B Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

0

B Harfiyle Başlayan Deyimlerin anlamları, açıklamaları, Deyimler sözlüğü B Harfi. Deyimlerin anlamı. B Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

B Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

ANLAMA GÖRE:

Baba İle İlgili Atasözleri – Deyimler
Bağlılık İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Bal İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Barış / Savaş İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Baş İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Bayram İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Beklemek İle İlgili Atasözleri ve Deyimler
Bereket İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Bıçak İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Bıyık İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Bilgi İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Borç İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Burun İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Büyük İle İlgili Deyimler ve Anlamları

DEYİMLERİN HİKAYELERİ

Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Buyrun Cenaze Namazına Deyiminin Anlamı ve Hikayesi


HARF SIRASINA GÖRE:

Baba adam : Yaşlı, hoşgörülü, yardımsever adam.

Baba adam: Ağır başlı, iyi yürekli, olgun, hoşgörülü, yaşlıca adam.”Ne baba adammış meğer, ailesinden değil, komşularından bile kimseyi ihmal etmedi.”

Baba ocağı (evi veya yurdu): Dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt.”Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı.”

Babaları tutmak (üstünde olmak):Sinir ve öfkeden bağırıp çağır mak, çok öfkelenmek.

Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur : “Yeteneğim, gücüm ancak bu kadarını yapmama elveriyor.” anlamında.


Babana rahmet: “Yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun” anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.

Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak): Çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı her hâliyle belli olmak.”İş meselesini konuşamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına girdiğimde.”

Babasının hayrına (mı?): Hiçbir çıkar gözetmeksizin.”Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin işini?”

Babasının hayrına : “Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece İyilik olsun di ye” anlamında.

Bacak kadar: Ufak tefek; kısa boylu (kimse) (Karş.EI kadar.)

Badire(yi) atlatmak : Tehlikeli durumu geçiştirmek.


Bağ bozmak (bağbozumu): 1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu işlerin yapıldığı mevsim (güz), gün.”Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur.”

Bağ bozmak : Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.

Bağdaş kurmak: Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol baca ğın altına alıp oturmak.

Bağlandığı yerde otlamak : Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göster memek.

Bağrı yanık : Çok dertli, acılı (kimse).

Bağrı yanık: Çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı.”Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda.”

Bağrına basmak (birini): Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.


Bağrına basmak: 1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek.”Amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi.”

Bağrına taş basmak: Uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak.”Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı.”

Bağrını delmek: İçine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak.”Yurdundan kovulması, şairin bağrını deldi.”

Bahar başına vurmak (birinin) : -1. Havalar iyice ısınmadan İnce gi yinmek. -2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.

Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) : Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.

Bahse girmek (biriyle): Onunla herrjangi bir konuda kendi görüşü nün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.

Bahse girmek: Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak.”Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik.”


Bahse tutuşmak (biriyle): Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.

Bahtı açık: İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.

Bahtı bağlı olmak: -1. İşleri İstediği gibi yürümemek. -2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.

Bahtı kara : Talihi kötü olan.

Bahtı kara: Mutsuz, dertten kurtulamayan, işleri hep ters giden.”Allahım, şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!”

Bahtına küsmek : İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şan sına küsmek, talihine küsmek.

Bakış açısı: Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; gö rüş açısı.

Bakkal çakkal: Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yol lu kullanılır.


Bakkal defteri: Düzensiz, karalanmış, yıpranrmş defter.

Baklayı ağzından çıkarmak: Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleye mediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.

Baklayı ağzından çıkarmak: Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri söylemek.”Yeter artık, çıkar ağzından şu baklayı!”

Bal alacak çiçeği bilmek: Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu konuda nasıl hareket edileceğini bilmek.”Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne yoktur.”

Bal dök (de) yala: Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak için kullanılır.”Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!”

Bal gibi: 1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ.”Bal gibi iş, daha ne duruyorsun?”

Bal gibi: Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.

Baldın çıplak: -1. İşsiz güçsüz (kimse). -2. Serseri.

Baldırı çıplak: İşsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak takımından.”Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor.”

Balgam atmak: Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz söylemek.”Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme.”

Balık eti, balık etinde : Şişman değil, ama dolgunca. (Karş.Etine dol gun.)

Balık etinde: Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.

Balık istifi: Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.

Balık istifi: Çok sıkışık bir durumda.”Otobüs, balık istifi gibi yerleşmiş insanları zor taşıyordu.”

Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca : “Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.


Balık kavağa çıkınca: Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için kullanılır.”O kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir.”

Balon uçurmak : Asılsızca haber yaymak.

Balon uçurmak: İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak.”Askerliğin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı.”

Balta olmak: Musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek, istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek.”İnsanın başına balta olan kişileri sevmek mümkün değil.”

Baltayı taşa vurmak : Farkında olmadan karşısındakini rahatsız ede cek, kızdıracak söz söylemek. (Kars. Çam devirmek, gaf yapmak, pot kırmak.)

Baltayı taşa vurmak: Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot kırmak.”Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin.”

Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) : Bir kimseyi duyarlı oldu ğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak.

Bam teline basmak: Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak söz söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak.”Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın.”

Bana (sana, ona) göre hava hoş : “Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.

Bana mısın dememek : Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlar dan hiç etkilenmemek.

Bana mısın dememek: Aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili olmamak.”Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi.”

Bardağı taşıran son damla : Sonunda insanın sabrını tüketen, olum suz tepki yaçatan söz, davranış vb.

Bardaktan boşanırcasına : (Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.

Barut fıçısı gibi: -1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulu nan (yer). -2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).

Barut fıçısı: Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer.”Nereden çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü.”


Barut kesilmek: Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek.”Elektriği bağlanmayan adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu.”

Barut kokusu gelmek (burnuna) : Savaş ya da tehlikeli bir şey otaca-ğını sezmek.

Basamak yapmak (bir şeyi, birini) : Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.

Basıp geçmek: -1. Önündekini geçmek. -2. Ona uğramamak. -3. Ona Önem vermemek.

Basıp gitmek : Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.

Basıp gitmek: Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden kimseye danışmadan ayrılmak.”Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan.”

Basireti bağlanmak : Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde dav-ranamamak.

Basireti bağlanmak: Gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek.”Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta.”

Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden): Ondan üstün olmak, onu geri de bırakmak.

Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek.”Koşuda değil, ancak güreşte baskın çıkarım ona.”

Baskın yapmak : -1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek. -2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı dü zenlemek. -3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyarete gitmek.

Baskına uğramak : -1. Düşmanın anı ve beklenmedik saldırısına uğra mak. -2. Suçüstü yakalanmak. -3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde et kilenmek.

Bastığı yerde ot bitmemek: Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.

Bastığı yeri bilmemek: 1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak, durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek.”Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu.”

Bastığı yeri bilmemek: Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.


Baston (kazık) yutmuş gibi: Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu.”Baston yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!”

Baston yutmuş gibi (yürümek): Sallanmadan, dimdik (yürümek).

Baş ağrısı: Varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse.”Sen ne baş ağrısı bir adammışsın meğer!”

Baş ağrıtmak : Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.

Baş ağrıtmak: Yerli yersiz konuşarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok konuşarak birisini rahatsız etmek.”Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin.”

Baş alamamak : bk Başını alamamak

Baş alamamak: Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak.”Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim.”

Baş aşağı gelmek : -1. Tepesi üstü düşmek. -2. Bütün işleri alt üst ol mak.

Baş aşağı gitmek: Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye git mek.

Baş aşağı gitmek: Sürekli kötüleşmek, zarar görmek.”Baş aşağı giden işlerinin önünü alamadı bir türlü.”

Baş aşağı: -1. Başı yere yönelik biçimde. -2. Başından aşağıya (yere) doğru.

Baş baş : Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini baş larına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.

Baş başa (kafa kafaya) vermek: Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek, bir konuda dertleşmek.”Bu sorunu ancak baş başa vermekle çözebiliriz.”

Baş başa : Birlikte, beraberce; kafa kafaya.

Baş başa kalmak: Biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız kalmak.”Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar.”


Baş başa vermek : Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek.

Baş belası: Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse,

Baş belâsı: Sürekli rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey.”Şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni.”

Baş çekmek: Ön ayak olmak, öncülük etmek.”Hayatı boyunca baş çeken bir adam olarak yaşadı.”

Baş döndürücü : -1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. -2. Baygınlık veri ci. -3. Korku verici, korkutucu. -4. Sarhoş edici. -5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.

Baş edememek (bir şeyle, biriyle) : -1. O işi basaramamak; o işin üstesinden gelememek. -2. O kimsenin sö* ve davranışlarını düzelte-memek.

Baş edememek: Gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek.”Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!”

Baş eğmek (birine) : Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uy mayı kabul etmek. (Kars. Boyun eğmek.)

Baş eğmek: Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim olmak.”Türk milletine baş eğdiremezsin.”

Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) : Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.

Baş göstermek : -1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. -2. (Güneş için) Doğmak.

Baş göstermek: Ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak.”Milletimiz baş gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir.”

Baş göz etmek (birini) : Onu evlendimek, evermek.

Baş göz etmek: Evlendirmek.”Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak.”

Baş göz olmak : Evlenmek, evlendirilmek.


Baş kaldırmak (bir şeye, birine) : Ayaklanmak, İsyan etmek, karşı gelmek.

Baş kıç belli değil: “Burada, bu toplulukta tam bir kargaşa, düzensiz lik hâkim: Kim yönetici; kimler yönetiliyor belli değil.” anlamında..

Baş koymak (bîr şeye): Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.

Baş koymak: Bir şey uğruna ölümü göze almak.”Çekil önümden ben bu yola baş koydum.”

Baş köşe: Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer.”Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır.”

Baş sallamak: 1. Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek.”Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam.”

Baş tacı etmek (bîrin): Ona büyük saygı göstermek, değer vermek. Başta gelmek: En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.

Baş tacı etmek: Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek.”Babalarını baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama.”

Baş üstünde yeri var: “Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır.” anlamında kullanılır.”Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var.”

Baş vermek: 1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması.”Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı.”

Baş vurmak: 1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak.”Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim.”

Baş yemek: 1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak.”Adamın başını sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak.”

Başa (başına) kakmak: Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek.”Üç kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı.”

Başa (bir şey) gelmek : Kötü bir durumla karşılaşmak.

Başa baş (gelmek): Birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak.”Takımlar başa baş bir mücadele verdiler.”

Başa baş : Eşit, denk, aynt.

Başa çıkarmak (bir işi) (birini) : -1. Bir işi sona erdirmek. -2. Onu çok şımartmak.

Başa çıkarmak: 1. Bir işi bitirmek, sona erdirmek, başarmak. 2. Bir kişiye aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak.”Ona biraz daha yüz verirsen başına çıkacak, söylediğini yapmayacak.”

Başa çıkmak (biriyle); Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabil mek. (Kars. Yola getirmek.)

Başa çıkmak: Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek.”Onunla başa çıkabilirim, merak etme sen.”

Başa geçmek: 1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak.”Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti.”

Başa geçmek: -1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. -2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.

Başa gelmek: Kötü bir duruma uğramak.”Kim demiş başa gelen çekilir diye?”

Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için uğraşmak.”Takımımız öteden beri başa güreşir.”

Başa güreşmek: -1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. -2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.

Başı (baş) çekmek: -1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında Öncü olmak. -2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.

Başı ağrımak : Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konular daki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.

Başı ağrımak: Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek.”Sana güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git.”

Başı altından çıkmak (birinin) : Kötü bir durum onun tasarım ve girişi miyle meydana gelmek; kafasının atfından çıkmak.

Başı altından çıkmak: Kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni ve tertibiyle meydana gelmek.”Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar, şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu.”

Başı bağlı olmak: 1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest, özgür olmayan, bir yere bağımlı olan.”Nihayet oğlanın da başını bağladık.”

Başı belada olmak : Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı kar şıya olmak.

Başı belaya girmek : Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) : Onu de netle meyi p kendi hali ne bırakmak.

Başı boş bırakmak: Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi kaldırmak, kendi bildiğine bırakmak.”Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez.”

Başı boş kalmak : Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni ol mamak.

Başı dara düşmek (başı daralmak) : -1. Sıkıntılı bir durum içinde’ ol mak. -2. Paraca darlığa düşmek.

Başı darda (kalmak, olmak) : Sıkıntı içinde (olmak).

