Ahmet Rasim’in Eserlerinden Örnekler

0
Advertisement

Büyük Türk yazarlarından birisi olan Ahmet Rasim’in büyük bir keyif ile okuyabileceğiniz eserlerinden kısa örneklerin yer aldığı sayfamız

Ahmet Rasim’in “Muharrir Bu Ya” Adlı Eserinden Bir Parça…

Laf değil, muharrir bu! Yaz! Hem de çala kalem yaz! Durma yaz! Hem, kaleminin ucuna nasıl gelirse öyle yaz!… Deme kış, yaz; yaz! Bu nasihati kulağına küpe yap! Buna bir rümuz olmak üzere kurşun kalemini kulağının ardından eksik etme! Yolda yaz, tramvayda, otomobilde, şimendiferde, vapurda, arabada, kayıkta dur, otur, hopla, zıpla yaz.

Gazetelerde, mecmualarda sütunlar, abideler dik. Kütüphanelerde mücelledat yığ! Ceplerin şiş şiş olsun, masan kağıt parçaları, müsvette üzgünleri ile Gûh-i Kaf’a dönsün, sen bunları gördükçe azımsa! Daha ziyade gayrete gel. Yaz. Hatta uykunu kes, boğazına yeme, kağıt kalem, mürekkep al. Sol elin başında; sağ elin kaşında düşünür gibi durduktan sonra aklına ne gelirse yaz.

Yahut, öyle düşünür gibi de durma! Önüne bakma, sağına, soluna aldırma! Hem, düşünmek insanı sıkar, türlü türlü hastalıklara meydan açar, sen ise bu dünyayı faniye yazmak için gelmişsin; binaenaleyh, durma, yaz! Benden ibret al, durmam, dinlenmem, cayır cayır yazar, vızır vızır okur, okuturum.

Advertisement

Müteveffa kitapçı Arakil, bir kitabımın forma fiyatından tenzil etmek emeliyle:

— Rasim Bey, bir gün olacak, seni de, işte, işte… geçiyor! Bak, bak! diye parmakla gösterecekler. Bugünler yakındır!

Dedi idi. Herkesin dediği gibi bunun da dediği geldi, çıktı.

Aman azizim, sana bir nasihatim daha var. Açlığa son derece idman! Çünkü perhizler, oruçlar, bütün salâh-ı nefis için icat ve emredilmiştir. Baktın ki, pek ziyade acıktın, derhal kaleme sarıl, yaz! Tokluğa birebirdir!

Advertisement

FALAKA İSİMLİ ESERİNDEN BİR PARÇA

Bir gün, akşam yemeğine gitmeden evvel, bizi mektebin «Divanhane» denilen geniş, uzun sofasına karşılıklı dizdiler. Hizmetçilerden biri bir kucak dolusu değnek getirip ortaya bıraktı, durdu. Değnek adedinde bakılacak olursa mevcudu darp için kâfi görünüyordu. Hepsi de irili, ufaklı fındık değneği idi.

Müdüriyet odasının Önünde duran mubassır müdürün odasından çıktığını haber verdi. Dimdik bir vaziyet aldık. Müdür göründü. Tâ ilk sınıfın önüne gelir gelmez başçavuş yüksek sesle:

— Bak!

Advertisement

Dedi. Öğrendiğimiz veçhile birer temenna ettik. Diğer mubassır elinde kocaman bir defter ile geldi. Bak, diye kumanda veren başçavuşu çağırdı, defteri açıp ona verdi. O da alıp müdürün emri üzerine okudu:

— … sınıf şakirdanından Asitaneli ……… Efendi’ dün, öğle üzeri abtest alınırken Çavuş ……… Efendiye karşı gelmiş olmağla hakkında icabeden mücazatın icrası babında…

Başçavuş bir lahza durduktan sonra gene okudu:

— On değnek darp!

Advertisement

Mubassır zavallı Asitaneli ……… Efendi’yi sırasından çıkardı. Süklüm püklüm yürüyordu. Ortaya gelince değnekleri getiren azılı hizmetçi belinden kavradı, çevirdi, diğer mubassır, o değnekler içinden bir değnek aldı. Sayı ile kıçına on değnek vurdu. Karmanyolaya girmiş olan Asitaneli ………:

— Aman, aman.. Bir daha yapmam…

Diye bağırdıkça benim dizlerimin bağı çözülüyordu. Düşeceğimi zannediyordum. Maahaza alıcı gözüyle baktığım için bu değnek uruşu ile Hafızpaşa Mektebi hocasının sopa uruşu arasında hayli fark-ı şiddet var idi. Mubassır ağır ağır ama hafif indiriyordu. Hani kıyasıya değil, korkutasıya uruyor, bize de âmire karşı gelmenin cezasının dayak olduğunu anlatıyordu. Anladık.

Gene bir gün, bu defa öğle idi, Divanhanede cem olduk. Ayni merasim… Bu defa, hizmetçi değnekler ile beraber bir de torbamsı bir şeyler getirdi. Müdürün huzurunda başçavuş, o evamir defterini okudu:

Advertisement

— …… Talebesinden……numaralı, ——– li …… Ahmet, mektepten geceleyin firar edip yakalandığından darben cezası verilerek tardına karar verilmiştir!

… Ahmet, tarif ettiğim veçhile dayakcağızmı yedi. Yedikten, sonra hizmetçi elinden tutarak mubassırın odasına götürdü. Müdür, biz, sonradan gelen birkaç hoca ayakta bekliyorduk. Acaba ne olacak idi? Arası çok geçmedi, bir de bakalım Ahmet eski püskü, buruşuk rubalar içinde geldi. Meğer o bohça mektebe dahil olduğu gün evden üzerine giyip geldiği rubası imiş..Tardedilenlerden mektebin dahilî, rubası alınıyor, geldiği ruba ile çıkartılıyordu. Filvaki üç, dört sene sonra nasılsa bir gün gördüm idi. Hepimizin rubaları da böyle bohça hainde, üzerlerinde isimler yazılı olduğu halde depolardan birinde duruyordu.

Bu muamele, bana dayaktan daha beter geldi. Mektepçe bünun da ismine «Keçe külâh olmak»; denirdi.

Bununla da anlıyorduk ki, biz mektebe geldiğimiz zaman o halde imişiz, şimdi ise bu haldeyiz.

Advertisement

Leave A Reply