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi.”

Arka arkaya vermek : Dayanışma içinde olmak, işbirliği yapmak; sırt

Arka arkaya vermek: Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek; dayanışmak, yardımcı olmak.”Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir güç duramaz.”

Arka bulmak (birinden) : Bir iş için onun desteğini sağlamak.

Arka çevirmek (birine) : Ona eski yakınlığını göstermemek; sırt çevir mek.

Arka çıkmak (birine) : Bir kimsenin koruyuculuğunu üstlenmek, hakla rını savunmak.

Arka çıkmak: Birilerine karşı, birini korumak; savunmak, kayırmak.”Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti.”

Arka kapıdan çıkmak: Okuldan hiçbir şey öğrenmeden ya da başarı sız olduğu için ayrılmak.

Arka kapıdan çıkmak: Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden ayrılmak.”Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka kapısından çıkmışsın.”

Arka planda : Geride, önemsiz.

Arka üstü : bk. Sırt üstü.

Arkada kalmak : -1. Geriden gelmek, birlikte yürürken geride kalmak. -2. Herhangi bir konuda ilerleyememek, ileri gidememek

Arkadan (arkasından) söylemek (konuşmak) : Birisini o kişi yokken bir başkasına çekiştirmek; onun hakkında dedikodu yapmak; aleyhin de konuşmak.

Arkadan arkaya : Gizlice, belli etmeden; sinsice. (Karşjçten İçe.)

Arkadan söylemek: Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek.”Adamın arkasından söylemeye utanmıyor musun?”

Arkadan vurmak (birini) : Güvenilen bir kimse, beklenmedik bir anda kötülük etmek; ihanet etmek.

Arkadan vurmak: Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek.”Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi.”

Arkadaş canlısı: Arkadaşı, arkadaşlığı çok seven.

Arkası (sırtı) pek: 1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş, iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen.”Ona göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!”

Arkası (sırtı) yere gelmemek: 1. Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek.”Arkası yere gelmemiş bir adam olarak kalmalı o.”

Arkası alınmak : Sona erdirilmek, kesin olarak bitirilmek.

Arkası gelmek : Sürmek, devam etmek, kesilmemek.

Arkası kesilmek: Sona ermek, son bulmak.

Arkası kesilmek: Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son bulması.”Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?”

Arkası pek : Bir kişi ya da şeyin koruyucuğuna güvenen (kimse); sırtı pek.

Arkası sıra : Arkasından, peşinden, ardından: peşi sera.

Arkası yere gelmemek : Başarısızlığa uğramamak, durumu sarsılma mak; sırtı yere gelmemek.

Arkası yufka : -1. ‘Güvendiği kimse pek güçlü değil.” -2. Sevilen bir yemeğin ardından başka bir yemeğin’bulunmadığını belirtmek için söylenir. -3. Soğuğa karşı gereği gibi giyinmemiş olma durumu; sırtı yufka.

Arkasına düşmek: -1. Bir kimsenin arkasından gitmek. -2. Bir işi so nuçlandırmak İçin sıkı ve aralıksız bir şekilde çalışmak.

Arkasına düşmek: 1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak.”Arkasına düşmezsen nasıl elde edeceksin o evi?”

Arkasında dolaşmak (gezmek): Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.

Arkasında yumurta küfesi yok : Verdiği sözden vazgeçen, sık sık dü şünce ve tavır değiştiren, bunda da sakınca görmeyen kimse ve onun durumu için söylenir; sırtında yumurta küfesi yok.

Arkasından (ardından) atlı kovalamak : Bir işi gereksiz bir çabukluk la ve telaşla yapmak

Arkasından söylemek : bk Arkadan söylemek.

Arkasından teneke çalmak: Yuhalamak, kovmak

Arkasını (birine) vermek: Bir kimsenin himayesinden güç almak.”Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu burdan geçireceğim diyor.”

Arkasını (birine, bir şeye) vermek : Bir kimsenin koruyuculuğundan güç almak ona dayanmak yaslanmak.