Başı darda kalmak (başı dara düşmek): Çok sıkıntılı, çaresiz bir durumda olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak.”Başı darda kalan insanlara yardım etmek insanlık borcudur.”

Başı derde girmek (düşmek) : Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşı laşmak.

Başı derde girmek: Can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek.”Şu kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum.”

Başı dertte (olmak) : Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).

Başı dik (dimdik, alnı açık) ; Onurlu; onurlu biçimde.

Başı dik gezmek: Utanılacak bir durumu olmadan, onurlu şekilde toplumda yer almak.”Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil.”

Başı dinç (olmak): Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak),

Başı dönmek: 1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi kararıyor, dönüyor, kayıyor duygusu içinde sarsılmak.”Çabuk durdur arabayı, başım dönmeye başladı.”

Başı dönmek: -1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak. -2. Kötü bjr «şey karşısında karşısında bunalmak, sıkılmak. -3. Görkemli, ilk kez –

Başı dumanlı: -1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. -2. İçki den sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); ka fası dumanlı. -3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan (kimse).

Başı eğik (olmak, kalmak): Söz söyleyemez, direnemez, mahcup du rumda (olmak); kafası eğik.

Başı göğe ermek (değmek) : Beklenmedik bir anda büyük bir mutlu luğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay’ yolu kullanılır.)

Başı göğe ermek: Beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince ulaşmak.”Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden.”

Başı hoş olmamak (bîr şeyle), (biriyle) : -1. Ondan hoşlanmamak. -2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.

Başı için (birinin) : Değer verilen kişinin hayatı sözkonusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.

Başı kabak: -1. Saçları dökülmüş. -2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.

Başı kalabalık (olmak): Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi olmak.”Kusura bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım.”

Başı kalabalık olmak: Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.

Başı kazan gibi olmak : -1. Gürüjtü, vb’den çok rahatsız olmak. -2. Ça lışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.

Başı önünde: -1. Terbiyeli, uslu (kimse). -2. Utangaç, mahcup (kim se).

Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlükle karşılaşmak. Başı sonu belli değil: Çok düzensiz, karmakarışık. Başı (başı beyni) şişmek: Gürültü, yorgunluk vb’den çok rahatsız ol mak; kafası şişmek.

Başı sıkışmak (sıkılmak): Herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak.”Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir.”

Başı tutmak: 1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak.”Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!”

Başı tutmak: Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.

Başı yerine gelmek : Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; ka fasın yerine gelmek.

Başı yukarda : Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse). (Kars. Burnu havada)

Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.

Başın (başınız) sağ olsun: Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teseli sözü.

Başına bela etmek (birini, bir şeyi) : Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gel mesine neden olmak.

Başına bela kesilmek : Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert ola cak duruma gelmek.

Başına bela olmak : Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.

Başına bela sarmak : Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu ra hatsız etmesine yol açmak.

Başına belayı satın almak : Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.

Başına belâyı satın almak: Sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak.”Nereden girdim bu inşaat işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım.”

Başına bir hâl gelmek: Büyük, içinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak; kötü duruma düşmek.”Gece gitme, başına bir hâl gelir diye korkuyorum.”

Başına bir şey (bela, bokluk, hal, İş, kaza vb) gelmek : Kötü bir du ruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.

Başına bitmek (birinin) : İstemediği halde yanına gelip bir türlü ordan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.

Başına buyruk : -1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, İste diği gibi davranan. -2. özgür, bağımsız (bir biçimde).

Başına buyruk: Dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi davranan.”Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş.”

Başına çalmak (bir şeyi) : -1. Bir şeyle vurmak. -2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek ; kafasına çalmak.

Başına çalmak: Bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içinde vermek.”Al da başına çal bu sapı kırık küreği.”

Başına çıkarmak (birinin) : Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.

Başına çıkmak: Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.

Başına çorap örmek : Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan ha zırlamak; çorap örmek.

Başına çorap örmek: Bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu davranışta bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak.”Onun başına bir çorap örecekler diye korkuyorum.”

Başına çökmek: 1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek.”Birkaç kişi utanmadan zavallı adamın başına çöktüler.”

Başına devlet kuşu konmak: Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak.”Nasıl aldı bu köşkü? Başına devlet kuşu mu kondu dersin?”

Başına dikilmek : Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikil mek.

Başına dolamak: İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek.”Bu işi benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir zaman onmazlar!”

Başına iş açmak : Zor, zorunlu bir işe kendi İsteğiyle girişmek. Başına kakmak : Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı

Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak.”Bırak o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın.”

Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal, boyun eğen (kimse). (Kars. Yumuşak baştı.)

Başında kavak yeli esmek: 1. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirmek.”Bu çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor.”

Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.

Başında paralansın (parçalansın) : Yapılan bir iyilik çok söylendiğin de ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini be lirten iîenç sözü; kafasında paralansın.

Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek : Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.

Başından aşağı kaynar sular dökülmek : bk. Başından kaynar su dökülmek.

Başından aşağı kaynar sular dökülmek: Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek.”Babasını karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü.”

Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) : -1. Rahatsızlık veren, artık sıkıa olan bir kimseyle olan ilişkiye son vermek. -2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.

Başından atmak: 1. Gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek.”Kısa zamanda o işi başından atmasını becerdi.”

Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) : Bilgi, beceri ve yetkisi ni aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.

Başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak): Gücünün üstünde olan işleri yapmaya kalkışmak.”Çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil etme bari.”

Başından geçmek: Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak.

Başından korkmak: Hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan korkmak.”Düşman topraklarına girince başından korkmaya başladı.”

Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) : Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.

Başını (baş) alamamak (bir şeyden): O şeyden kendisini bir türlü kurtaramam ak.

Başını (başında) beklemek: Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek

Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) : -1. Bir işi yapar ken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapma mak; kafasını kaldırmamak. -2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalka-mamak; kafasını kaldırmamak.

Başını ağrıtmak : -1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. -2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağırtmak.

Başını ağrıtmak: 1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için birini uğraştırmak, sıkmak.”Yeter artık, bu iş için başımı ağrıtıp durma.”

Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak): -1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak. -2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.

Başını alıp gitmek: Nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan gitmek.”İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti.”

Başını bağlamak: Evlendirmek.”Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi kolları hemen sıvadı.”

Başını belaya (derde) sokmak (salmak) : Hiç gereği yokken bir kim seyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek..

