Başka Zihinler Sorunu Nedir? Felsefede Başka Zihinler Sorunun Açıklaması

0
Advertisement

Felsefede Başka Zihinler Sorunu nedir? Başka Zihinlerin varlığı Sorunu açıklaması, bu konudaki filozofların fikirler, özellikleri, hakkında bilgi.

İnsan Felsefesi

Başka Zihinler Sorunu Nedir?

Başka zihinlerin varlığı sorunu, felsefede, kişinin kendisi dışında başkalarının da düşünebilen ve duyumsayabilen zihinleri olduğu inancının doğrulanıp doğrulanamayacağı sorunudur. Bu sorun, yalnız İngiliz felsefe geleneği içinde değil, aynı zamanda bu geleneğin karşı olduğu varoluşçular arasında da tartışılmıştır. 20. yüzyılda mantık ile bilgi ve zihin felsefesi alanlarında da tartışma konusu olmuştur. Başka zihinlerin var olduğuna ilişkin inancın geleneksel felsefi doğrulanması analojiye dayanır. 19. yüzyılın deneyci düşünürlerinden John Stuart Mill bunu, birinci tekil kişi ağzından inandırıcı bir biçimde ifade etmiştir. “Bedenim ve dışsal davranışlarım açık bir biçimde başkalarının bedenlerine ve davranışlarına benzediği için, analoji yoluyla, başkalarının da benim gibi duyguları bulunduğunu, beden ve davranışlarıyla birer otomat olmadıklarını kanıtlayabilirim.”

Çeşitli biçimleri hâlâ bazı düşünürlerce savunulmakla birlikte, bu görüş 1940’lardan sonra eleştirilere hedef olmuştur. Ludwig Wittgenstein’ın ABD’li izleyicisi Norman Malcolm, analojiye dayanan kanıtlamanın gereksiz ya da sonucunun bunu kullanacak kişi için anlaşılmaz olduğunu ileri sürer. Çünkü “insanın düşünceleri ve duygulan vardır” sonucunun anlamını bilmek için, “ben”in herhangi bir kimsenin düşünceleri ve duyguları olduğunu doğru ya da yanlış olarak belirtmenin hangi ölçütlere dayandığını bilmesi gerekir; bu ölçütler bilinince de analojiye dayalı kanıt gereksiz olur. Analojiye dayanan kanıtlamayı savunanlara göre ise, bunu doğrulayan, bedenlerin benzerliğinin ya da dışsal davranışların gözlemlenmesinden çok, ortak bir dile başvurulmasıdır. Çünkü “ben” ve başkaları, duyguları aynı biçimde tanımlar ve birbirlerini az çok anlarlar.

Ludwig Wittgenstein

Bir başka eleştiri de, bu kanıtlamanın, duyguların iç gözlemle bilindiği varsayımına dayanmasından kaynaklanır. Wittgenstein’ın izleyicileri bu varsayıma, kişinin kendi duyumlarını tanımlamasına yarayan bir “özel dil”e yol açacağı gerekçesiyle karşı çıkarlar. Wittgenstein böyle bir olasılığı çeşitli nedenlerle reddeder. Bu filozoflara göre, başkaları ile ortak bir deneyimden geçip bu tür duygulan uygun bir dille tanımlamayı öğreninceye değin, “ben” kendi duygularını bilmeyecektir. Başka bazı filozoflar ise bundan, “A’nın dişi ağrıyor” dediğinde insan nasıl yanılabilir. O halde “benim dişim ağrıyor” dediğinde de yanılabileceği sonucunun çıkabileceğini ileri sürerler. Bu sav, duyumlarla ilgili geniş zamanlı birinci tekil kişi ifadelerin yalnız ve yalnız doğru olabileceğini, yani “düzeltilemeyeceğini” düşünen pek çok filozof için kabul edilebilir değildir.

Advertisement

Bu tür ifadelerin olguları dile getiren ifadeler ve acı çığlıkları gibi sözlü olmayan birinci tekil kişi ifadeleriyle ilişkisi, mantık bakımından güçlükler doğurur. Başka zihinler sorununa davranışçı yaklaşımla eğilen filozoflar, “içsel” durumların varlığını, yani çeşitli duygularla ilişkisi kurulan dışsal davranışların ötesindeki her şeyi reddederler. Bu filozoflar, genel olarak davranışçılığa özgü sorunlarda olduğu gibi, kişinin kendi duyumları ile ilgili ifadeleri çözümlemede de zorlukla karşılaşırlar. Başka zihinler sorununa varoluşçu yaklaşımın bir örneği, Jean Paul Sartre’ın L’Etre et le néant (1943; Varlık ve Hiçlik) adlı yapıtında yer alan uzun bölümdür.


Bir Yorum Yazmak İster misiniz?