Anıt Nedir? Anıtların Özellikleri ve Tarihi Hakkında Bilgi

0

Anıt nedir? Anıt ne demektir ve ne anlama gelir? Anıtların tarihi ve anıtlar ile ilgili genel bilgilerin yer aldığı sayfamız.

Anıt Nedir? Anıtların Özellikleri ve Tarihi Hakkında Bilgi

Anıt, bir kişiyi, bir düşünceyi ya da olayı anmak ve anımsatmak amacıyla yapılmış, sanat değeri de taşıyan yapı, heykel ya da heykelsi kitle (örn. Mısır dikili taşları, İstanbul’daki Burmalı Sütun, New York’taki Özgürlük Anıtı). Ama bir anıt bu amaçların yanı sıra, aynı zamanda başka bir işlevi de yerine getirmek için yapılmış olabilir (örn. Halikarnassos’taki Mausoleion, Agra’daki Tac Mahal, Ankara’daki Anıtkabir). Geleneksel tanıma göre bir yapıtın anıt sayılabilmesi için, halk sanatının ürünü olmaması ve kentsel ölçekte önem taşıması gerekir. Anıt, etkisini kentin bütününe ya da bir kesimine duyurabilmeli, bir yapının kısıtlı ölçeğini aşabilmelidir.
Anıtkabir
Çağdaş dünyada ise anıt artık böylesine dar bir ölçekte düşünülmemektedir. Zamanında doğrudan anıt olması için yapılmamışsa da, belirli bir kültürün üstün ürünleri olan, sanatsal, tarihsel ya da toplumsal gerekçelerle korunması gerekli görülen her türlü yapı bugün anıt kapsamında düşünülmektedir. Dolayısıyla Parthenon Tapınağı, Nötre Dame Kilisesi, San Pietro Bazilikası ve Süleymaniye Camisi kadar bir İstanbul mahallesi, sokağı hatta evi bile anıt sayılabilir. Bu anlamıyla bir yapının anıt olabilmesi için göz önüne alınan temel ölçüt, onun tek başına ya da bir bütünün parçası olarak korunmaya değer görülmesi-dir. Korunmaya değer olma ölçütü yalnız bir mimarlık ürünü için değil, örneğin kentsel bir simge durumuna gelmiş yaşlı bir ağaç için de geçerlidir.

Advertisement

Anıtın tarihsel evrimi mimarlık tarihinin ana konularından biridir; hatta, 20. yüzyıla değin mimarlık tarihi anıtsal yapıların dışında kalanlarla hemen hiç ilgilenmemiştir. Zaten çağdaş dünyaya gelene değin anıt ile anıtsallık kavramları çoğu zaman birlikte düşünülmüş, yönetici sınıfların gücünü simgeleyen yapılar hep çok büyük (anıtsal) boyutlarda yapılmıştır. Anıtsal mimarlık, iş bölümüne dayanan ilk toplumsal düzenlerin doğuşu, yöneten ve yönetilen sınıfların birbirinden farklılaşmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Eski Mezopotamya’da ve Mısır’ da ilk anıtsal mimarlık ürünleri dinsel niteliktedir (örn. zigguratlar, piramitler). Eski Yunan dünyası, özellikle Helenistik dönemde din yapılarına (tapınaklar) bazı kamu yapılarını katmış, Roma’daysa her tür kamu yapısı anıtsal mimarlığın kapsamına girmiştir (örn. hamamlar, su kemerleri, amfi tiyatrolar). Somut hiçbir işlevi bulunmayan, tek görevi anımsatmak, simgelemek olan ilk yapıtlarsa gene Eski Mısır ve Antik Çağda görülür. Dikilitaşlar, anıt sütunlar, zafer takları, kolosal heykeller vb bu tür ürünlerdir. Daha en erken dönemlerden başlayarak simetri de anıtsallıktan ayrı düşünülemeyecek bir kavram haline gelmiş, bu ön kabul ancak 20. yüzyıldaki gelişmelerle geçerliliğini yitirmiştir.

Avrupa ortaçağında anıt sayılabilecek tek yapı türü kilisedir. İslamdaysa cami dışında medrese dinsel, kervansaray gibi kamusal yapılar anıtsal niteliktedir. Ama bu dönemde hem Doğu’da, hem de Batı’da anıtsallıktan söz edilebilirse de, henüz bir anıt kavramı biçimlenmiş değildir. Yapıtın içerdiği zorunlu nitelik olarak değil de, bilinçli bir seçme olarak anıt yaratma kaygısı ilk kez Rönesans’ta ortaya çıkar. Örneğin, yapının bir parçası olmayıp, bağımsız bir varlık kazanan ilk heykeller bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Barok sanat, Rönesans’ın getirdiklerine temel niteliklerinden çok, tasarım yönünde yeni katkılarda bulunmuştur. O zamana değin yalnızca yapılarda uygulanan simetri ve eksenellik gibi anıtsal-lığın temel niteliklerinin kent bütününe taşınması da barok dönemde olmuştur. Yeni-klasik üslup, Roma zafer takını yeniden gündeme getirmenin ötesinde, anıt olarak yeni bir şey ortaya koymamıştır. Aynı gözlem, anıtsal heykel ya da heykel gruplarını inanılmaz bir yoğunlukta tüm Avrupa’da yaygınlaştıran 19. yüzyılın eklektik üslupları için de geçerlidir. Bu dönemin anıt anlayışının belki de en iyi örneği Londra’daki Albert Anıtı’dır.

Modern sanat 20. yüzyılın başlangıcından beri anıt kavramını eski sınıfsal içeriğinden koparıp demokratikleştirmeyi denemektedir. Eski boyut farklılaşması ve simetri kaygılarının yerini, anlatım farklılaşmasına dayanan yeni bir anıt anlayışı almıştır. Giderek anıtsal yapı türleri, birkaçı dışında yok olmuş, yeni yapılan anıtlar, amacı ve işlevi yalnızca simgelemek, anımsatmak olan heykelsi kitlelere dönüşmüştür. Figüratif heykel geleneğinin ölüşü de anıtın estetik değer taşıyan simgeleyici bir kitle olarak biçimlenmesine yardım etmiştir. Doğal olarak bu yeni anıtlar, tasarlama anlayışının değişmesine, eski yapıtlardaki anıtsallık niteliğinin de yeniden tanımlanmasına yol açmış ve toplumsal anlam taşıyan her tür taşınamaz yapıtı anıt sayan çağdaş “demokratik” anıt kavramı doğmuştur.

Türkiye’de anıt niteliği taşıyan değerli varlıklar ya doğrudan devletin, ya belediyeler, il idareleri, üniversiteler, Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi kamu kuruluşlarının ya da özel vakıf ve kişilerin mülkiyetindedir. Bunlar hukuk açısından taşınmaz mal niteliğinde olup mevzuatın öngördüğü biçimde korunur (Anayasa, m. 63; Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması hakkında 9 Ağustos 1983 tarihli ve 2874 sayılı kanun). Mevzuat, anıtların tahribini, parçalanıp yurtdışına kaçırılmasını engelleyen önlem ve cezaları içerdiği gibi, özel kuruluş ve kişilerin elindeki anıtların korunması ve değerlendirilmesi için devletin özendirici önlemler almasını, maddi ve teknik yardımda bulunmasını da öngörmektedir.

Advertisement


Leave A Reply