Başını belâya sokmak: Bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe sokmak.”Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor.”

Başını bir yere bağlamak: Bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak.”Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi.”

Başını boş bırakmak: Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.

Başını boş bırakmak: Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak.”Bu çocuğun başını boş bırakma, yoksa başı belâya girecek.”

Başını derde sokmak: Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek.”Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu.”

Başını dinlemek : Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yer de dinlenmek; kafasını dinlemek.

Başını dinlemek: Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak.”Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım”

Başını döndürmek : -1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayıla cak duruma getirmek. -2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.

Başını ezmek: Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek.”Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!”

Başını ezmek: Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getir mek, yok etmek; kafasını ezmek.

Başını gözünü yarmak : Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusur lu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.

Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak: Çok meşgul olmak, başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak.”Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok.”

Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olma mak) : İşleri çok ve sıkışık durumda* olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamamak.

Başını şişirmek : Çok konuşmak ya da gürültü vb ederek başının ağrı masına yol açmak; kafasını şişirmek.

Başını taşa (taştan taşa) vurmak : Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısız lığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.

Başını taştan taşa vurmak: Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz kalarak kahırlanmak.”Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu.”

Başını vermek: Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını vermek.”Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?”

Başını yakmak (birinin) : Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak

Başını yemek (birinin): -1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düş mesine yol açmak. -2. Öldürmek, ölümüne yol açmak. -3. bk. Başı nın etini yemek.

Başını yemek: Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak.”Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler.”

Başının artından çıkmak (bir şey, birinin): Kötü bir şey birinin, kur nazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çık mak.

Başının çaresine bakmak: İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.

Başının çaresine bakmak: Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak.”Benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi olacak.”

Başının derdi: (özellikle çocuklar için sitem yollu söylenir) Çok rahat sızlık veren, eziyet eden; baş belası.

Başının derdine düşmek: Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı, üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak.”Adamın bize aldıracağı yok, baksana başının derdine düşmüş.”

Başının etini yemek : Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.

Başının etini yemek: Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.”Tamam kızım, alacağız o oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!”

Başta gitmek : En ileri, en üstün, durumda bulunmak. Baştan aşağı (asağa) (Baştan ayağa); Başından sonuna kadar; bü tünüyle; tepeden tırnağa.

Baştan aşağı: Tamamıyla, hepsi, bütünüyle.”Evi baştan aşağı boyadılar.”

Baştan başa : Bütünüyle, her yönüyle, iyice,.bir uçtan Öbür uca kadar. (Kars. Tepeden tırnağa)

Baştan çıkarmak (birini) : Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğ ru yoldan saptırmak; ayartmak.

Baştan çıkmak: Yasadışı, ahlakdışı yollara sapmak;, kotu insan ol mak.

Baştan kara gitmek: Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu bildiği hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek.”Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin.”

Baştan savma (iş): Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapı lan (iş).

Baştan savma: Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel.”Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık.”

Baştan savmak: bk. Başından savmak.

Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.

Battı balık yan gider: “İşlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun” anlamında kullanılır.”Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider.”

Bayrak açmak: 1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek.”Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar.”

Bayram etmek: Çok sevinmek.”Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti.”

Bel bağlamak (birine, bir şeye): Ona güvenmek, inanmak. Bel bei bakmak : Şaşkın şaşkın bakmak.

Bel bağlamak: Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp arkasından gitmek.”İnsanoğluna bel bağlanılmaz.”

Bel vermek: (Dik şeylerin) dışarıya doğru, (yatay şeylerin de) aşağıya doğru kamburlaşmak.”Yeni ördüğümüz duvar bel verdi.”

Belâ aramak: Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak.”Bırak sövmeyi, belâ mı arıyorsun başına?”

Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak. (Kars. Ca nına susamak, eceline susamak, kanına susamak.)

Belasını bulmak : Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çek mek.

Belâsını bulmak: Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek.”Adam nihayet belâsını buldu.”

Belaya çatmak : Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşı laşmak.

Belâyı satın almak: Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek.”Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim buradan.”

Belge almak : İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzak laştırılmak.

Beli bükülmek : Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek. Beli gelmek : Cinsel İlişki sırasında boşalmak. Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin): O, söz konusu kimsenin

Beli bükülmek: 1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek.”İflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü.”

Belini doğrultmak: İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koy mak.)

Belini doğrultmak: Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak.”Adam kısa zamanda belini doğrulttu.”

Belini kırmak: 1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak.”Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız, artık gerisi kolay olacaktır.”

Belini kırmak: -1. Fena halde dövmek. -2. Hırpalamak, bir şey yapa maz duruma getirmek. -3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, ko laylaştırmak

Belirli belirsiz: Çok az belli olan, zorlukla seçilebilen. Belli başlı: -1. En önemli, başlıca. -2. Belirli. Belli belirsiz: Çok az belli olan, kolayca sezilemeyen. Bel vermek: -1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. -2. (Tavan için)

Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: “Benim söyledik lerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor.” anlamında. Ben diyorum hadımım, o diyor (soruyor) oğul uşaktan neyin var (çoluk çocuktan ne haber?) : “Ben gücüm olmadığını, bu işi yapama yacağımı söylüyorum; o hâlâ benden yardım istiyor, birtakım işler yapmamı umuyor.” anlamında.

Ben hancı, sen yolcu (oldukça): “Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer” ya da “Nasıl olsa yine karşılaşacağız” anlamında kullanılır.”Demek şu küçük paketi götürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da vardır.”

Benden günah gitti (Benden söylemesi) : “Ben görevimi yaptım, ge rekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.’ anla-, mında.

Benden sonra tufan : Kendinden sonrakileri, sonra olacakları düşün meyen kimsenin tutumunun yanlışlığını belirtmek için söylenir. Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun : “Söz konusu kimse, ne rede, hangi mevkide olursa olsun, yeterki benden uzakta bulunsun.” anlamında. Bende (sende, onda) o göz var mı? : “Bunlara inanacak kadar saf

Benim diyen : Kendine çok güvenen (insan).

Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur: Hiçbir sonuca var madan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.

Benlik dâvası: Önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu.”Benlik dâvası güden insanlar bir yere varamazlar.”

Benzi atmak (uçmak) : Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.

Benzi atmak: Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak.”Askerleri karşısında görünce benzi attı.”

