Felsefede Hume’un Giyotini Nedir? – Ahlak Felsefesinde Etiğin Kavramları

0
Advertisement

Ahlak felsefesinde David Hume’un giyotini, yasası nedir? Doğalcı yanılgı nedir? Ahlak Felsefesinde Etiğin Kavramları hakkında bilgi.

Hume’un Giyotini

“Şimdiye dek karşılaştığım her ahlak sisteminde fark ettim ki yazar bir süre alışılmış akıl yürütme biçimiyle ilerliyor ve bir Tann’nın varlığını ortaya koyuyor ya da insan ilişkileriyle ilgili gözlemler yapıyor; ama sonra birdenbire hayretle görüyorum ki alışılmış önerme çiftleri böyledir ve şöyle değildir yerine her önermesini böyle olmalıdır veya şöyle olmamalıdır diye bitirmeye başlıyor…”

… Bu değişiklik fark edilmese de son derece önemlidir. Çünkü böyle olmalı ya da şöyle olmamalı türünden bir ifade yeni bir ilişki ya da olumlamayı ifade eder; gözlemlenip açıklanması gerekir. Aynı zamanda bu vargıların kendilerinden tamamen farklı olgulardan nasıl çıkarsandığının nedenleriyle ortaya konması gerekir.”

Hume Giyotin

İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (Treatise of Human Nature) adlı yapıtındaki bu çok bilinen pasajda İskoç filozof David Hume, her zamanki özlü üslubuyla, ahlak felsefesinde o zamandan beri ana meselelerden biri olarak kalan konunun klasik bir ifadesini sunar. Şeylerin dünyada nasıl olduğuna ilişkin betimsel bir önermeden (-dır önermesi) ne yapılması gerektiğini söyleyen buyurgan önermeye (-malıdır önermesine) geçmemiz nasıl mümkündür? Ya da kısaca, “-dır”dan “-malıdır” ı nasıl çıkarsayabiliriz? [Bu problem ayrıca “olgu ve değer problemi” ve “dır-malıdır problemi” adlarıyla bilinir.] Belli ki Hume, bunun mümkün olmadığı kanısındadır; üstelik birçok düşünür de onunla hemfikirdir. Onlara göre Hume’un giyotini (ya da “Hume yasası”), olgular dünyasını değerler dünyasından keskin bir biçimde ayırmıştır.

Advertisement

Doğalcı yanılgı

Hume yasası, İngiliz filozof G.E. Moore’un Principia Ethica (1903) adlı yapıtında ileri sürdüğü benzer ama tam aynı olmayan bir görüşle karıştırılır bazen. Moore daha önceki filozofları “doğalcı yanılgı” adını verdiği hataya düşmekle suçlamıştır: ahlaksal kavramları doğal kavramlarla özdeşleştirmek. Örneğin “iyi”nin “zevkli” ile aynı anlama geldiği kabul edilir. Ama Moore zevkli olan bir şeyin iyi olup olmadığının tartışmaya açık olduğunu, dolayısıyla böyle bir özdeşleştirmenin doğru olmadığını ileri sürer.

Moore’un kendi görüşüne göre (ki tanımladığı yanılgının yanında sönük kalmıştır), “iyi” gibi ahlak terimlerine doğada yer yoktur. Bu gibi terimler ancak “sezgi” adını verdiğimiz ahlaki yargılarla anlam kazanır.

“Doğalcı yanılgı” terimi, zaten mesele yeterince karışık değilmiş gibi, bazen bambaşka bir yanılgı türü için kullanılır. Reklamcıların pek sevdiği bu anlayışa göre, bir şeyin doğal olması, iyi olduğunun kanıtıdır (ya da doğal olmaması kötü olduğunun). Doğal patojenler yüzünden hastalanan ve sentetik ilaçlarla tedavi edilen kişiler bu iddianın yanlışlığına seve seve tanıklık edecektir.

