Antropoloji Nedir?

0
Advertisement

Antropoloji bilimi ile ilgili genel bilgiler. Antropoloji tanımı, özellikleri, ilgilendiği konular, tarihçesi ve önde gelen bilim insanları hakkında bilgiler.

Antropoloji Nedir?

ANTROPOLOJİ, insanın türsel evrimini, insan topluluklarını ve oluşturdukları kültürleri inceleyen bilim dalı insanbilim. Fiziksel ve kültürel antropoloji olarak ikiye ayrılır. Fiziksel antropoloji insan türünün ve ırkların biyoloji evrimini inceler. Kültürel antropoloji de kendi içinde etnoloji ve toplumsal türleri, toplumların evrimi ve yayılması, törelerin kökeni ve değişme süreçlerini konu alır. Sosyal antropoloji ise toplumların davranışlarını; hukuk, din, dil ve etnik yapılarını; aile ve akrabalık sistemlerini inceleyerek temel yasalara ulaşmaya çalışır. Günümüzde antropoloji; arkeoloji, ekoloji, karşılaştırmalı dilbilim, tarih, tıp, biyoloji, toplumbilim, ekonomi, siyaset, hukuk, psikoloji çalışmalarıyla bütünlenen bir bilim dalıdır.

Antropoloji Müzesi

Bilimsel düzeyde ilk antropoloji çalışmaları 18. yüzyılda başladı, isveçli botanikçi Cari Linne insanın doğa içindeki yerini araştırdı. Hollandalı Petrus Camper, yüzün öne doğru olan çıkıntısının insan gruplarına göre değiştiğini saptayarak yüz açışım ölçme yöntemini geliştirdi. Fransız C. de Buffon ve d’Aubenton insanın doğal tarihini araştırdı. Blumenbach fiziksel özelliklerden yararlanarak insanı beş ırka ayırdı. 1833’te Flourens, 1839’da Serres, Paris Müzesi’nde anatomi ve insanın doğal tarihi üstüne dersler verdiler.

1840’ta William Edward ilk antropoloji kurumu olan “Etnoloji Birliğini Paris’te kurdu. 1899’te J. L. A. de Quatrefages derslerinde antropolojiyi tanımlayarak bu bilim dalma antropoloji ya da insanın doğal tarihi adını verdi. 1859’da Paul Broca “Antropoloji Kurumu”nu kurarak bu dalda çalışan bilim adamlarını bir araya getirdi. Erns Haeckel, Charles Darwin ve Thomos Huxley’in çalışmalarıyla gelişen antropoloji, 20. yüzyıl başlarında yeni bir konuma ulaştı.

Advertisement
19. yüzyıl boyunca antropoloji evrimci bir nitelik taşıdı.

L. H. Morgan, H. Spencer, E. B. Taylor, J. J. Bachofen, H. S. Maine, K. Marx ve F. Engels’in çalışmalarındaki ortak eğilim, insan türünün evrimi, evrimin ve değişimin açıklanması, insanlar arasındaki farklılaşmanın toplumsal-kültürel nedenlere bağlanmasıdır. Bir veri olarak kabul edilen evrim, tarih ve karşılaştırma yöntemleri kullanılarak incelenir.

Ratzel ve Froebel’in çalışmalarını temel alan “Yayılmacı” görüş yanlısı antropologlar ise, kültürel gelişimin belirli bir dönemde, belirli bir yörede ve belirli bir toplumda ortaya çıkıp komşu toplumlara ve dünyaya yayıldığını savundular. 1883’te F. Boas’ın Eskimo topluluklarını incelemesiyle antropolojiye alan çalışması yöntemi ve kuramsal açıklama-deneysel sınama ilkesi girdi. 20. yüzyıl başlarında bir yandan antropolojideki evrimci gelenek yıkılırken öte yandan canlılar için geçerli olan biyoloji yasalarım canlı üstü varlık (kültür) alanında geçerli olmadığı görüldü. İnsan türünün biçimleniş tarihinde belirleyici olanın eğitim-kültürleme ya da toplumsallaşma olduğu; türlerin evrimiyle insan topluluklarının kültürel gelişim arasında bir benzerlik olmadığı sonucuna varıldı.

Antropoloji de ki bu kuramsal kopmayla çağdaş antropolojinin inceleme çerçevesi değişti. Çağdaş antropoloji toplumsal yaşam ve ilişkilerin, kültür yapısının, din, hukuk, sanat, dil, etik ve aile yapılarının incelenmesine yöneldi. B. Malinowski ve A. R. Radcliff-Brown’un öncülük ettikleri “İşlevselci Akım” evrimciliğe bir tepki olarak gelişti. Malinowski, Trobriand Adaları halklarının ekonomik ilişkilerini, rekabet ve değiş-tokuş biçimlerini inceledikten sonra Batı Pasifik’te Argonotlar (Argonouts of the Western Pasific 1922), adlı eserini yayımladı. Malinowski’ye göre işlev, bir gereksinimin giderilmesidir.