Benzi kül gibi olmak : Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.

Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.

Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.

Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.

Bereket versin: 1. “Allah size bol kazanç versin” anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır).”Bereket versin ki ona bir şey olmamış.”

Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.

Beş aşağı beş yukarı: Çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan, ölçüden bir miktar az veya çok olarak.”Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk.”

Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.

Beş beter: Çok kötü.

Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).

Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.

Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.

Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.

Beş parasız : Yoksul, parasız.

Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.

Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.

Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak otur mak.

Bet (i) bereket (i) kalmamak: Bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi.”Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı.”

Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.

Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey İçin söylenir.

Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzün tü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.

Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek.

Betine gitmek: Ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek.”Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti.”

Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.

Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.

Beyaz kömür: Elektrik enerjisi.

Beyaz oy : Kabul oyu.

Beyaz perde : Sinema, sinema sanatı.

Beyaz zehir : Eroin, uyuşturucu madde.

Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.

Beyin göçü: Özellikle azgelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.

Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşün ceyi benimsemeye zorlamak.

Beyin yıkamak: Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek.”Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar.”

Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.

Beylik söz: Etkisi kalmamış, herkesin kullana geldiği söz.”Bırak artık şu beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun.”

Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basamakalıp söz.

Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.

Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duru ma gelmek.

Beyni bulanmak: 1. Sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak.”Adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim bulandı, haydi gidelim buradan.”

Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.

Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşün meyecek duruma gelmek.

Beyninden vurulmuşa dönmek: Umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek, düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak.”Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü.”

Beynine girmek: 1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. Ezberlemek, aklında tutmak.”Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor.”

Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.

Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, 2ahmet, artık dayahılamayacak bir duruma gelmek.

Bıçak kemiğe dayanmak: Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hâl almak.”Bıçak kemiğe dayandı, artık bu yerde duramam.”

Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık). (Kars. Kıl payı.)

Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.

Bıkkınlık vermek (birşey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrar I aya karşı sındakini usandırmak.

Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.

Bıyığı terlemek: Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak.”Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri.”

Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.

Bıyık altından gülmek: Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içinden onunla alay etmek.”Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı.”

Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.

Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.

Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.)

Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan is tediği gibi davranmak.

Bildiğini okumak: Kim ne derse desin, istediği gibi davranmak.”Bildiğini okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak.”

Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.

Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu ka bul etmiş görünme.

Bile bile lâdes: Bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme.”Ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim.”

Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,

Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.

Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; ger çekliğini görmek.

Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.

Bilmezlikten (bitmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.

Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında.

Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek.

Bin dereden su getirmek: Birini kandırmak için dil dökmek, birçok sebep ileri sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek.”O evi almamam için bin dereden su getirdiler.”

Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.

Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.

Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşmak.

Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.

Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.

Bindiği dalı kesmek: Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek.”Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun.”

Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, ken disi için zararlı duruma getirmek.

Bini aşmak : Çok fazla olmak.

Bini bir paraya : Pekçok, bol.

Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” an lamında avutma sözü.

Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kim seyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamın da.

Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.

Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan.

Bir allanın kulu : Herhangi bir kimse.

Bir an : Çok kısa bir süre.

Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.

Bir anlamda : Anlamlarından birine göre.

Bir anlık: Pek kısa bir süre içinde olan.

Bir ara (aralık) : -1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; -2. Eskiden, eski bir zamanda.

Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.

Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.

Bir araya getirmek: -1. Derlemek, toplamak. -2. Birleştirmek.

Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağ lamak.

Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde ora dan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)

Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pekaz şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak.

Bir atımlık barutu olmak (veya kalmak): 1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak.”Bir atımlık barutu kalmış, hâlâ ben yaparım o işi diyor.”

Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).

Bir ayağı çukurda olmak: Çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak.”Dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin artık.”

Bir ayak önce (evvel): Çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak.”Bu iş, bir ayak önce yapılacak bir iştir.”

Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.

Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.

Bir baltaya sap olmak: Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak.”Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti.”

Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak.

Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.

Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırı na kadar.

Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Tanrı’dan başka kimse bilmez.” anlamında.

Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.

Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.

Bir bok olamamak : Her hangi bir iş tutamamak meslek edineme-

Bîr bok yapamamak : Olumlu ya da olumsuz hiçbir şey yapamamak.

Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çık tı.” anlamında.

Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.

Bir çift söz : Birkaç söz.

Bir çuval inciri berbat (bok, murdar) etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak. •

Bir çuval inciri berbat etmek: İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak.”Eline çekici alır almaz çiviye vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı.”

Bir daha:-1.Bir kez daha, ikinci kez.-2.Artık,ondan sonra, hiçbir zaman.

Bir dalda durmamak: Sık sık düşünce, iş ya da tutum değiştirmek.”Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti.”

Bir damla: 1. Çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir).”Bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse.”

Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tu tarsız konuşmak.

Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek

Bir dediği iki olmamak: Her istediği hemen yapılmak, yerine getirilmek.”O, bir dediği iki olsun istemiyordu.”

Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her iste diğini yerine getirmek.

Bir defa (kere) : -1. Olup biten bir durumu anlatan cümlelerde, artık o şeyin geçmiş olduğunu, geri dönülemeyeceğini anlatır. -2. Her şey den önce, ilkönce, hele. -3. Asıl önemlisi, her şeyden önemli olarak.

Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadrar, belli bir noktaya kadar; nispeten.

Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).

Bir deri bir kemik kalmak: Çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak.”Zavallı çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı.”

Bir dikili ağacı olmamak: Malı, mülkü veya evi olmamak.”Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle.”

Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.

Bir dizi: Birçok, bir yığın.

Bir dokun bin ah işit (dinle) (kase-i fağfurdan ): “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anla mında.

Bir don bir gömlek (kalmak, bırakmak) : Yarı çıplak, yoksul bir du rumda (kalmak, bırakmak).

Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.

Bir düziye : Sürekli olarak, aralıksız; bidüziye, biteviye.

Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).

Bir eli yağda, bir eli balda (olmak): Bolluk, varlık, rahat ve huzur içinde olmak.”Bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki?”

Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler).

Bir elle verdiğini öbür elle almak: Bir kimseye yaptığı iyiliği, yararı, başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek.”Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım.”

Bir gömlek aşağı: Bir derece daha düşük.”Sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır.”

Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.

Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.

