İltizam Hakkında Bilgi

0
Advertisement

İltizam nedir, tarih boyunca iltizam nasıl uygulanmıştır? İltizam özelliği, tarihçesi, Osmanlı Devletinde uygulanması hakkında bilgi.

İltizam

İltizam, birçok geleneksel toplumda görülen, kamu gelirlerini belirli sürelerle kiralamaya dayalı vergi toplama sistemidir.

Ortaçağda artıürünün soylulara, orduya ve bürokrasiye aktarılmasının başlıca iki yöntemi vardı:

1) Fief ya da dirlik dağıtımı sistemleri aracılığıyla toprakları, üzerilerindeki köylülerle birlikte, önceden saptanmış ya da geleneklerce belirlenen gelirlerini yerinde toplamaları için askeri-idari sınıfın irili ufaklı mensuplarına askeri ve öbür hizmetler karşılığında bağışlamak,

2) iltizam, mukataa ya da malikâne dağıtımı sistemleriyle belirli toprakların ya da başka kaynakların gelirlerini toplama hakkını, peşin ödenen ve iltizam süresine göre değişen bir bedel karşılığında üçüncü kişilere satmak. Böylece elde edilen paralarla ordunun tamamının ya da bir bölümünün maaşı ödenirken, peşin iltizam bedeli ile sonradan toplanacak vergiler arasındaki fark da kâr olarak mültezime, mukataacıya ya da malikâne mutasarrıfına kalıyordu. Bu iki sistem birbirini dışlayıcı nitelikte değildir ve tarihte pek çok ülkede yan yana, iç içe ve karşılıklı geçişimli olarak görülmüştür. Özellikle merkezî bir devlette maliye düzeninin çözülmesi ile onun yerini alacak bir fief sisteminin yükselişi ya da oluşmuş bir fief sisteminin çöküşü ile yeni bir merkezi devlet maliyesinin yükselişi arasındaki geçiş dönemleri, iltizam uygulamasının yaygınlaşması için elverişli bir ortam yaratır. Batı Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun son yüzyılları birinci tür geçişin, Fransız Devrimi’ne giden süreçte 18. yüzyıl boyunca mutlak monarşinin feodal üretim ilişkilerinin özüne dokunmaksızın kendi maddi temellerini yaratmak için başvurduğu fermage ve yarattığı fermier’ler zümresi ise ikinci tür geçişin örnekleri sayılabilir.

