Asya Tipi Üretim Tarzı Nedir?

0
Advertisement

Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) Nedir? Asya Tipi üretim tarzı nasıldır, bu konudaki görüşler, tarihi, önemi hakkında bilgi.

Asya Tipi Üretim Tarzı

Asya tipi üretim tarzı (atüt) asya üretim tarzı (aut) olarak da bilinir, Karl Marx’a göre, ilkel komünal toplum biçiminden hemen sonra Asya’da baş gösteren ve çok uzun süre varlığını koruyan ilk sınıflı üretim ve toplum biçimidir. Marksist tarih dönemlendirmelerinin bazılarında, erken ve Asya’ya özgü bir aşama olarak yer alır.

Marx, ATÜT kavramını en geniş biçimiyle, 1857-58 yıllarında kaleme aldığı Grundrisse der Kritik der Politischen Ökonomie (Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, 1979) başlıklı elvazmasını oluşturan yedi defterin birinde ele aldı. Formen die der Kapitalistischen Produktion Vorhergehen (Kapitalizm Öncesi Üretim Şekilleri., 1967) başlığını taşıyan bu bölümün 1950’lerde modern basımının yapılması, yakın dönem ATÜT tartışmalarının başlangıcını oluşturdu. Marx’ın perspektifinde, kapitalist üretim tarzının önkoşullarının nerede ve nasıl ortaya çıktığı çok ağırlıklı yer tutuyordu. Kapitalizm özgün olarak Avrupa’da türemişti; ayrıca, Marx’in yaşadığı 19. yüzyılda, hâlâ Avrupa dışında önemli bir varlığı görülmüyordu. Bu, daha 16. yüzyıldan başlayarak Avrupalı düşünürler için önemli bir sorun haline gelmişti: Kapitalizmin şafağının söktüğü ve özel mülkiyetin egemen olduğu bir dönüşümler çağının dinamizmi açısından bakıldığında. Doğu toplumları mutlak bir durağanlığa gömülmüş olarak algılanıyor; dolayısıyla Avrupa uygarlığından özde ve başından beri farklı oldukları düşünülüyordu. Marx’tan önce, özellikle Montesquieu ve Hegel, kendine özgü olduğu varsayılan bu karakter üzerinde daha çok siyasal yapılar açısından durmuşlar, Batı’da açılıp genişleyen sivil toplum alanının Asya’da görülmeyişini öne çıkaran Doğu despotizmi kavramını bu bağlamda kullanmışlardı. Gene 17-18. yüzyılların gezgin ve misyonerleri ile 19. yüzyılda Hindistan’daki İngiliz sömürge yöneticilerinin raporlarında. Batı zihniyetine yabancı toprak sistemlerine işaret edilmekteydi: Pek çok durumda, kendi içinde farklılaşmamış, kapalı ve komünal karakterde köy topluluklarının üzerinde oturduğu toprağın bireysel malikleri ortalıkta gözükmüyor, bunun yerine, toprak gelirleri katmanlaşmış ve iç içe geçen bir haklar sistemine konu oluyordu. Bu, bireysel çiftçiliğe ve bu bağlamda, büyük toprak sahibi ile kiracısı arasında net ve yalın bir sözleşmeli ilişkiye alışmış Batı Avrupalılar için hayli değişik bir durumdu.

Marx, işte bu koşulları ayrı bir üretim biçimi gibi değerlendirdi ve tarihsel maddecilik genel yaklaşımı çerçevesinde, Doğu despotizminin ekonomik temeli olarak yorumladı. Formen’de, Asya tipi, Antik ve Germanik olmak üzere, erken dönemlere özgü üç alternatif üretim biçiminden söz etti. İlkçağda Akdeniz havzasında görülen Antik üretim biçiminin bir sonraki uğrağında. Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının gelişmiş köleci üretim tarzı yer alıyordu, ilkçağdan ortaçağa geçişte görülen Germen kabilelerinin üretim biçimi ise, daha sonra Avrupa ortaçağ feodalizmine evrilecekti. Bu iki üretim biçimi başından itibaren özel mülkiyetin daha ileri çekirdek ve gelişme potansiyellerini içeriyordu. Nitekim kapitalizmin doğuşu, büyük bireysel toprak sahipliğine dayalı kölecilik ve gene büyük bireysel lordluğa dayalı feodalizm konaklarını içeren bir dinamik gelişme yolu üzerinde yer almaktaydı. Burada köleciliğin ve feodalizmin özel mülkiyeti, kapitalizmin özel mülkiyetinin habercisi gibi yorumlanıyordu.

Advertisement

Buna karşılık Marx’a göre, Asya’da öncelikle iklim ve coğrafya koşulları farklı bir yapılanmaya yol açmıştı. Doğu tarımında, sulama yapılacak alanların genişliği güçlü bir merkezi iktidarın müdahalesini kaçınılmaz kılıyordu. Çok geniş bir alan üzerinde sulama ve akaçlama işlerinin düzenleyiciliğini üstlenen devlet, emek gücünü koordine ettiği köy topluluklarının arazisinin üstün mülkiyetini de kendi denetiminde toplaya-biliyordu. Böylece topraklar yönetici sınıftan bireylere değil, yönetici sınıfın bütününe (ya da onun temsilcisi olarak hükümdara) ait oluyor; köy toplulukları (ve bireyler) ise toprağın mülkiyet hakkını yitirirken geleneksel bir tasarruf hakkını koruyorlardı. Bu durumun uzantısı, artığın vergi-rant olarak devlete (hükümdara) aktarılmasıydı. Burada, bireylerin bireyler üzerinde sömürüsü değil, yönetici sınıfın devletteki işlevi adına köy toplulukları üzerinde dolaylı ve kamu-sallaşmış sömürüsü söz konusuydu. Marx bunu “genelleşmiş kölelik” adıyla adlandırıyordu. Sonuç olarak, ATÜT’te merkezi ve despotik bir devlet, tepesine çöreklendiği köy topluluklarının artıürününü bürokratik aygıtı aracılığıyla çekip alırken, bireysel servet birikimine, ticaretin ve paranın gelişmesine de olanak tanımıyor; buna bağlı olarak kır ile kent arasındaki işbölümü de derinleşmivor ve gerçek kentler ortaya çıkmıyordu. Dolayısıyla bu çizgi, Asya toplumlarını, kapitalizm dışarıdan kapılarını çalın-caya değin, binlerce yıl süren bir durağanlığa götürmekteydi.