Bir hal olmak : -1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. -2. Davranışlar, huyu değişmek. -3. Bir.kazaya uğramak, öl mek.

Bir hâl olmak: 1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek, bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak, huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak.”Gecikti, başına bir hâl mi geldi acaba?”

Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.

Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.

Bir hoş : -1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. -2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.

Bir hoşluğu olmak: Rahatsız, neşesiz olmak.”O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum.”

Bir İçim su : Çok güzel (kadın, kız).

Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıf lamak.

Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.’

Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.

Bir kalemde: Birden ve toptan, bir işlem ile.”Bir kalemde öde de kapat şu hesabı.”

Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.

Bir kapıya çıkmak: Aynı sonuca varmak, aynı neticeyi vermek.”Ha sen söylemişsin ha ben, bir kapıya çıkmaz mı?”

Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duy mak.

Bir kaşık suda boğmak: Bir kişiye çok fazla kızmak, elinden gelse öldürecek ölçüde sinirlenmek.”Şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım geliyor!”

Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.

Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.

Bir kere : Aslında, gerçekte.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telâş olmak.”Alevler bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta.”

Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden ya par durumda olmak.

Bir kol çengi: Espirili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.

Bir Köroğlu bir Ayvaz: Bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının yanlarında bulunmaması.”Bir Köroğlu bir Ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok.”

Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız ya şadıklarını belirtmek için söylenir.

Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bîr yere koymak, biriktirmek, saklamak.

Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekil mek.)

Bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak: Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.”Söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından çıkarsa anlamazsın elbet!”

Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söyleni lenlere önöm vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak. (Kars. Kulak asmamak.)

Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.

Bir nalına bir mıhına : bk. Hem nalına, hem mıhma.

Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, re zil etmek; beş (on) paralık etmek.

Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.

Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.

Bir pula satmak: Bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak.”Parayı görünce adam bizi bir pula satıverdi.”

Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yokla mak; punduna getirmek.

Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değiş mek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak.

Bir sıkımlık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.

Bir sözünü iki etmemek: Birinin her istediğini hemen yerine getirmek.”Ah benim tatlı çocuğum, bir sözümü iki etmez, hemen yapıverir.”

Bir sürü : Çok sayıda, pekçok, birçok.

Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi olmak.

Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilir ve istenir durumda olma mak.

Bir şeye benzememek: İşe yarar durumda olmamak, istenilen biçimde bulunmamak.”Bu kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı.”

Bir şeyler (şey) olmak : -1. Huy ve davranışları değişmek. -2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. -3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek.

Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tah tası eksik.

Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.

Bir taşla iki kuş vurmak: Bir davranışla iki veya birden çok yararlı sonuç elde etmek, bir girişimle iki iş yapmak.”Anladım amacını, bir taşla iki kuş vurmak.”

Bîr tek atmak : Bir kadeh içki içmek.

Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.

Bir toh : Çok, çok miktarda.

Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.

Bir tuhaf,: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).

Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.

Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.

Bir tutmak: Eşit görmek, eşit saymak, farklı muamelede bulunmamak.”Öğretmen, sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır.”

Bir türlü : -1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. -2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. -3. Bir başka çeşitten.

Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir za manlar.

Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evlj olmak, hayatını ev li olarak sürdürmek.

Bir yastığa baş koymak: Evli bulunmak, acı ve tatlı günlerde birbirini desteklemiş olmak.”Biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk, nasıl unuturum onu?”

Bir yastıkta kocamak: Karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek.”Bir yastıkta kocarsınız inşallah.”

Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.

Bir yaşına daha girmek: Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak.”Aman yarabbi, onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim.”

Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.

Bir yığın : Birçok, pekçok, çok miktarda.

Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, İmkânı bulmak.

Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.

Bir bardak suda fırtına koparmak: Çok basit, küçük, önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek.”Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!”

Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.

Birbirine düşmek: Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak.”Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler.”

Birbirine girmek: 1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak, saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması.”Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi.”

Birbirine girmek: -1. Kavga etmek. -2. Heyecanla oraya buraya koşuş mak.

Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.

Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.

Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürün ler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.

Bire bin katmak: Olduğundan çok göstermek, abartmak.”Bire bin katarak anlatmaya bayılır.”

Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).

Bire bir gelmek: Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek.”Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi.”

Bit yeniği: Kuşkulu bir nokta, işin gizli kalmış, kötü ve aksak yönü.”Bir bit yeniği var gibime geliyor bu işte, haydi hayırlısı.”

Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.

Bize de mi lolo!: “Senin ne mal olduğunu biliyoruz, bize yutturamazsın ya; seni yeterince tanıyoruz, herkesi aldatabilirsin ama bizi asla” anlamında kullanılır.

Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşalt mak.

Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.

Boğaz boğaza gelmek: Zorlu bir kavgaya tutuşmak, ya da kavga edecek hâle gelmek.”Senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik.”

Boğaz derdi: 1. Yemek pişirme, hazırlama sıkıntıları. 2. Geçim için uğraşma, kazanç sağlama kaygısı.”Boğaz derdi, bence dertlerin en büyüğüdür.”

Boğaz kavgası: Yaşamak için, geçinebilmek için yapılan didinme, uğraş.”Hemen bütün insanlar boğaz kavgasının içinde kaybolmuş durumdalar.”

Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.

Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duy mak; damağı kurumak.

Boğazı kurumak: Çok susamak, çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz olmak.”Boğazım kurudu, bir şeyler içelim de öyle gidelim.”

Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.

Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.

Boğazına dizilmek: Bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek, isteksiz ve zorla yemek.”Annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor.”

Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.

Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.

Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.

Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağı na sarılmak.

Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yap mak; gırtlağından kesmek.

Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak

Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal sat mak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.

Boğuntuya getirmek: Birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek.

Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.

Bohçasını koltuğuna vermek: İşine son vermek, kovmak, başından defetmek.”Hiç sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu.”

Bok atmak (bulaştırmak, sürmek) (bir şeye, birine) : Ona iftira etmek (Kars. Kara çalmak.)

Bok etmek (bir şeyi*) : Onu bozmak, berbat etmek.

Bok yemek düşer (birine) : “O küstahlık etmesin, bu işe karışmasın.” anlamında.

Bok yemenin Arapçası: Densizliğin, küstahlığın en büyüğü.

Bok yoluna gitmek : Bir hiç uğruna yaşamını yitirmek. Bol keseden : Ölçüsüz olarak.