Arkasını almak (bir işin) : O İşi sona erdirmek, bitirmek

Arkasını bırakmak: Vazgeçmek; artık ilgilenmez, uğraşmaz olmak; peşini bırakmak.

Arkasını çevirmek (birine, bir şeye) : Onunla ilgilenmez olmak, ona önem vermemek

Arkasını dayamak (birine, bir şeye) : Güçlü bir kimsenin koruyuculu ğunda olmak; sırtını dayamak.

Arkasını getirememek: Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, sonuçlandıramamak.”Ne tembel adamsın, şu işin arkasını getiremedin hâlâ!”

Arkasını getirmek (getirememek) : Bir işi sürdürüp sonuçlandırmak (sonuçlandıramamak).

Arkasını sığ a ma k (sıvamak, sıvazlamak) : Okşamak, övmek, iltifat et mek

Arkasını sıvamak: İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek.”Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her işi bu çocuğa.”

Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek: Hiçbir şeyi beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.

Armudun sapı, üzümün çöpü var demek : Her şeyde bir kusur but-mak, hiçbir şeyi beğenmemek.

Armut piş ağzıma düş : “Çalışmadan her şey ayağıma gelsin.” diyen kişinin bu durumu için alay ve sitem yollu söylenir.

Armut piş, ağzıma düş: Bir işin hiç emek harcamadan olmasını, kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Arpa boyu kadar gitmek (bir işte) : Çok az önemsiz denecek ölçüde ilerlemiş olmak.

Arpa boyu kadar gitmek: Pek az ilerlemek.”Onca çabaya rağmen arpa boyu kadar gidebildim ancak.”

Arpacı (arpağcı) kumrusu gibi düşünmek : Çaresizlikler içinde, umutsuzca derin derin düşünmek. (Karş. Kara kara düşünmek.)

Arpacı kumrusu gibi düşünmek: Derin derin ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak.”Öyle arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun?”

Arpalık yapmak (bir yeri) : 0 yeri sürekli çıkar kaynağı yaparak sö mürmek.

Arpalık yapmak: Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek.”Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta.”

Art düşünce (niyet) : Bir davranış ya da düşüncenin arkasına gizle nen kötü düşünce (niyet).

Art düşünce (niyet): Açığa vurulandan ayrı, gizli tutulan, asıl düşünce.”Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu biliyorum.”

Artından kalkmak : Zor bir işi yapmak, güç bir sorunu çözmek, başar mak.

Asabı bozulmak (gerilmek) : Sinirlenmek.

Asabına dokunmak (asabını bozmak) (biri, bir şey) : O kimse, şey sinirlenmesine yol açmak.

Asık surat: Küskün, üzgün, öfkeli insanın somurtkan yüzü.

Asıp kesmek : Keyfi ve zorbaca davranmak.

Asıp kesmek: 1. İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2. Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak.”Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar olunca asıp kesmeye başladılar.”

Askıda bırakmak (bir şeyi): Bir sorunu çözüme kavuşturmamak; te reddütte bırakmak, sonuçlandırmamak.

Askıda kalmak: -1. Bir iş, birtakım engeller çıkıp bitirilememek. -2.

Askıda kalmak: Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması, yapılamayıp öylece kalması.”Senin gelmemen yüzünden bütün işler askıda kaldı.”

Askıya almak (bir şeyi) : -1. Bir yapıyı birtakım dayanaklarla yıkılmak tan kurtarmak. -2. Bir işin, birtakım nedenlerle gerçekleşmesini bir sü re ertelemek. (Karş. Buzdolabına koymak)

Askıya almak: 1. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak.”Söyle ona, o adamların tayin işlerini askıya alsın.”

Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin durumlarını bildiren belgeyi belli bir süre herkesin İncelemesine sunmak.

Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması, ilân edilmesi.

Aslan payı: 1. Hak edilenden daha çok alınan pay, en güçlünün aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay.”Aslan payı Ahmet`e düştü.”