Hume Giyotin

Advertisement

Değerlerin olmadığı bir dünyada değer

Hume’un vurguladığı sorun, pek çoğumuzun paylaştığı birbiriyle çelişen ama her ikisi de güçlü iki görüşten kaynaklanır. Bir yandan içinde yaşadığımız dünyanın fiziksel olduğuna inanırız; bilimin yasalarıyla en azından ilkesel olarak tümüyle açıklanabilecek bir dünyadır bu – değerlere yer olmayan bir nesnel olgular dünyası. Öte yandan ahlaki hükümlere varırken, örneğin soykırım yanlıştır derken, dünyaya ilişkin doğruluğu şüphe götürmez bir şey söylediğimizi sezinleriz; hakkında ne hissettiğimize bağlı olmaksızın bilebildiğimiz ve her halükarda doğru olan bir şeydir bu adeta. Fakat Hume yasasını kabul edersek bu görüşler bağdaşmaz olur. Ve eğer bilimin tanımladığı, değerlerden azade bir dünyada ahlaki kanılarımızı nesnel bir temele oturtamazsak, kendi duygularımıza ve tercihlerimize geri dönmek, bu temeli kendi içimizde aramak zorundayız demekitr. Hume söylediklerinin içerdiği sonuçların gayet farkındaydı; yeterince didiklenirse “hiçbir bayağı ahlak sisteminin” ayakta kalamayacağına inanıyordu. Hume’un olgular ve değerler arasında açtığı köprü tutmaz uçurum, bizzat ahlaki iddiaların konumuna gölge düşürür ve bu yüzden de ahlak felsefesinin kalbinde yer alır.

Etiğin -izmleri

Törebilim ya da ahlak felsefesi çoğunlukla üç geniş alana ayrılır. En genel düzeyde meta-etik, ahlakın kaynağını ya da temellerini araştırır; doğada ahlak kuralları nesnel midir yoksa öznel mi gibi sorulara yanıt arar. Normatif etik ahlaki davranışın dayandığı etik standartlara (ya da normlara) odaklanır. Dolayısıyla örneğin faydacılık, “fayda” standardına dayalı normatif bir sistemdir. Son olarak en alt düzeyde yer alan uygulamalı etik ise felsefe kuramını kürtaj, ötanazi, adil savaş ve hayvanlara muamele gibi gerçek hayattaki meselelerle ilişkilendirir. Filozoflar bu meselelerde her türden tavrı takınmış, bunun sonucunda birçok -izm ortaya çıkmıştır. Ahlak konularına yaklaşımların en sık rastlananlarından birkaçını burada kısaca tanımlayalım.

• Mutlakçı

belirli eylemlerin doğru ya da yanlışlığının koşullara göre (örneğin doğurduğu sonuçlara ya da baştaki niyete göre) değişmeyeceğini savunur.

• Sonuççu

eylemlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını, arzu edilen sonuçları ya da durumları ortaya çıkarmakta ne kadar etkili olduklarına bakarak değerlendirebileceğimizi savunur. Sonuççu sistemlerin en tanınmışı faydacılıktır.

Advertisement
• Görevci (deontolojist)

İnsanın yerine getirmesi gereken ödevleri olduğunu, bazı eylemlerin sonuçlarına bakılarak değerlendirilemeyeceğini, asıl olarak eylemlerin özlerinde doğru olup olmadıklarına bakmak gerektiğini kabul eder. Kişinin niyetine özel önem atfedilir. Görevci sistemlerin en önemlisi Kant etiğidir.

• Doğalcı (natüralist)

ahlak kavramlarının bilim tarafından keşfedilebilecek “doğal olgular” dışında bir şeye gerek duymaksızın açıklanabileceğine veya çözümlenebileceğine inanır. Burada söz konusu olan doğal olgular örneğin haz duyma gibi genellikle insan psikolojisine dair olgulardır.

• Biliş-dışçı

ahlakın bir bilgi meselesi olmadığını, çünkü ahlaki yargıların olgulara değil, kişinin tavrına, duygularına vs. bağlı olduğunu savunur. Biliş-dışçı ahlak anlayışına örnek olarak duyguculuk (emotivizm) ve kuralcılığı (preskriptivizm) gösterebiliriz.

• Nesnelci

ahlaki değerler ve özelliklerin “evrenin yapısının (veya kumaşının)” bir parçası olduğunu, onları kavrayabilecek bir insanın olup olmamasına bağlı olmadığını savunur. Ahlaki iddialar öznel veya görece değildir; doğruluk ve yanlışlıkları, dünyayı gerçek bir şekilde yansıtıp yansıtmamalarına bağlıdır. Nesnelcilik, ahlak kavramların metafizik bakımdan gerçek olduğunu savunduğundan dolayı ahlaki gerçekçilikle büyük ölçüde örtüşür.

Advertisement
• Öznelci

değerlerin, kişiden bağımsız bir dış gerçekliğe dayanmadığını savunur; ya bizim gerçekliğe ilişkin inanışlarımıza, ya c gerçeklere verdiğimiz duygusal tepkilere dayanırlar. Duygusal tepkilerimize dayandığını savunan yaklaşım temel olarak biliş-dışçı görüşe denktir. İnanışlarımız dayandığını savunan yaklaşım ise (bilişsel bir tavır), kişiden bağımsız ahlak olguları olduğunu kabul eder ama bunların doğru veya yanlışlığının nesnel olduğunu yadsır. Bu tür öznelciliğin örneklerinden biri görecelikti (rölativizm).


Bir Yorum Yazmak İster misiniz?