Bokluğu çıkmak: Bozuk, kötü, kirli yönü ortaya çıkmak.

Bokluk etmek : Kötü davranmak, bir işi kötü duruma getirmek.

Boku bokuna : Bir hiç uğruna; boşu boşuna, yok yere.

Bokun soyu : Kızılan, nefret edilen (kimse ya da şey).

Bokunda boncuk bulmak : Birine layık olmadığı değeri ve önemi ver mek.

Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.

Bol keseden: Ölçüsüz, çok fazla, bol bol.”Bol keseden atıp tutmaya bayılır bizim çocuk.”

Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek. Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek ;* Borçlanmak.

Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir gö rev olarak kabul etmek.

Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir du ruma gelmek.

Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.

Borç harç: Borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak).”Borç harç nihayet yaptırdık evin çatısını.”

Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.

Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.

Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.

Borusu ötmek: Sözü geçer olmak, dinlenilir olmak.”Bizim sokakta Hasan amcanın borusu öter.”

Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gide cek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak.

Borusunu çalmak: Çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek.”O, yıllardan beri Tophane kabadayılarının borusunu çalar.”

Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.

Bostan korkuluğu: 1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. Kendisinden beklenileni yapmayan, ya da kendisinden çekinilmeyen, göstermelik kimse.”Müdür tam bir bostan korkuluğu, memurlar ne iş yapıyor ne güç.”

Boş atıp dolu tutmak (vurmak): -1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. -2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen söz ger çek çıkmak.

Boş atıp dolu tutmak: Umutsuz olarak girişilen bir iş, iyi sonuç vermek; doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak.”Hayatımızın boş atıp dolu tutmak diye bir ilkesi olamaz.”

Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.

Boş bulunmak: 1. Dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. Söylenmemesi gereken, sakıncalı bir sözü, işin sonunu düşünmeden söyleyivermek.”Boş bulunup da sakın söz verme, biliyorsun onlara gitmemiz mümkün değil.”

Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.

Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.

Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz, aylak, boş gezip dolaşan kimse.”Adam boş gezenin boş kalfası, bir de işsizlikten yakınıyor.”

Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.

Boş vermek: Önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz davranmak.”Boş ver, bu hayat böyle gelmiş, böyle gider.”

Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.

Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.

Boşa çıkmak: Umulan gerçekleşmemek, sonuç vermemek, elde edilememek.”Bütün emeklerimiz boşa çıktı desenize.”

Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.

Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.

Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.

Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş ye re.

Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.

Boy atmak: Boyu uzamak, gelişmek, boylanmak.”Çok çabuk boy attı sizin çocuk; maşallah, delikanlı gibi olmuş.”

Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.

Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.

Boy göstermek: 1. Görünmek, belirmek. 2. Gösteriş yapmak.”Onun gelip gitmesinin ardından olaylar boy gösterdi.”

Boy Ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göster mek için onunla yarışmak.

Boy ölçüşmek: Yarışmak, değer yarışına girmek.”Benimle boy ölçüşecek adam daha anasından doğmadı.”

Boy pos : bk. Boy bos.

Boy vermek: -1. {İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. -2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.

Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar ko-x lay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyaa vardır.” anlamında.

Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).

Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.

Boynu bükük : -1. Acınacak, zavallı kimse İçin söylenir. -2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.

Boynu bükük: Yardım bekleyen; acınacak, kimsesiz, güçsüz, öksüz durumda olan.”Nerede bir boynu bükük görsem içim yanar.”

Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.

Boynu eğri: Herhangi bir nedenle, kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya borçlu sayan.”O adamdan borç para aldığı için boynu eğri, bu yüzden yaptığı kötülüklere ses çıkaramıyor.”

Boynu kıldan ince olmak: Adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı olmak.”Gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir.”

Boynu kopsun (boynu altında kalsın) : “Ölsün, gebersin” anlamında beddua.

Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.

Boynunu bükmek : Kendisine aandirıa davranışta bulunmak.,

Boynunu vurmak: Başını keserek öldürmek.”Boynunun vurulmasına ramak kala hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki”

Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.

Boynunun borcu: Yapılması gerekli olan ödev.”Seni sevindirmek boynumun borcu oldu artık.”

Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek ister ken elindekini de yitirmek.

Boynuz takmak (dikmek) (birine) : Kadın başka bir erkekle ilişki kurarak kocasını aldatmak.

Boyu (boyu boşu) devrilsin : “ölsün.” anlamında beddua.

Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.

Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul et mek.

Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.

Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.

Boyunduruk altına girmek: Başkasının egemenliği altına girmek, tutsak olmak, emir ve baskı altında yaşamak.”Türk milleti için boyunduruk altına girmek, ölüm demektir.”

Boyunun ölçüsünü almak: 1. İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini anlamak. 2. Biri tarafından haddi bildirilmek. 3. Beklediği yakınlığı görememek.”Boynunun ölçüsünü aldı, böyle bir işe bir daha giremez.”

Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp bece riksizliğini ya da yetersizliğini anlamak.

Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaş mada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.

Bozuk çalmak: Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak, sinirli davranışlarda bulunmak.”Biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor.”

Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.

Bozuk düzen: 1. Düzensiz, düzeni bozuk olan. 2. Toplumun yönetiminde uygulanan yanlış kurallar dizgesi.”Bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış biçimi kurtaracak milleti, onu öğrenmeye çalışıyorum.”

Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indir mek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.

Bozum etmek: Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak, mahcup etmek.”Adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar, ona karşı dikkatli ol.”

Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek (Kars. Küçük düşmek.)

Bozum olmak: Bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak, utanacak duruma düşmek.”Onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim zaman amma da bozum oldu kadın.”

Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.

Bozuntuya vermemek: Hataya düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında farketmemiş gibi davranmak, oralı olmamak.”Hiç bozuntuya vermeden misafirlere hoş geldin demeye devam etti.”

Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.

Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.

Bu gözle : Bu anlayışla.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.

Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu: Bir ilke benimsediği hâlde, benimsediği bu ilkenin tersine davranışlarda bulunanlar için söylenir.

Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.

Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.

Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla

Bugün yarın : Bir iki gün İçinde.

Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.

Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.

Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.

Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.

Bulanık suda balık avlamak: Karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını sağlamak.”Bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş.”

Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getir mek, midesini bulandırmak.

Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu İste mek.

Buldukça bunamak: Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha iyisini istemek.”Buldukça bunuyorsun, milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?”

Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.

Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı! mı? : ‘Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir.

Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.

Bulut gibi: -1. (Sinek vb için) Yoğun. -2. Aşın ölçüde (sarhoş).

Buluttan nem kapmak : En küçük bir, şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.

Buluttan nem kapmak: Çok alıngan olmak, en küçük şeylerden bile alınmak.”Seninle konuşmak imkânsız, buluttan nem kapıyorsun çünkü.”

Bunda bir iş var: “Bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması, anlaşılamayan bir sebebin aranması” durumunu anlatmak için kullanılır.”Polis, bunda bir iş var diyerek olayın üzerine tekrar gitti.”

Bundan böyle : Bundan sonra.

Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi, en iyisi olamaz” anlamında kullanılır.”Bundan iyisi can sağlığı, haydi oturun bakalım sofraya.”

Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.1 anlamında.

Bununla birlikte (beraber): -1. Buna bağlı olarak. -2. Şu da var ki, ay rıca.

Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere al madan atlatmak.

Burnu bile kanamamak: Tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak.”On takla atan arabadan, burnu bile kanamadan çıktı, şaşılacak şey doğrusu.”

Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.

Burnu büyümek: Kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek.”Adam milletvekili seçilir seçilmez bizimle konuşmaz oldu, burnu büyüdü birden.”

Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.

Burnu havada (olmak): Kendini çok beğenmiş, kibirli (olmak).”Burnu havada gezenlerden hiç hoşlanmam.”

Burnu Kaf dağında (olmak): Çok fazla kibirli, herkese yukarıdan bakar (olmak).”İyi ki bir araba aldı, burnu Kaf dağında bir adam olup çıktı.”

Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, zorunluklan öğ renmek bunlardan ders almak.

Burnu sürtülmek: Ilımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek, sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek.”Onun da burnunun sürtülmesine az kaldı, kısa zamanda dik başlılığı bırakacak.”

Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söyle nir.

Burnuna barut kokusu gelmek : bk. Barut kokusu gelmek.

Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.

Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek.

Burnundan (fitil fitil) gelmek: Hoş bir durum, elde ettiği güzel bir şey, sonra gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak.”Yediğimiz yemeği burnumuzdan getirmek mi istiyorsun? Sus artık!”

Burnundan düşen bin parça (olmak): Suratı çok asık (olmak).”Ne olmuş bir cam kırılmışsa, iki gündür burnundan düşen bin parça.”

Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman et mek; ağzından burnundan getirmek.

Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huy suz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.

Burnundan kıl aldırmamak: Oldukça huysuz olmak, kendisine hiç söz söyletmemek, kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak, en küçük yergiye tahammül göstermemek.”Amma da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene, nasıl konuşacağız seninle?”

Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Burnundan solumak: İşi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek, çok öfkelenmiş olmak.”Adam burnundan soluyor, sakın üstüne gitme, yoksa konuştuğuna pişman olursun.”

Burnunu çekmek: 1. Nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına, geri çekmek. 2. Yoksun kalmak, umduğunu bulamamak, istediğini elde edememek, gayesine ulaşamamak.”Müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti.”

Burnunu kırmak : Kİrbirii bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyükle-nemez duruma getirmek.

Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.

Burnunu sokmak: Üzerine vazife olmadığı, gerekmediği hâlde her işe karışmak.”Sen de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!”

Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak.

Burnunun dikine gitmek: Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.”Burnunun dikine gidersen, işte böyle eline yüzüne bulaştırırsın işi.”

Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak

Burnunun direği sızlamak: 1. Çok acı duymak (maddî). 2. Çok üzülmek.”Soğuktan burnumun direği sızladı.”

Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.

Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.

Burnunun ucunu görmemek: 1. İleriyi görememek, meydana geleceği açık olanı görememek. 2. Çok sarhoş olmak. 3. Çok dikkatsiz ve dalgın olmak.”Sen ki burnunun ucunu göremeyen bir adamsın, seninle nasıl iş yapabilirim ben.”

Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak (Kars. Yüz yüze gelmek.)

Burun buruna gelmek: 1. Ansızın karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. 2. Birbirine çok yaklaşmak, birine çok sokulmak.”Kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna geldim.”

Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.

Burun kıvırmak: Önem ve değer vermemek, küçümsemek, beğenmemek.”Önüne konan yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı.”

Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.

Buyur etmek: Misafiri karşılayarak içeri almak, “buyurun” diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak.”Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti.”

Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlımanda.

Buyurun cenaze namazına: Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için “ne yazık ki” anlamında kullanılır.”Şunun yaptığına bakın, buyurun cenaze namazına!”

Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.

Buz kesilmek: 1. Çok üşümek, donmak. 2. Buz gibi soğumak, buz durumuna gelmek. 3. Endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak.”Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi.”

Buz kesmek: -1. Çok üşümek. -2. Hava çok soğumak.

Buz tutmak: Üstünde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak.”Göl buz tuttu.”

Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.

Buz üstüne yazı yazmak: 1. Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2. Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak.”Evet çocuklar, beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!”

Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileri ki bir tari he bırakmak. (Kars. Askıya almak.)

Buzlar çözülmek: 1. Buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması. 2. Kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması.”İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi.”

Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).

Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, herşeyi soy lemek.

Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.

Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.

Büyük (söz) söylemek: Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek.”Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme.”

Büyük apdest : İnsan dışkısı, kaka.

Büyük aptesi gelmek : Kaka (dışkı) yapmak gereksinmesi duymak.

Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.

Büyük oynamak : -1. Büyük para ile kumar oynamak. -2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.

Büyük oynamak: 1. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. Çok fazla para koyarak kumar oynamak.”Büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım.”

Büyük sözüme tövbe!: Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü duruma düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme.”Ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!”

Büyüklük göstermek: Elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi davranmak.”İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış.”

Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benze yen çocuk için söylenir.

Büyümüş de küçülmüş: Davranışları, konuşması yaşının üstünde olan, büyükler gibi hareketler yapan çocuk.”Aman yarabbim, şunun söylediği sözlere bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!”

DEYİMLER

deyimler-1

Deyimler Sözlüğü
A BCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ



Yorum yapılmamış

Bir Yorum Yazmak İster misiniz?