Aslan sütü : “Rakı” için şaka yollu söylenir.

Aslan yürekli: Cesur, yiğit (kimse).

Aslan yürekli: Yılmaz, hiçbir şeyden korkmayan, yiğit, kahraman,”Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı.”

Aslanrpayı: Bir paylaşmada, en büyük pay.

Aslı astarı (faslı) olmamak: Yatan olmak, asılsız olduğu anlaşılmak.

Aslı çıkmak : Doğru, gerçek olduğu anlaşılmak.

Aslı faslı (astarı) olmamak: Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak.”Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi.”

Aslına bakmak : Bir şeyin esasını, gerçeğini araştırmak.

Astarı yüzünden pahalı olmak (gelmek): Bir, işin ikinci derecede önemli kısmına harcanan para ash için ödenen parayı aşmak.

Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya mal olması.”Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu.”

Astığı astık, kestiği kestik : Zalim, acımasız, zorba (kimse).

Astığı astık, kestiği kestik: Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.

Aş yermek: Gebe kadın kimi yiyeceklere aşın istek duymak, kimi yiye ceklerden tiksinmek; aşermek.

Aşağı görmek (saymak) (birini, bir şeyi) : Onu beğenmemek, kü çümsemek. (Karş. Hor görmek.)

Aşağı kalır yeri yok : “Nitelikleri bakımından başkalarından ya da ben zerlerinden farkı yök.” anlamında.

Aşağı kalmamak (birinden): Özellikleri ya da davranışları yönünden benzerlerinden geri kalmamak; aynı nitelikte, durumda olmak. (Karş. Geri. durmamak.)

Aşağı kurtarmaz: -1. “Daha ucuza satılamaz, çünkü zarar edilir.” -2. “Değerce daha aşağısını kendisine layık görmez.” anlamlarında.

Aşağı kurtarmaz: 1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez.”Israr etme, bu araba daha aşağı kurtarmaz.”

Aşağı tabaka : Halkın “avam” denilen, nitelikleri beğenilmeyen, kültür-süz-eğitimsiz sayılan kesimi.

Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık : İki karşıt güç, durum ya da konuda karar verme zorluğu.

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık: Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.

Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak (Kar. Hemen hemen)

Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak, hemen hemen, tam değil de tama yakın.”Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük.”

Aşağıdan almak : Sert çıkış yapmamak,.yumuşak davranmak. (Karş.

Aşağıdan almak: Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak.”Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini kolayca önlersin.”

Aşağılık duygusu (kompleksi) : Kendisini herkesten küçük görme duygusu.

Aşığı cuk (bek, bey, çift) oturmak: Her işi yoluna girmek, herşey is tediği gibi gerçekleşmez.

Aşık atmak (biriyle): Bir kimseyle çeşitli konularda yarışa girmek; on dan aşağt kalmamak.

Aşık atmak: Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle yarış etmek.”Sen benimle aşık atacak biri değilsin.”

Aşırı gitmek (aşırıya kaçmak) : -1. Sının aşmak, ölçüyü kaçırmak. -2. Usandırmak, bıktırmak.

Aşırı uç : Bir görüşün en ateşli, en yıkıcı kanadı.

Aşırılığa kaçmak: Bir konuda aşırı davranmak, alışılagelenin dışına çıkmak.

Aşk etmek : Hızla (tokat) vurmak.

Aşka gelmek : O şeyi yapmak için büyük istek duymak; coşmak.

Aşna fişna : Gizli dost, flört, oynaş.

Aşna fişna etmek : Gizli dostluk kurmak, oynaşmak, flört etmek.

At başı (gitmek) : Beraber, bir hizada (gitmek).

At gözlüğü ile bakmak : Olayları dar açıdan görüp değerlendirmek.

At oynatmak: 1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak.”Meydan adamlara kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar.”