Advertisement

Kat’ia, ikta ve tımar tahsisi ile iltizam uygulaması arasındaki gerilimli gelgit, Arap-İslam, Selçuklu ve Osmanlı tarihine de damgasını vurmuştur. Arapça kat’ (kesme, kesilme) sözcüğünden türetilen kat’ia, ikta ve mukataa sözcüklerinin hepsi kesişme, kesime verilen yer, kesilip ayrılan toprak ya da gelir dilimi anlamını taşır. Bunlardan kat’ia ve giderek ikta terimleri, Klasik İslam ve Selçuklu askeri toprak dirliklerinin özel adları olmuş, mukataa terimi ise daha çok iltizama verilen gelir kaynağı anlamını kazanarak onlardan ayrışmıştır. Oysa tarihsel verilerle de desteklenen etimolojik köken birliği, başlangıçta söz konusu sistemlerin aralarındaki sınırların çok daha belirsiz olduğuna işaret eder. Devletin henüz toprağa ve toprak gelirlerine sıkıca dayanmadığı Arap fetihleri sonrasındaki ilk dönemlerde önce, hazinenin başlıca gelir kaynağını oluşturan ganimetin “mukataa” denen iltizam uygulamasıyla desteklenmesi yoluna gidildi. Sonraki bir aşamada, gene “mukataa” denen ilk gerçek toprak “ikta”ları görüldü. Bu uygulamayla rakabe, yani toprağın kuru mülkiyeti devlette kalırken, gayrimüslim olduğu varsayılan (ilk fetihler sırasında bu varsayım gerçeğe uygundu) çiftçi-köylü tebanın ödemekle yükümlü olduğu haracın toplanması hakkı ikta alan kişiye devrediliyor, ama Müslüman ikta sahibinden ödemek zorunda olduğu öşürü hazineye vererek yalnızca haraç ile öşür arasındaki farkı alıkoyması isteniyordu. Devlete verilen öşürün bir çeşit iltizam bedeline, haraç-öşür farkının ise mültezim kârına denk düştüğü bu ara biçim, iltizam sistemleriyle benzerlik gösteriyordu. Ama Büyük Selçuklu egemenliği (1038-1194) pekiştikçe, güçlü bir olasılıkla Nizamülmülk’ün (ö. 1092) vezirliği sırasında, Müslüman olan-olmayan ayrımının önemi azaldı ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir çiftçi-köylü teba kitlesinin ödemekle yükümlü olduğu bütün toprak vergileri, “sipahi” sanıyla belirginleşen bir yeni askeri sınıfa ikta edilir hale geldi. Sultanlık devlet topraklarının yarıya yakınını kaplayan bu olgun ikta biçiminden parasal gelir değil, yalnızca askeri hizmet sağlıyordu. Bu nedenlerle, aralarında Becker, Lybyer, Po-liak ve Lokkegaard’ın da bulunduğu pek çok Doğubilimcinin kanısına göre, Türk-İslam uygarlığının tipik askeri iktalarının oluşumunda temel rolü iltizam oynadı. Mültezimleri ikta-tımar sahiplerine dönüştürmeye yönelik bu geçişle birlikte mukataa daha çok toprak dışı gelir kaynaklarının iltizama verilmesi biçimindeki anlamını kazandı; Anadolu Selçuklu kent ekonomisinde tefeci-tüccar sermayesinin en önemli yatırım alanlarından biri mültezimlik anlamındaki mukataacılık oldu.

Anadolu Selçuklularından pek çok toplumsal kurum ve geleneği devralan Osmanlı Devleti’nde de, mukataa denen birimler içinde toplanan gelir kaynaklarının iltizama verilmesi, 17. yüzyıla değin daha çok tarım dışı sektörlerle sınırlı kaldı. Tuzla, şap, maden, müskirat, harir (ipek), gümrük ve kapan gelirlerinin kapsamına alındığı mukataaların bir kısmı emanet usulüyle, bir kısmı da iltizam usulüyle işletilirdi. Tarımda ise egemen yönetim sistemi ve artıürün aktarım biçimi miri arazi içinden tımar dağıtımıydı. Burada iltizam ikincil, tamamlayıcı bir rol oynuyordu. 17. yüzyıldan sonra ise Batı’da yükselip güçlenen merkezi monarşilerin ateşli silahlarla donatılmış, disiplinli yeni piyade ordularına topraklı eyalet süvarisiyle (tımarlı sipahilerle) karşı koymak zorlaştı. Benzer piyade ordularının kurularak kışla ve maaşlılık koşullarında sürekli yanaşık düzen eğitiminden geçirilmesi zorunlu hale geldi. Bu da parasal gereksinimlerin büyük ölçüde artması demekti. Güçlü bir olasılıkla, tımar sistemi de aynı sıralarda kendine özgü nedenlerle çözülmeye başladı. Fetihlerin durması yüzünden tımar olarak verilebilecek fazla toprak kalmaması, köylü ekonomisinin bitkin düşmesi, silah ve savaş masraflarının artması ve sipahilerin azalan vergi gelirleri ile yükselen giderler arasına sıkışıp dirliklerini terk etmeye başlamaları gibi etkenler Celali Ayaklanmaları sırasında açıkça ortaya çıkmıştı. Bu tür etkenlerin baskısıyla devlet, önceki vergi kaynaklarının yanı sıra boşalan tımarları da mukataa kapsamına almaya ve iltizama vermeye yöneldi. Böylece mirî arazinin dirlik olarak dağıtılması sisteminden yeniden iltizamın çeşitli biçimlerine doğru ikinci bir büyük geçiş belirdi. 1695 tarihli bir düzenlemeyle, mukataalar “miri mukataat” ve “malikâne” biçiminde sınıflandırıldı. Bu iki biçimin arasındaki fark, malikâne denen mukataaların ömür boyu, mirî mukataaların ise her yıl, en çok da 2-3 yılda bir iltizama verilmesinde yatıyordu. Bu çerçevede 18. yüzyılda, eskiden beri mukataa düzenindeki pirinç, tuz, balık, maden, gümrük gelirleriyle bac, kantariye, keyyaliye, müskirat resimlerinin yanı sıra miri mukataalar da taşra yöneticilerine iltizama verilir oldu.