Her kültürel öğe, her kurum bütünün işleyişi için zorunludur. İnsan davranışları da bir bütün içinde değerlendirilmelidir. Bir kurumun işlevi, başka kurumlar ya da kültürel bütünlüğe göre oynadığı roldür. Gereksinimleri ilkel (açlık, susuzluk, barınma v.b) ve ikincil (iletişim, toplumsallaşma vb diye ayıran Malinowski, toplumsal bütünlerin biçim ve örgütlenişlerini gereksinimlere bağladı. Toplumsal bütünlerde daha önceden yaşanılmış gerçekliklerden gelen öğeler bulunmaz.

Advertisement
İşlevsiz bir kurumun yaşayamayacağını ileri süren Malinowski için, bütün bölümleri yeterli derecede bir uyum ya da kararlı denge içinde olan toplum, çatışmalarını bu dengeye yönelik olarak düzenler.

Radcliff-Brown ise İlkel Toplumda Yapı ve İşlev (Structure and Function in Primitive Society, 1952), adlı eserinde bu dengeyi, toplumsal yapı ve kurumların bir araya geliş ve eklemleniş tipini, insan vücuduna benzetir. Toplumsal yapı, insanlar arasındaki görünür bağıntıların “düzeni”, bu görünür bağıntıların karşılıklı olarak birbirlerini bütünlemelerinin yol açtığı bir “düzenleme”dir. İlkel toplumlarda kurallar (normlar) ve davranışlar birbirini bütünler. Akrabalık sisteminin temelinde kurallar yatar. Akrabalık belirli gruplara katılmayı, zenginlik ve iktidarın paylaşılmasını, bireylerin hak ve ödevlerini ve bütün bunların bir kuşaktan ötekine aktarılmasını düzenler. Toplumda bireyin davranışları da kurallara göre belirlenir. İşlevselciliğe tepki olarak gelişen “Yapısalcı Akım” C. Levi-Strauss ile başlar. Levi-Strauss’a göre nasıl duyu-algılarına dayanılarak fizik bilimi kurulamazsa bir toplumun saydam (görünür) olaylarına ve bilinçte yansıdığı biçimiyle toplumsal ilişkilerine bakılarak bir toplum bilimi kurulamaz.

F. de Saussure ve Prag Dilbilim Çevresi’nin dilbilim çalışmalarına koşut olarak Levi-Strauss “bir insanın kendi dilinin kurallarını oluşturan dil bilgisi yapısından habersiz o dilde cümle kurma yeteneğine sahip olması gibi, toplumun da davranışlarını belirleyen gözle görülmez gramerine” ulaşmanın gerekli olduğunu savunur. Ona göre toplumsal yapıların işleyişi bir toplumsal sistemin derin mantığını, gizli düzenini açığa çıkarır. Yapılardan yola çıkılarak asıl anlaşılması gereken de bu gizli düzendir.

Yapı ve gizli düzen deneysel olarak görülen-algılanan bir gerçeklik değil, bunlardan yola çıkılarak kurulan bir modeldir.

Levi-Strauss bu amaçla akrabalık sistemlerini; ilkel denilen toplumlarda totemci sistemleri; büyü, din, ayin ve söylemleri inceler. Bunların çözümlenmesi yabanıl düşünceyi (derin yapıyı) açığa çıkaracak, böylece de bir toplumda davranışları belirleyen gözle görünmez kurallara ulaşılacaktır.

Yapısalcı antropoloji, son kuşak antropologları M. Godelier, E. Terray ve C. Meillassoux tarafından eleştiriye uğradı. Bu eleştiriler yapısalcı antropolojinin yetersiz kaldığını ileri sürer. Meil-lassoux, Godelier ve Terray’a göre Levi-Strauss ve öteki yapısalcıların (E. Leach, R. Needham, E.E. Evans-Pritc-hard vb) yabanıl düşünce varsayımları doğallıktan yeni çıkmış bir toplum varsayımına bağlı olmaktadır. Yabanıl düşünce ise tarihe karşı kendisini savunabilmiş toplumlarda en gelişmiş biçimiyle var olabilir. Böylece yabanıl düşünce tarihsel bir süreç içinde olmayan, zaman dışı bir model olarak kurulup “yapı” durumuna gelmektedir. Böylece yapısal antropolojinin uygulanması yalnızca tarihi olmayan toplumlar için olanaklıdır. Bu durum ise tarihi olmayan bir toplum olamayacağı için çelişiktir. Ayrıca ilkel denilen toplumları totem sistemleri, büyü, din, ayin ve söylemleri çözümleyerek tanımak ancak bir ilk yaklaşım olabilir.

Advertisement

Bir toplumun kendisi hakkındaki tasavvurları (söylemler, inançlar vb) yanıltıcı olabilir. Bu tasavvurlar sonradan gerçek ilişkilerle karşılaştırılarak sınanmalıdır. Gerçekte toplumsal süreci ve toplumsal grupları tanımlayan, üretim ve yeiden üretim ilişkileridir. Günümüz antropolojisi işlevselci, yapısalcı ve son grup antropologların yaklaşımının çatışma alanıdır.


Leave A Reply