At oynatmak: -1. Üstünlük sağlamak. -2. Yarışmak. -3. Bildiği ve iste diği gibi davramak.

At pazarında eşek osurtmuyoruz: “Beni dinle, boş şeyler söylemiyo rum.” anlamında.

Ata et, ite ot vermek (yedirmek): Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek.”Ata et, ite ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?”

Ateh getirmek :(esk) Bunamak.

Ateş açmak (birine, bir şeye) : Ona silahla ateş etmek

Ateş almak: 1. Yanmak, tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3. Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak.”Silâh birden ateş aldı.”

Ateş almak: -1. Tutuşmak, -2. (Silah İçin) Patlamak. -3. Birdenbire öf kelenmek

Ateş almaya mı geldin? : “Niye acele ediyorsun; ne acelen var?” anla mında.

Ateş bacayı (saçağı) sarmak: Bir iş çok tehlikeli, önüne geçilemeye cek bir duruma gelmek. (Kars. İş işten geçmek.)’

Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak.”Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!”

Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması.”O nadide, paha biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı.”

Ateş basmak: Bir sıkıntı nedeniyle bunalmak, vücut ateşi artmak.

Ateş etmek (birine, bir şeye) : Ona silahla mermi atmak.

Ateş kesilmek: 1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek.”Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar.”

Ateş kesmek : Karşılıklı olarak ateş etmeyi bırakmak.

Ateş olsa cirmi kadar yer yakar : “Onu o kadar önemseme, ondan gelebilecek tehlikeyi göze aldık.” anlamında.

Ateş pahası (pahasına) : Çok pahalı, fiyatı çok yüksek.

Ateş pahasına: Çok pahalı.”Yeni daireler ateş pahası, nasıl alacağız?”

Ateş parçası: -1. Çok canlı, hareketli (kimse). -2. Yaramaz çocuk, ele avuca sığmayan (çocuk).

Ateş püskürmek (saçmak) : Öfkelenip ileri geri konuşmak, ağır söz ler söylemek.

Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek.”Öğretmen kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü.”

Ateş yağdırmak :Ateşli silahlarla sürekli atış yapmak.

Ateşe atmak (kendini, birini): Çok tehlikeli bir işe girişmek ya.da biri ni çok tehlikeli bir işe sokmak.

Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak.”Hiç aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil mi?”

Ateşe tutmak (bir şeyi) (bir yeri, kimseyi) : -1. Onu biraz ısıtmak. -2. Ona ateşli silahla saldırmak.

Ateşe tutmak: 1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak.”Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım ateşine tuttular.”

Ateşe vermek: 1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3. Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak.”Dış güçler yerli işbirlikçilerle anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler.”

Ateşe-vermek (bir yeri) : -1. Bir yeri kundaklamak, ateşle yakıp kül et mek. -2. Çok telaşlandırmak.

Ateşi başına vurmak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Ateşi düşmek: (Hasta için) Vücut ısısı azalmak.

Ateşine (nârına) yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek.”Eğer bu malı satamazsam senin ateşine yanmış olacağım.”

Ateşle oynamak: Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek.”Bırak o silâhı elinden! Ateşle oynadığının farkında mısın sen?”

Ateşle oynamak: Tehlikeli bir işe girişmek.

Ateşten gömlek : Sıkıntılı, bunaltıa durum.

Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir.”İflas etmem, ateşten gömlek giymem demektir.”

Atı alan Üsküdar`ı geçti: “Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı” anlamında kullanılır.”Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti.”

Atı alan Üsküdar’ı geçti: “Fırsat elden kaçtı, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.

Atı eşkin, kılıcı keskin: Her bakımdan güçlü, dilediğini yapabilir.”Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın keskin olmalı!”

Atın yüğrükse bin de kaç: İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.

Atıp tutmak: -1. Biri hakkında ileri geri konuşmak. -2. Büyük işler yap tığını söylemek.

Atıp tutmak: 1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek, abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü sözler etmek.”Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın.”