Maliyede mukataacı-yı evvelin başkanlığındaki Mukataa Kalemi ülke genelinde iltizam ve mukataa işlerinin görüldüğü birimdi. Bölgelere göre Başmukataa, Mukataa-yi Evvel-i Anadolu, Mukataa-yi Sâni-i Anadolu, Mukataa-yi Sâlis-i Anadolu kalemleri de vardı. Mukataaların iltizama verilmesi İstanbul’da yapılmakta, “müzayede” denen artırımlara taşra yöneticilerinin kapı kethüdaları katılmaktaydı. Taşra âyanı ve eşrafı, paşalar ve vezirler ellerindeki sermayeyi işletebilecekleri kazançlı bir alan olarak mukataalara ve bunların iltizamını almaya büyük ilgi gösteriyorlardı. Belirli bir mukataanın iltizamını alan kişi İstanbul’da bir kefil gösterir, tahmini vergi gelirinin ilk taksitini “muaccele” adı altında peşin yatırdıktan sonra devlet adına bölgedeki yükümlülerden mukataa konusu vergileri toplar ve “mal” adı verilen öteki taksitleri bu gelir içinden ödedikten sonra kalan farkı kazanç olarak alıkoyardı. Mukataa mültezimlerine Divan-ı Hümayun tarafından birer “mukataa beratı” verilirdi. Büyük mukataaları alanlar bunları küçük birimlere ayırabilir, her birini kadı tarafından düzenlenen “mukataa rüusları” ile ikinci ellere iltizama verebilir, bu alt-mültezimlerden atadıkları voyvodalar aracılığıyla peşinat ve taksitlerini toplarlardı.

Bu gelişmelerin Osmanlı toplumu üzerinde taşrada ve merkezde derin etkileri oldu. İstanbul’da hazineye karşı kefilliği üstlenebilen tek grup olan gayrimüslim sarraf ve sermayedarların nüfuzu arttı ve iltizam işlerini bunlar ellerinde toplamaya başladılar. Söz konusu sermayedarlar 2.500-10.000 kuruş arasında “sarraflık beratı harcı” ödeyerek hazine sarrafı sanıyla mültezimlere kefil oluyor ve karşılığında yüksek rüşvetler alıyorlardı. Eyaletlerde, en tepesinde devletin parasal gereksinimlerinin yer aldığı, birincil ve ikincil mültezimleri de kapsayan güçlü bir sömürü hiyerarşisi yükseldi. Vergi yükümlüsü halk, bu baskı karşısında yeniden üretim olanaklarını tüketti ve göreli bir yoksullaşmaya uğradı. Tanzimat’ın ilanıyla birlikte Sultan Abdülmecid (hd 1839-61) bir dizi önlemle mültezimleri sınırlandırmaya çalıştı. 1856 Islahat Fermanı ile iltizam yöntemi ve mültezimlik öşür dışında yasaklandı. 1879’da kurulan Aşar Emaneti ile öşür mültezimliğine de son verildi. Ama yeni ve çağdaş bir vergi sistemi yerleştirilemediğinden, mukataa uygulamasının doğurduğu mültezimlik Cumhuriyet’in ilk yıllarına değin sürdü.

Advertisement

Leave A Reply