Bremen Mızıkacıları Masalı

0

Grimm Kardeşler’in Bremen Mızıkacıları masalının özeti. Bremen Mızıkacıları hikayesi, Grimm Kardeşler masalları.

bremen-mizikacilariBremen Mızıkacıları

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir adamın bir eşeği varmış. Sırtına vurulan çuvalları yıllar yılı bıkıp usanmadan değirmene götürüp getirmiş, ama derken elden ayaktan düşüp her gün biraz daha iş göremez duruma gelmiş. Bunu gören sahibi, şunun yemini suyunu keseyim de ne hali varsa görsün, diye içinden geçirmiş, ama eşek kendisi hakkında sahibinin hiç de iyi şeyler düşünmediğini sezmiş, evden kaçıp yollara düşmüş. Bremen’e gider, orada şehir bandosuna yazılırım, diye tasarlıyormuş kafasında. Biraz yürüdükten sonra bir av köpeğiyle karşılaşmış. Köpek yolun kenarında uzanmış yatıyor, koşmaktan canı çıkmış gibi dili bir karış dışarda soluyup duruyormuş. “Bu halin ne hav hav kardeş?” diye sormuş eşek. “Sorma,” diye cevap vermiş köpek de, “kocadım artık, her geçen gün gücüm kuvvetim biraz daha azalıyor, avda eskisi gibi sıçrayıp zıpla-yamıyorum. Bunu gören efendim beni döve döve öldürmeye kalktı, ben de kurtuluşu kaçmakta buldum. Buldum ama, şimdi ne yiyip ne içeceğim, bilmem?” Bunun üzerine şöyle cevap vermiş eşek: “Bak ne diyeceğim! Ben Bremen’e gidiyorum, şehir bandosuna yazılıp mızıkacı olacağım. Sen de benimle gel, bandoya yazıl. Ben zurna çalarım, sen de davul. Ne dersin?” Köpek bu öneriyi sevinçle karşılayıp peki demiş. Eşeğin yanına katılmış, birlikte yola koyulmuşlar.

Aradan çok geçmemiş, yolun kenarında bir kedi görmüşler, suratı iki karışmış, dünya yıkılmış da altında kalmış sanki. “Bu ne surat böyle, miyav kardeş? Bir şeye mi sıkıldın yoksa?” diye sormuş eşek. Kedi de: “Seni de boğmaya kalksınlar, bak bakalım gülecek halin kalır mı?” diye cevap vermiş. “Senin anlayacağın yaşlanıyorum, dişlerim eski keskinliğini yitiriyor, fare avlamaya boş verip soba dibinde mır mır uyukluyorum hep. Bunu gören sahibim olacak hanımefendi de beni ensemden tuttu, suya batırıp boğmaya kalktı. Elinden kaçıp kurtuldum kurtulmaya ama, ne çare, gidecek yerim olmadıktan sonra.” Bunun üzerine: “Bak ne diyeceğim,” demiş eşek. “Biz Bremen’e gidiyoruz, sen de bizimle gel. Nasıl olsa gece müziğinden anlarsın, Bremen’de şehir bandosuna yazılırsın, olur biter.” Kedinin de bu öneriye aklı yatıp peki demiş. Eşekle köpeğin yanına katılmış, birlikte yola devam etmişler.


Derken üç kaçak, bir bahçenin önünden geçiyorlarmış; bakmışlar ki kapının üzerinde bir horoz, vargücüyle acı acı ötüyor. Bunu görünce: “Amma da ötüyorsun, horoz kardeş? İnsanın yüreği paralanıyor seni duyunca. Derdin ne bakayım?” diye sormuş eşek. Horoz da: “Yarın Meryem Ana günü, yavrusu İsa’nın gömleğini yıkamış da kurutacak Meıyem Ana, ben de yarın havanın güzel olacağını müjdeliyorum. Neylersin ki yarın pazar, eve konuklar gelecek, benim sahibim olacak hanımefendide insaf arama; aşçıya: ‘Şunu kes de bir güzel çorbasını içelim yarın!’ dediğini kendi kulağımla işittim. Geceleyin gelip kafamı koparacaklar. Ben de henüz ötebilirken gücüm yettiği kadar ötüyorum anlayacağın,” diye cevap vermiş. Bunun üzerine: “Onun kolayı var, kırmızı ibik,” demiş eşek. “Biz Bremen’e gidiyoruz, sen de bizimle gel en iyisi! Nasıl olsa ölümden beteri yok. Sesin harikulade. Hep beraber çalıp söyler, keyfimize bakarız.” Horoz öneriyi pek beğenmiş, eşekle köpeğin ve kedinin yanına katılmış; dördü birlikte yolu tutmuşlar.

Gelgelelim, bir günde Bremen’e varamamışlar da akşam bir ormana girmiş, burada geceleyelim, demişler. Eşekle köpek bir ağacın altına uzanmış, kediyle horoz da ağacın dallarına tırmanmışlar, hele horoz ağacın tepesine kadar çıkmış. Uyumadan bir kez daha başını çevirip dört bir yana göz gezdirmiş, derken uzakta nokta halinde bir ışık seçer gibi olmuş, hemen arkadaşlarına seslenmiş yukarIdan: “Yakında bir ev var galiba,” demiş, “bir ışık görünüyor”. Eşek de:

“Öyleyse kalkıp oraya gidelim, burası yatılıp uyunacak gibi değil,” demiş. Köpek: “Doğrusu şöyle etli birkaç kemik parçasını benim de içim çekmedi değil,” diye söze karışmış.