Atsan atılmaz, satsan satılmaz: İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır.”Ne yapayım, kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!”

Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak.”Aklını başına toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler.”

Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu durumdan daha aşağı bir duru ma düşmek.

Attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmemek: Bir işin sonucu, kazana o iş için harcanan emeği, parayı karşılamamak.

Attığı tırnak bile olamamak: Söz konusu kimseye göre çok değersiz olmak; tırnağı (bile) olamamak.

Avara kasnak işlemek : Boş yere çalışmak.

Avaz avaz bağırmak: Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar, var gücüyle bağırmak.”Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz bağırma!”

Avucunu yalamak: Umduğunu bulamamak.

Avucunu yalamak: Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek.”Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de çalış.”

Avucunun içi gibi bilmek (bir yeri): Bir yeri çok iyi bilmek.

Avucunun içine almak (birini): Onu kendi etkisi, söz geçerliği altona almak, dilediği gibi yönlendirmek.

Avucunun içine almak: Birini her dediğini yapar duruma getirmek, baskı ve etkisi altına almak.”Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun içine aldı.”

Avuç açmak: Dilenmek, muhtaç duruma düşmek; el açmak.

Avuç açmak: Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister duruma düşmek.”Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın.”

Avuç dolusu : Pekçok; çok miktarda.

Avuç içi kadar (yer): Çok küçük (yer).

Ay dede : Çocuk dilinde ay.

Ay parçası: Çok gürel (kız).

Ayağa düşmek: 1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak.”Sevinmeyin boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman.”

Ayağa düşmek: Bir işe olur olmaz kimseler de karışır olmak.

Ayağa fırlamak: Bulunduğu yerden hızlıca kalkmak.

Ayağa kaldırmak (birini, herkesi): -1. Onlart telaşa, heyecana sürük lemek. -2. Onlart kışkırtmak, isyan ettirmek.

Ayağa kalkmak: 1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak, heyecanlanmak. 4. Dikilmek, ayakları üzerinde durmak.”Dedem nihayet ayağa kalktı.”

Ayağa kalkmak: -1. (Hasta için) İyileşmek. -2. Saygı gereği oturma durumundan ayakta durumuna geçmek.

Ayağı (ayaklan) suyu ermek (değmek) : Gerçekler umduğu gibi çık madığı için düş kırıklığına uğramak (Kars Aklı başına gelmek.)

Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak: Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek.”Korkusundan zavallının ayakları birbirine dolaştı.”

Ayağı (ayakları) (birbirine) dolaşmak: Telaş, utanma, heyecan vb. etkisiyle düzgün yürüyememek; ne yapacağını şaşırmak; yanlış bir davranışta bulunmak.

Ayağı (ayakları) suya ermek (değmek): Neden sonra aklı başına gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını kavramak.”Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya erecek bir gün.”

Ayağı (ayakları) yere değmemek : Sevinçten yerinde duramamak.

Ayağı alışmak (bir yere) : Bir yere gidip gelmeyi, bir yerden alışveriş yapmayı alışkanlık haline getirmek.

Ayağı çarıklı: Kurnaz, akıllı (kimse).

Ayağı düşmek: Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak, yolu düşmek.”Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara düşeceğini sanmam artık.”

Ayağı düze basmak: İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata kavuşmak.”Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah.”

Ayağı ile gelmek: 1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek.”Adam ayağı ile geldi dayak yemeye.”

Ayağı ile gelmek: Kendi isteğiyle çelmek.

Ayağı kaymak : Kötü yola düşmek.

Ayağı uğurlu : Geldiği yere uğur getirdiğine inanılan (kimse).

Ayağına (ayaklarına) kara su inmek: Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak.”Seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi, nerelerdeydin Allah aşkına!”

Ayağına (ayaklarına) kara su İnmek: Uzun süre ayakta kalıp yorul mak.

Ayağına bağ olmak : İşine engel olmak.