ATÜT’ün Marx’tan sonra zikzaklı bir serüveni oldu. Marx bu kavramı 1850’lerden sonra kapsamlı biçimde geliştirmedi; ayrıca, ilk cildi 1867’de yayımlanan Das Kapital’ de, Doğu toplumlarının özgüllüklerini, apayrı bir üretim tarzından çok, “serfliğin Oryantal/Asyai biçimleri” gibi daha genel formüller içinde değerlendirdi. Friedrich Engels’in çalışmalarında ise, yalnızca Asya’ya özgü bir üretim tarzı fikri hemen hiç yer almadı. Bunun yerine, Engels toprak beyliği ile bağımlı köylülüğün çeşitli bileşimlerinden oluşan bir yelpazenin evrenselliğini daha fazla vurguladı. Bu, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarının Marksist yazınında, Avrupa feodalizminin öncelleri ile Asya toplumlarını birlikte kucaklayan bir genel proto-feodalizm (ön-feodalizm) aşamasının, ilkel komünal toplumdan evrensel çıkış kanalı olarak düşünülmesine uzandı. Sovyetler Birliği’nde ATÜT, 1920’ler ve 1930’larda siyasal bir tartışma ve mücadeleye konu oldu: Muhalefet akımlarının Stalinist uygulamaları Asyai bir istibdat geleneğine bağlamaları ve Karl Wittfogel’in yaptığı gibi, Doğu despotizmi kavramını bu nedenle yeniden öne sürmeleri, iktidardaki Stalinizm açısından ATÜT’ün tabu sayılmasına yol açtı. Stalinist yorum insanlığın ilkel komünal toplumdan sonra yalnızca kölelik, feodalizm ve kapitalizm aşamalarını, her yerde ve evrensel olarak yaşadığını savunmaya başladı. Buna karşılık, Kruşçev döneminin destalinizasyon arayışı bağlamında ATÜT yeniden gündeme geldi ve özellikle Batı Avrupa’da yeni sol akımların, Stalinist tek çizgili anlayışa alternatif olarak bu kavrama sarıldıkları görüldü. Böylece 1960’lar ve 1970’ler, daha çok Fransa merkezli bir ATÜT cereyanına tanık oldu. Türkiye’de bu yaklaşım, Osmanlı toplumunun da, mirî mülkiyetin yaygınlığından hareketle, ATÜT’ün bir örneği olarak yorumlanmasına yol açtı.

1970’lerin ikinci yarısında ve 1980’li yıllarda ise. Batı tarihçiliğinde ATÜT’e tepki öne çıktı. Bu akımın, metodolojik bakımdan Althusserci bir teorisizmi yansıttığı; mutlak durağanlık varsayımının Avrupa-merkezli bir Oryantalizmin Doğu’yu benzersizleştiren bakış açısından Marx’ın da kopamayışını yansıttığı kaydedildi. Her somut tarihsel gerçekliği, hele coğrafi bir terminoloji ile, ayrı bir üretim tarzı olarak yorumlamanın yanlış olduğu savunuldu. Bir adım ötede, Asya tipi, Antik ve Germanik oluşumların, ayrı birer üretim tarzı olmayıp ilkel komünal toplumdan çıkış sürecinde gözlenen geçişsel uğraklar olduğu; sonuç olarak hepsinin, toprak beyliğinin şu ya da bu biçimi ile bağımlı köylülüğü karşı karşıya getiren geleneksel tarım toplumlarının evrensel yelpazesi içinde yer aldığı vurgulandı. ATÜT yazınının kendisinde, modelin artık Asya ile sınırlı kalmayıp Amerika’nın ve Afrika’nın yerli toplumlarım, giderek eski Akdeniz devletlerini içine alacak biçimde genişlemesi, aslında Marx’ın hiç de Doğu’ya özgü bir oluşumu değil, evrensel nitelikteki köy topluluklarının en ilkel düzeylerini gözlemiş olduğu tezine güç kazandırdı. Bu arada, Doğu’nun özgüllüğünü ATÜT ile açıklamak yerine, Batı’nın özgüllüğünü köleci üretim tarzının yalnız Akdeniz havzasında yaşanmışlığı ile açıklamak eğilimi doğdu. Türkiye’de ise, Osmanlı Devleti’nde görülen bireysel köylü üretiminin, görece gelişmiş kır-kent işbölümünün, ticaretin ve ileri yönetim yapısının, köleci aşamanın da öncesine denk düştüğü varsayılan bir ATÜT’ün ilkelliği içine sığdırılamaması, bazı ek sıkıntılar yarattı. Bu, Türkiye’deki savunucularını, ATÜT’ü Marx’tan farklı biçimde yorumlamaya ve köleciliğin değil feodalizmin eşdüzeyli alternatifi biçiminde yeniden formüle etmeye götürdü.

Advertisement

Leave A Reply