Lafı uzatmayalım, kalkıp hep birlikte ışığa doğru yola koyulmuşlar. Onlar yaklaştıkça ışık daha bir parlaklık kazanmış, onlar yakına geldikçe ışık büyümüş, sonunda kendilerini gündüz gibi aydınlık bir haydut yuvasının önünde bulmuşlar. Aralarında en irileri olan eşek, pencereye yaklaşıp içeriye bir göz gezdirmiş. “Ne görüyorsun bakalım, uzun kulak?” diye sormuş horoz. Eşek de: “Ne mi görüyorum? Kurulu bir sofra, üzerinde nefis yiyecekler ve içecekler; haydutlar da sofranın başına kurulmuş, afiyetle tıkmıyorlar,” diye cevap vermiş. “Tam da bize göre,” demiş horoz. Eşek: “Bize göre de, biz dışarda olmasak,” diye söylenmiş. Derken baş başa verip ne yapıp etsek de şu haydutları evden dışarı atsak? diye düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir çare gelmiş akıllarına. Eşek arka ayaklarının üzerinde dikilip ön ayaklarını pencereye dayamış, köpek de sıçrayıp eşeğin sırtına çıkmış, kedi köpeğin üzerine tırmanmış, horoz da havalandığı gibi kedinin tepesine konmuş. Bu iş biter bitmez, hepsi birden başlamış kendi bildikleri gibi çalıp söylemeye. Eşek anırmış, köpek havlamış, kedi miyavlamış, horoz da ötmüş. Sonra paldır küldür pencereden odaya doluşmuşlar, camlar şangır şungur yere inmiş. Bu korkunç gürültü patırtı üzerine haydutlar neye uğradıklarını şaşırarak yerlerinden fırlamışlar, içeriye bir hortlak girdi sanıp yürekleri ağızlarına gelmiş, kaçıp soluğu ormanda almışlar. Haydutlar gidince dört kafadar sofraya kurulmuş, kalan yemek artıklarıyla bir güzel karınlarını doyurmuş, sanki ilerde haftalarca aç kalıp ağızlarına bir şey koymayacaklarmış gibi her şeyi silip süpürmüşler.

Dört Bremen mızıkacısı yemeklerini yedikten sonra ışığı söndürmüş, herkes uyumak için kendine göre bir yer seçmiş. Eşek, gübre yığınına uzanmış; köpek kapının arkasına, kedi sobanın yanıbaşına kıvrılıp yatmış. Horoza gelince, o da çatının tepesindeki horoz tüneğine çıkıp tünemiş. Teptikleri uzun yoldan yorgun düştükleri için çok geçmeden uyuyakalmışlar.


Derken vakit gece yarısını geçmiş; haydutlar uzaktan bakmışlar, evde ışık falan yanmıyor aıtık; hiç ses seda da işitemeyince, elebaşıları: “Böyle korkup kaçacak ne vardı sanki!” demiş. Adamlarından birini yollayarak: “Git de şu evi bir kolaçan et bakalım!” demiş. Yolladığı adam da gidip bakmış ki evde çıt yok. Mutfağa girip ışık yakacak olmuş; ama kedinin çakmak çakmak gözlerini yanan iki kömür parçası sanmış, kibriti bu gözlere uzatıp yakmak istemiş. Kedi hiç şakaya gelir mi? Pııh yapıp haydutun üzerine atladığı gibi yüzünü gözünü tırmık içinde bırakmış. Adamın da korkudan yüreği ağzına gelmiş, hemen tabanları kaldırıp arka kapıdan kaçmaya davranmış. Ama kapının arkasında kıvrılmış yatan köpek, sıçradığı gibi dişlerini geçirmiş ayağına. Adam köpekten kurtulmuş da gübre yığınının yanından geçiyormuş, bu kez eşek okkalı bir tekme yapıştırmaz mı! Derken gürültüye uyanan horoz, tünediği yerden “Üürü ülı üüüü! diye ötmeye başlamaz mı!

Bunun üzerine haydut, var gücüyle koşup arkadaşlarının yanına gelmiş. “Sormayın,” demiş. “Eve korkunç bir cadı girip yerleşmiş. Berti görünce nefesini yüzüme üfledi, uzun uzun tırnaklarıyla suratımı tırmık içinde bıraktı. Kapının önünde de bıçaklı bir adam dikiliyordu, bıçağını bacağıma saplayıverdi. Avluda ise kapkara bir canavarla karşılaştım, tahtadan bir topuzla üzerime saldırdı. Çatıda da yargıç oturmuştu: ‘Getirin bana şu herifi!’ diye yukardan seslendi. Ben de çareyi kaçmakta buldum.” Haydutlar bunu işitince artık eve dönmeyi göze alamamışlar. Ama ev Bremenli dört mızıkacı kafadarın bir hoşuna gitmiş, bir hoşuna gitmiş ki, artık oradan çıkıp da başka yere gitmek istememişler.



Bir Yorum Yazmak İster misiniz?