Din Laiklik ve Atatürk – Sosyoloji

0

Din ve laiklik arasındaki ilişki nedir? Atatürk’ün din ve laiklik anlayışı, sosyolojide din laiklik ve Atatürk hakkında bilgi.

Din Laiklik ve Atatürk

Laik sözcüğü, Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Eski çağlarda bu sözcük, “rahipler sınıfına üye olmayan” anlamına geliyordu. Zamanla sözcük, daha geniş ve farklı bir anlamda kullanılmaya başlandı. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve bireye inanç özgürlüğünün tanınmasıdır.



Laiklik, Orta Çağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını; uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan uygar bir yaşam biçimidir. Egemenliğe, demokrasiyle özgürlüğe ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılımdır. Siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik ve özgür düşünce olanakları veren, bu yolla siyaset-vicdan ayrımını gerekli kılarak vicdan ve inanç özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşüncenin egemen olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme de dinseldir. Laik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece, siyasal yaşamın kaynağı bilim ve hukuk olur. Düşünce ve inanç alanlarının ayrılması dinin kutsallığına en uygun durumdur. Dünya işlerinin hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi ilkesi, Batı demokrasilerinin de dayandığı temellerden birisidir.

Modern devlet, değişik din ve mezheplere inananlara, bunlara ait kuruluşlara ya: pısı içinde yer vermekte, bireyler arasında inançlarına göre ayırım gözetmemektedir. Herkes dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, yasalarla tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğü sınırları içinde serbesttir.

Din ve vicdan özgürlüğü çok önemlidir. Çünkü, laiklikle dogmatik değerlerin yerine akılcı ve insancıl değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik din ve mezheplere inananlar, bu ayrımlara karşın birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece bölünmeler durmuş, iç barış sağlanmış, yurttaşlar ulus bilinciyle bir araya gelmişlerdir.

1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirigesi’nde laiklik ilkesi şöyle dile getirilmiştir: “Din ve Tanrı’ya borçlu olduğumuz görev ve bunun yerine getirilme şekli, güç veya şiddetle değil, akıl ve kanaatla yönlendirilebilir. Herkes eşit bir biçimde, vicdanının emrettiği gibi, dininin gereğini yapma özgürlüğüne sahiptir.”

1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de laiklik hakkında şöyle bir kayıt vardır: “Hiç kimse hatta dinsel bile olsa, beslediği düşünceden dolayı rahatsız edilemez. Yeter ki bu düşüncelerin açıklanması kanunla kurulmuş olan kamu düzenini bozmasın.”


Laiklik, toplumdaki bütün kurumların dinin etkisinden kurtulup bağımsız hâle gelmesi ve dinin toplumsal bir kurum olarak kendi sınırlarını çizmesidir. Toplumların gelişmesiyle din kuralları, toplum ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelmiştir. Bu nedenle, hukuk, ekonomi, sanat, bilim gibi kurumlar ortaya çıkmıştır.

Din, milletlerin tarihinde önemli bir yer tutar. İslam dini de Türk milletinin tarihinde önemli bir yer tutmuştur. Bugünkü Türk devletinin oluşmasında; dil, ortak tarih, üzerinde yaşadığımız vatan, ortak acı ve sevinçler, paylaşılan amaç ve ilkeler gibi, İslam dini de önemli rol oynamıştır.

İlerleyebilmek ve çağdaş bir toplum olabilmek için devlet yapısını, yönetim ilke ve kurallarını, eğitimi, çağdaş bilimin ve aklın gereklerine göre düzenlemek gerekir. Bunun için de laiklik demokrasinin, uygarlığın, sosyal ve ekonomik gelişmişliğin olmazsa olmaz koşullarından biridir.

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet otoritesi bir kişide birleşiyordu. Ayrıca, hukuksal düzenleme genel olarak din kurallarına göre yapılıyordu. Çağdaşlaşmak isteyen bir ülkede hukukun, eğitimin din kurallarından ayrılması yani laik olması gerekliydi. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik bir devlettir. Ancak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırma çok güç fakat zorunluydu. Bunu, Atatürk ve onun önderliğinde Türk milleti başarmıştır.

Atatürk, din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunuyordu. Bu düşüncesini şu şekilde dile getirmişti: “Osmanlı İmparatorluğu Türk tarihinde din ve devlet işlerini birbirine karıştırma hatasının son kurbanıdır. Sözlerimi açıklayayım. Ben, dinin insan ruhu için bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. Şahsen ben de inanan bir Müslümanım. Fakat şunu da açık olarak söyleyeceğim. Din, ne zaman devlet ve dünya işlerine karışmışsa millet için bir felaket olmuştur. “

Atatürk’e göre, din bir vicdan işidir. Herkes vicdanının emrine uymakta özgürdür. Dine ve düşünceye saygı gösterilmelidir. Fakat din işlerini millet ve devlet işlerine karıştırmamak gerekir.

Atatürk, her zaman iki noktayı vurgulamıştır. Bunlardan birincisi, din ve dünya işlerinin ayrılması gerektiğidir. Devlet, dinin kural ve ilkelerinin dünya işlerine karıştırılmasına izin vermemelidir. Din kuralları, devletin ve halkın “hizmet ve görevlerinden, çıkarlarından, bunları düzenleyen kural ve yargılardan” ayrı tutulmalıdır.

Atatürk’ün önemle üzerinde durduğu ikinci nokta, devletin tüm yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alması zorunluluğudur. Böylece, tüm yurttaşlar, istedikleri dini seçmekte ve ibadet konusunda özgür olacaklardır.

Atatürk’e göre ilerleyebilmek için devlet yapısının, hukuk kurallarının ve eğitimin çağdaş bilimin ve aklın gereklerine göre düzenlenmesi gerekir. Bu nedenle, laik devlet vazgeçilmez bir zorunluluktur. Çağdaşlaşma, her şeyden önce çağdaş ve bilime dayalı bir uygarlığı gerçekleştirmektir. Bunun yolu da laik devletten geçer.


Yeni Türkiye devleti kurulduktan sonra, birbiri arkasından kabul edilen birçok yasayla devlet ve hukuk düzeni laikleşmiştir.

1 Kasım 1922’de saltanat, 3 Mart 1924’te hilafet kaldırılmış, 8 Nisan 1924’te Şer’îye Mahkemeleri kapatılmıştır. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kaldırılmış, 10 Nisan 1928’de anayasadan dinle ilgili maddeler çıkartılmış ve 5 Şubat 1937’de laiklik ilkesi ilk kez anayasada yer almıştır.

Ülkemizde laikleşmenin bir başka önemli boyutunu da hukuk alanında gerçekleştirilen köklü değişiklikler oluşturdu. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği yeni yasalarla (Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu vb.) hukuk, laik temellere oturtuldu. 1924’de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu doğrultusunda laiklik temelinde bir eğitim politikasının izlenmesine başlandı.

Anayasamızın 24. maddesine göre, “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmamak şartıyla, “… ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”

Yine anayasamızda, “Laik bir devlette, devletin politik yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenlenen kanun ve kuralları, dini prensipler değil; akıl, mantık, ihtiyaç ve yaşamın gerçekleri tayin eder.” denilmektedir.




Bir Yorum Yazmak İster misiniz?