Ayağına bağ olmak: Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak.”Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp da bir yere gidemiyorum.”

Ayağına çabuk: Hızlı yürüyen, çabuk gidip gelen.

Ayağına çağırmak : Yanına gelmesini söylemek.

Ayağına dolaşmak (dolanmak) : -1. İş yapan birinin çevresinde dola şıp iş yapmasına engel olmak. -2. Yaptığı kötülüklerin karşılığını gör mek

Ayağına dolaşmak (veya dolanmak): 1. Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek.”Şu köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor.”

Ayağına geçirmek (bir şeyi): Pantolon, pijama vb’yi giymek.

Ayağına gelmek: -1. Yanına gelmek. -2. Emeksizce elde etmek.

Ayağına gitmek (birinin) : Saygı gösterip, alçak gönüllü davranıp yanı na gitmek.

Ayağına gitmek: Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak.”O baban senin, ayağına gitmelisin.”

Ayağına kapanmak: Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak.”İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini ayağına kapandırmalı.”

Ayağına sıcak su mu (şerbet mi) dökelim? : ‘Uzun süredir bize gel-miyordun; nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz.” anlamında sitem yollu söylenir.

Ayağını alamamak: -1. Alıştığı yere gitmekten kendini men edeme mek. -2. Ayağını oynatamayacak duruma gelmek.

Ayağını çekmek (bîr yerden): Sık gittiği yere artık gitmez olmak.

Ayağını çekmek: Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi ve ilgiyi kesmek.”Artık onlardan elimi ayağımı çektim.”

Ayağını denk almak : Birtakım tehditlere, tehlikeli durumlara karşı dik katli, uyanık davranmak.

Ayağını denk almak: Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak.”Eğer ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin.”

Ayağını kaydırmak (ayağının altına karpuz kabuğu koymak) : Bir kimseyi birtakım bahanelerle, uydurma gerekçelerle işinden, görevin den uzaklaştırmak.

Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten, mevkiden uzaklaştırmak.”Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor.”

Ayağını kesmek: 1. Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2. Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek.”Öyle korkutun ki o adamın ayağı kesilsin bu meyhaneden?”

Ayağını kesmek: -1. Devamlı gittiği yere artık gitmez olmak. -2. Bir kimsenin bir yere devamlı gidip gelmesinin önüne geçmek.

Ayağını sürümek : -1. Ardından başkalarının gelmesine yol açmak. -2. Ölmek üzere olmak. -3. Bir işi ağırdan almak. -4. Bir yerden uzaklaş mayı geciktirmek.

Ayağını sürümek: 1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak.”Ayağını mı sürüdün ne, senden sonra gelen misafirlerin sayısını Allah bilir ancak!”

Ayağını vurmak : Ayakkabı ayağını sıkmak, yara etmek.

Ayağını yorganına göre uzatmak : Giderini gelirine göre ayarlamak.

Ayağını yorganına göre uzatmak: Gelirini giderine uydurmak, harcamalarda geliri aşmamak.”Ayağını yorganına göre uzatmazsan ileride aç kalırsın.”

Ayağının (ayaklarının) altına almak (birini) : Onu feci şekilde döv mek, hırpalamak.

Ayağının altına almak: 1. Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek. 2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o şeyi tepmek.”Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç tınmadan.”

Ayağının altında olmak (bir yer birinin) : Bulunduğu yerden geniş bir alanı görür durumda dmak.

Ayağının attına karpuz kabuğu koymak : bk. Ayağını kaydırmak.

Ayağının pabucu olamamak (biri başkasının) : Değerce ondan aşa ğı olmak.

Ayağının tozuyla : Yoldan gelir gelmez, henüz dinlenmeden.

Ayağının tozuyla: Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez.”Adamı ayağının tozuyla kodese tıktılar.”

Ayak altında dolaşmak : Bir işe yaramadığı halde herkesin işine en gel olacak biçimde ortalıkta dolaşmak.

