Ariusçuluk (Aryanizm) Nedir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır ve İnançları Nedir?

0

Arius tarafından kurulan Ariusçuluk (Aryanizm) öğretisi ne demektir? Bu öğretinin içeriği, inançları, hakkında iki farklı kaynaktan bilgi.

Ariusçuluk (Aryanizm) Nedir?

Advertisement

Ariusçuluk, İS 4. yüzyıl başlarında Arius’un ortaya attığı inançtır; Tanrı’nın eşsiz olduğu, O’na eş koşulamayacağı ilkesini savunur. Kendiliğinden var olan ve değişmeyen yalnızca Tanrı olduğuna göre, o paylaşılamaz ve kendisine ulaşmak olanaksızdır. Dolayısıyla Oğul olarak adlandırılan varlık Tanrı olamaz. Tanrı öncesizdir ve kendiliğinden vardır. Kendiliğinden var olmayan Oğul, Tanrı değildir. Öte yandan, Tanrı değişmez bir varlıktır. Ancak İncil’de büyüyüp geliştiği, dolayısıyla değiştiği anlatılan Oğul bu niteliklerinden ötürü Tanrı olarak anılamaz. Öyleyse Oğul’u yoktan var edilmiş ve başlangıcı olan bir yaratık saymak gerekir. Aslında o olmadığı zaman da dünya vardı. Kısaca Oğul ölümlü ve başka bir yaşam biçimi türünden olduğu için Baba’yı doğrudan bilme olanağı yoktur.

Oğul’u Baba’dan ayırıp İsa’yı yarı tanrı durumuna indirgeyen Ariusçuluk, böylece Hristiyanlığın buyurduğu gözü kapalı benimsemecilik ilkesine ya da Logos diye anılan Kelam’a karşı çıkmış oldu.

325’te toplanan İznik Ruhban Meclisi, Arius ile öğretisini kınayıp bir inanç bildirisi yayınlayarak görünürde bu anlaşmazlığa bir son verdi. Bu bildiri Oğul’un Baba ile eş cevherden ya da eş hamurdan oluştuğunu belirtirken, O’nun da Baba gibi tam anlamıyla tanrısal olduğunu duyurdu. Akılcılık damgası taşıyan bu Hristiyan mezhebi, yarı Hristiyanlaşmış eski putataparların çoğu arasında en ateşli üyelerini buldu; kimi yöneticiler öğretiyi çıkar aracı olarak kullandılar ve en önemlisi imparatorlar din işlerine el attılar.

Gratianus (375-383) ve I. Theodosius (379-395) gibi imparatorlar da Ariusçulara karşı tavır aldılar. Resmi korunmadan yoksun kalan ve birleşik bir muhalefetle karşılaşan Ariusçular, uzun süredir korkusu altında yaşadıkları çöküşten kurtulamadılar. 381’de İstanbul’da toplanan ikinci kilise meclisi Ariusçuluğu yasaklarken İznik Bildirisi’ni de onayladı. Batı’da Gratianus, Doğu’da Theodosius, meclisin kararına uyarak Ariusçu tüm yetkilileri görevden uzaklaştırdılar ve ikilik yaratan bu öğretinin kökünü kazıdılar. Ariusçuluk imparatorluk içinde gücünü yitirdiyse de sınırları dışında varlığını korudu.

Vizigotlar İtalya’yı ele geçirdikleri zaman mezhep bir kez daha Batı Roma İmparatorluğu sınırları içinde sağlam bir taban buldu. Vizigotlardan soma Ariusçuluğu benimseyen Vandallar da Almanya üzerinden Galya içlerine aktılar. 409’da Pireneler’i aşarak Ariusçuluğu İspanya’ya taşıdılar. 429’da Vizigoların önünden kaçan Vandallar, bu yasaklanmış mezhebi Kuzey Afrika’ya götürdüler. Franklar ise Galya’da Ariusçulara yaşam hakkı tanımadılar. Kral Reccared ise 589’da İspanya’da Ariusçuluğu yasakladı. Kuzey Afrika’ da Bizans İmparatoru Iustinianos’un (Jüstinyen) başarılı seferi Ariusçu egemenliğe son verdi. Yine aynı imparatorun Ariusçu Ostrogotları yenmesiyle Ariusçuluk İtalya’da kısa bir duraklama dönemine girdiyse de 568’de Lombard istilası bu mezhebi daha güçlü olarak geri getirdi. Lombard Kralı Liutprand’ın (712-744) Ariusçuluktan dönmesi ve bu akımı yasaklaması sonunda mezhep 8. yüzyıldan başlayarak tüm etkinliğini yitirdi.

Advertisement
Yeni Ariusçuluk:

Lombardların mezhep değiştirmesiyle yüzyıllar boyu karanlığa gömülen Ariusçuluk, 18. yüzyılda İngiltere’de yeniden ortaya çıktı. Samuel Clarke, The Scripture Doctrine of the Holy Trinity (Kutsal Kitap Öğretisinde Üçlü Birliğin Yeri) 1712, adlı eserinde İsa’nın yalnızca kendisine tanrısallık yakıştırıldığı için tanrısal olduğu savını ileriye sürdü. Yazdığı birçok eserle onun görüşlerini çürütmeye çalışan Daniel Waterland, üçlemecilik akımının babası olduysa da Clarke’ın yolunda gidenler Birimselcilik adı altında üçleme öğretisine karşı çıkan bir mezhep kurdular. Ayrıca, C. T. Russell’in Arius’tan esinlenerek kurduğu Yehova Şahitleri adlı mezhep de bir tür Ariusçuluktur.


Kaynak – 2

Ariusçuluk, ilk olarak 4. yüzyıl başında.