Ayak altında kalmak: 1. Hor görülüp aşağılanmak, değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde kalmak.”Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri seçerler.”

Ayak atmamak: Bir yere hiç gitmemek.”O kente ayak atmadım henüz.”

Ayak bağı: İş yapmaya engel olan şey.

Ayak basmak (bir yere) : -1. Bir yere inmek, varmak. -2. Bir şeye baş lamak, girmek.

Ayak diremek : Kendi görüş ve tutumunda ısrar etmek, onu ısrarla sa vunmak.

Ayak diremek: Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi kararından vazgeçmemek.”Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış olacaklardı.”

Ayak takımı: İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimselerin bütünü.”Mahallemizde ayak takımı gittikçe çoğalıyor.”

Ayak takımı: Bilgisiz, görgüsüz kimseler için kullanılan aşağılama sö zü.

Ayak uydurmak (birina, bir şeye): -1. Yürüyüşte adımları başkaları nın adımlarına uydurmak . -2. Bir başkasının davranışlarına uygun davranmak; bir değişikliğe uyum sağlamak.

Ayak uydurmak: 1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek.”Bu bozuk topluma ayak uydurmak zorunda değiliz.”

Ayak üstü (üzeri): 1. Kısa süre içinde, acele olarak. 2. Ayakta durarak, ayakta dikilerek.”Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz.”

Ayak üstü : Ayakta durarak, ayakta olarak.

Ayak yapmak : Birisini kandırmaya çalışmak.

Ayakkabı vurmak (sıkmak) : Ayakkabı ayağı rahatsız etmek.

Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak, çiğnemek.”Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak o serseriliği seçti.”

Ayaklar attına almak (bir şeyi) : Önemli, kutsal, değerli şeyleri çiğne mek, hiçe saymak.

Ayakları geri geri gitmek : Bir yere isteksizce gitmek, oraya gitmek is tememek.

Ayakları geri geri gitmek: Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz gitmek.”Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım geri geri gitmeye başladı.”

Ayakları yere basmak : Gerçekçi, sağduyulu olmak.

Ayaklı canavar : Yaramaz çocuk.

Ayaklı kütüphane : Genel kültürü zengin olan kimse.

Ayaklı kütüphane: Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse.”Adam ayaklı kütüphaneydi sanki!”

Ayakta kalmak: 1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2. Oturacak yer bulamamak.”Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta kaldık.”

Ayakta tutmak (bir şeyi) (birini) : -1. Ortadan kalkmasının, çökmesi nin önüne geçmek, sürekliliğini sağlamak. -2. Sağlıklı olmasını, iş ya pabilmesini sağlamak.

Ayakta uyumak : Olup bitenlerin farkına varamayacak kadar dalgın ve şaşkın durumda bulunmak

Ayasofya`da dilenip Sultanahmet`te sadaka (zekât) vermek: Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.

Ayasofya’da dilenip Sultanahmet’te sadaka (zekât) vermek : Geçi mini sağlayabilmek için başkalanndan yardım almasına rağmen ken disi elindekini başkalarına vermek.

Ayaz paşa kol geziyor (kola çıktı): ‘Hava çok soğuk.” anlamında.

Ayaza çekmek : Hava çok soğuk olmak.

Aybaşı olmak: Âdet kanaması başlamak; âdet görmek.

Ayda yılda bir : Çok seyrek olarak, nadiren; arada bir.

Ayda yılda bir namaz, onu da şeytan kömaz : “Çok seyrek olarak iyi bir iş yapmaya kalkar, fakat bir bahane bularak ondan da cayar.” an lamında.

Ayıbını yüzüne vurmak : Bir kimsenin hatasının yüzüne* karşı söyle mek.

Ayıkla pirincin taşını: Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır.”Durup dururken adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!”

Ayıkla pirincin taşını: “İşler öyle karmakarışık oldu ki, gel de işin için den çık!” anlamında.

Ayılıp bayılmak: 1. Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2. Birini kendinden geçercesine sevmek, beğenmek.”Her kan görüşünde ayılıp bayılıyor.”

Ayıptır söylemesi: -1. “Öğünmek gibi olmasın.” -2. “Bunları söylemek ayıptır; ama beni bağışlayın söylemek zorundayım.” anlamında.

Aykırı düşmek : Uygun gelmemek, çelişmek (Kars. Ters düşmek.)

Ayna tutmak (bir şeye) : Onu yansıtmak, göstermek.

Aynı ağzı kullanmak: Aynı şeyleri söylemek, («arş. Ağız birliği et mek.)

Aynı kapıya çıkmak : Aynı sonuca varmak, sonuç olarak hiç değişme mek; bir kapıya çıkmak.

Aynı telden çalmak : Hemen hemen aynı şeyleri söylemek.

Aynı yolun yolcusu : Yazgıları aynı olanlardan her biri.

Ayran gönüllü : Bir şeyden kısa sürede bıkan (kimse).

Ayranı kabarmak : -1. Öfkelenmek. -2. Aşırı cinsel istek uyanmak.

Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak.”O konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu.”

Ayranı yok içmeye, atla (tahtırevanla) gider sıçmaya : Yoksul oklu ğu halde, zenginler gibi yaşamaya Özenen kimse için alay yollu söy lenir.

Ayrı düşmek : -1. Birbirinden uzakta kalmak. -2. Bir konuda anlaşama-mak, uyuşamamak.

Ayrı tutmak : Farklı davranmak.

Ayrısı gayrisi olmamak: Dost olanlar birbirlerinden hiçbir şeylerini esirgememek, yakın dost olmak.

Ayvayı yemek : Çok kötü, tehlikeli bir duruma düşmek, zarara uğra mak.

Ayvaz kasap hep bir hesap: “Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır” anlamında kullanılır.

Ayyuka çıkmak : Ses çok yükselmek, fazlalaşmak.

Ayyuka çıkmak: 1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak, yayılmak (dedikodu için).”Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu.”

Az buçuk (az çok} : Biraz, bir parça, şöyle böyle.

Az buz (bir şey) olmamak : Bir şey azı m sanacak kadar olmamak.

Az çok ; Bir parça; oldukça.

Az değil: “Göründüğü gibi değil.” anlamında.

Az gelmek : Yetmemek, yeterli olmamak.

Az kalsın (kaldı) (az daha) : “Bir iş olmak üzereydi, hemen hemen olacaktı.” anlamında.

Az ye de, (kendine) uşak tut: “Ben senin uşağın mıyım ki ikide bir bana iş buyuruyorsun?” anlamında hafif yollu azarlama sözü.

Aza çoğa bakmamak: Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.

Aza çoğa bakmamak: Bir şeyin niceliğine değil, eline geçtiğine önem vermek.

Azar işitmek : Söylediği bir söz ya da yaptığı bir davranıştan ötürü laf işitmek, azarlanmak, paylanmak.

Azınlıkta kalmak : -1. Bir oylamada bir görüşe olumlu ya da olumsuz oy verenlerin sayısı az çıkmak. -2. Sayıca az oldukları için varlık gös terememek; ekalliyette kalmak.

Azizlik etmek : -1. Muziplik etmek, şaka yapmak. -2. Beklenmedik, şa şırtıcı bir durumla karşı karşıya bırakmak.

Azizlik etmek: Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile aldatmak.”Osman azizlik etmeye bayılır.”

Azrail’e bir can borcu kalmak (olmak) : -1. Bütün borçlarını ödemek. -2. Eninde sonunda Öleceğini kabul etmek.

Azrail’in elinden kurtulmak: Ölümden kurtulmak, ölüm tehlikesini at latmak.

Azrail’le burun buruna gelmek : Ölümle karşı karşıya gelmek

DEYİMLER

deyimler-1

Deyimler Sözlüğü
A BCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ



Yorum yapılmamış

Bir Yorum Yazmak İster misiniz?