İskenderiyeli rahip Arius tarafından ortaya atılan heretik Hıristiyan öğretisi. Bu görüş, İsa’nın tanrılığı inancına karşı çıkar, yaratılmış bir varlık olduğunu ileri sürer. Arius’un-temel çıkış noktası, kendi kendine var olan ve değişmez olan Tanrı’nın tekliğidir; varlığı kendinden olmayan Oğul, Tanrı olamaz. Tanrılık bir ve tek olduğu için, paylaşılamaz ya da başkasına aktarılamaz; bu nedenle de Oğul, Tanrı olamaz. Gene tanrılık değişmez olduğu için, İncil’lerde büyüyüp değişen bir varlık olduğu anlatılan Oğul, Tanrı olamaz. Dolayısıyla Oğul, yoktan var edilmiş ve bir başlangıcı olan bir varlık biçiminde düşünülmelidir. Sonlu ve başka bir varoluş düzlemine ait olduğu için Oğul, Baba’nın doğrudan bilgisine de sahip olamaz.

Karşıt görüşte olanlara, özellikle de Atha-nasios’a göre Arius’un öğretisi, Oğul’u bir yarıtanrıya indirgiyor, Oğul’a tapınmadan vazgeçilmediği için de çoktanrıcılığı geri getiriyor ve Hıristiyanlığın kurtuluş kavramını da zayıflatıyordu; çünkü ancak gerçekten Tanrı olan bir varlığın insanı tanrılıkla barıştırabileceği düşünülebilirdi.

Arius’u ve öğretisini mahkûm eden ve yerleşik Hıristiyan inanışını korumak üzere bir karar çıkartan Nikaia (İznik) Konsili (İS 325) ile görünüşte bu anlaşmazlığa son verildi.

Bu kararda Oğul’un homoousion to Patri (Baba ile benzer tözden) olduğu bildiriliyordu. Böylece Oğul’un, Baba neyse o olduğu, tümüyle tanrısal olduğu açıklanıyordu. Ama bu gerçekte uzayıp giden bir tartışmanın yalnızca başlangıcıydı.

Nikaia Konsili’nden sonra sürgüne gönderilen Ariusçu önderler, 325’ten Constanti-nus’un öldüğü 337’ye değin çeşitli entrikalarla kiliselerine, piskoposluklarına geri dönmeye ve düşmanlarını sürgüne göndermeye çalıştılar. Bir ölçüde başarılı da oldular.

337’den 350’ye değin, Batı’da gelenekçi Hıristiyanlara yakınlık duyan Constans, Doğu’da da Ariusçulara yakınlık duyan II. Constantius imparatordu. Antakya’da (An-tiokheia) toplanan bir konsilde (341) homoousion ibaresini dışta bırakan bir karar yayımlandı. 342’de Sardica’da (bugün Sofya) başka bir konsil toplandı, ama iki konsilde de pek bir başarı sağlanamadı.

Advertisement
350’de Constantius imparatorluğun tek yöneticisi oldu; onun yönetimi sırasında, Nikaia grubu büyük ölçüde ezildi.

Bu dönemde, Aetius’un önderliğindeki aşırı Ariusçular, Oğul’un Baba’ya “benzemez” (anomoios) olduğunu açıkladılar. Tanrı ile İsa’nın özdeş olamayacağını savunan Ano-moiosçular 357’de Sirmium’da görüşlerini onaylatmayı başardılar. Ama aşırı tutumları, Oğul’un Baba ile benzer tözden (homoi-ousios) olduğunu savunan ılımlıları harekete geçirdi. Constantius başlangıçta Homoio-usioncuları destekledi, ama çok geçmeden desteğini Oğul’un Baba’ya “benzer” (homo-ios) olduğunu kabul eden Akakios öncülüğündeki Homoiosçulara yöneltti. Bunların görüşleri 360’ta Konstantinopolis’te (İstanbul) onaylandı; önceki bütün kararlar bir kenara bırakıldı, ousia (“töz”) terimi reddedildi ve Oğul’un “kendisini vücuda getiren Baba’ya benzer” olduğunu dile getiren bir inanç bildirisi yayımlandı.

Constantius’un ölümünden (361) sonra, Batı’daki gelenekçi Hıristiyan çoğunluğun durumu güçlendi.

İmparator Valens’in (hd 364-378) Doğu’da Ariusçulara yaptığı zulüm ve Kaisareialı Büyük Basileios, Nyssalı Gre-gorios ve Nazianzoslu Gregorios’un öğretisinin kazandığı başarı, Doğu’daki Homoio-usioncu çoğunluğun, Nikaia grubuyla temelde anlaştıklarını fark etmesine yol açtı. İmparator Gratianus (hd 367-383) ve I. Theodosius (hd 379-395) dogmatikliğin savunusunu üstlenince, Ariusçuluk çöktü. 381’de Konstantinopolis’te ikinci bir eku-menik konsil toplandı. Ariusçuluk yasaklandı ve Nikaia kararı kabul edildi.

Bu, imparatorluk içindeki heretik tutuma son verdiyse de, Ariusçuluk, Germen kabilelerden bazılarında 7. yüzyılın sonuna değin sürdü. Günümüzde de bazı Üniteryen-ler, İsa’yı basit bir insani varlığa indirgemeye de, ona Baba’nınkiyle özdeş, tanrısal bir doğa atfetmeye de yanaşmayan tutumlarıyla, sonuçta Ariusçudurlar. Yehova Şahitle-ri’nin İsa anlayışları da Ariusçuluğun bir biçimidir. Onlar Arius’u, mezheplerinin kurucusu Charles Taze Russell’ın öncüsü sayarlar.


Leave A Reply