Mürebbiye Kitap Özeti Karakterler Yorumlar – Hüseyin Rahmi Gürpınar

0
Sponsorlu Reklamlar

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye adlı kitabı konusu, karakterleri, yorumlar, kısa özeti, tanıtımı. Mürebbiye kitabı ile ilgili bilgi.

Mürebbiye Kitap Özeti

Mürebbiye Kitap Özeti – Hüseyin Rahmi Gürpınar

Kitabın Adı: Mürebbiye
Yazarı: Hüseyin Rahmi Gürpınar

Kitap Özeti:

Dehri Efendi oldukça zengindir. Gelenek ve göreneklere bağlıdır. Yalısında kızı Melahat, damadı Sadri ve oğlu Şem’i ile sakin bir hayat sürmektedir. Şem’i bir gün, okuldan dönünce, eve bir mürebbiye alındığını öğrenir. Dehri Efendinin bir cariyeden olan iki çocuğu (Nezahat ile Vahip) bundan böyle mürebbiye Anjel’den ders alacaklardır.

Anjel Paris’te doğmuştur. Babasının kim olduğu bilinmemektedir. Annesi gibi, kendisi de babasız bir çocuk doğurmuştur. Bir raslantı sonucu tanıştığı bir tüccarla İstanbul’a gelmiştir. Geniş görüşlü, serbest davranışlı, fettan bir kadındır. Bundan ötürü, konaktaki koyu taassup havası Anjel’i sıkar. Kendine eğlence aramaya başlar, bulmakta da gecikmez. O devrin görenekleri dolayısıyla erkeklerle kadınlar arasında kaç göç vardır. Bu yüzden, evin erkekleri, karşılarında her konuyu açık saçık konuşabilen bu kadına ilk günden abayı yakarlar.

Matmazel Anjel önce Şem’i’yi geceleri odasına kabul eder.

Ardından damat Sadri, Kambur Amca sırayla eğlence kervanına katılırlar. Kahya Eda Kadın, bir süredir sofadaki lambanın gece erkenden söndüğünü, evde birtakım gizli işlerin döndüğünü sezer, olanları izlemeye başlar.

Bir gece sıranın kendisinde olduğunu sanan Kambur Amca, sofada ansızın kahya kadını görür. Kaçacak zaman yoktur. Sofada duran kadife örtülü masanın altına atar kendini. Atar ama, kafası birisiyle toslaşır, canı yanar. Kahya kuşkulanarak odaları gözden geçirir. Boş olduklarını görünce işi anlar. Hemen kuşağıyla Anjel’in kapı tokmaklarını birbirine bağlar. Gider, evin büyük efendisini çağırır. Amacı suçluları yakalatmaktır. Fakat Anjel’in kapısı açılınca odayı boş bulurlar. Kahya iftiracı durumuna düşer ve işinden kovulur.

Öte yandan, mürebbiyeye pek tutkun olan Şem’i, Anjel’in kendisini aldattığını anlar. Kıskançlıktan deliye döner. Bir gece eniştesi ile amcasını evin koruluğuna çağırır, bir temiz döver. Bir başka gece de ahçıbaşı Tosun’a susuz rakı içirerek iyice sarhoş eder, bütün bildiklerini söyletir. Konakta artık herkes birbirini kollamaktadır. Özellikle ahçıbaşı Tosun, Anjel’in penceresine bakan ağaçtan her gece büyük bir tutkuyla olanları gözetler.

Şem’i bu duruma dayanamaz, öç almaya karar verir. Hazırlığını yapar, bir gece l elinde hançeri, Anjel’in kapısına dayanır. Kapıyı gündüzden gevşettiği için kolayca açılır. Amacı mürebbiyeyi öldürmektir. Ondan sonra kendisi de intihar edecektir. Anjel yarı çıplak, korkudan titremektedir. Odada kimse yoktur. Şem’i her yanı arar. Sıra aynalı dolaba gelir. Fakat dolap kilitlidir, anahtarı Anjel’dedir. Şem’i kilidi açmasını ister, mürebbiye diretir. Bunun üzerine Şem’i kendini kaybeder, öfkeyle dolaba saldırır. Kapıyı açınca şaşkınlıktan düşüp bayılır. Karşısında ak saçları ile babası Dehri Efendi durmaktadır.


Mürebbiye

Özet 2

Dehri efendi son derece hükmetmesini seven, yaşlı bir emekli memurdu. Yalısında kızı, damadı, kendi kardeşleri ve oğlu ile birlikte oturuyordu. Hayatının kalan kısmını okumaya, bilime adamıştı. İlk karısından olan kızı Melahat’i Sadri Bey’le evlendirmişti. Şemi ise henüz okula gidiyordu. Bir cariyeden olma Nezahat ve Vahip adında iki yavruya da bir mürebbiye tutmuştu. Lakin, bu mürebbiye, Matmazel Anjel, babası belli olmıyan Parisli bir kızdı.

Şemi bir hafta okulkdan eve geldiğinde mürebbiyeyi görünce şaşırmıştı. İlk görüşte kıza o kadar kanı kaynadı ki hemen gidip efendi babasının eteklerini öperek, Parisli matmazel dururken okula gitmenin anlamsız olduğunu ve kendisinin de kardeşleri Nezahat ve Vahip gibi kendisininde Matmazel’den eğitim almak istediğini anlatmak istedi. “Efendi babamın karşısına şöyle çıkarım, fakat çıkarım da ne derim?” diye düşündü. Birden bire babasının o korkunç gözlerinin yarattığı dehşeti önüne geldi. Titremeye başladı. babasının sertçe: “Şaban Ağa, Eda Hanım… baksanıza, şu çapkın, okula gitmem, diyor, indirin şu falakayı, yatırın şu katırı/” gibisinden vereceği kesin talimatları duyar gibi oldu. Öte yanda Anjel’in baygın gözleri zavallı delikanlının bütün sabrını yakıyor, kendisine en büyük kötülüklere meydan okuyacak bir cesaret veriyordu.

Anjel boş durmuyordu. Zaten bu yalıda bir hapis hayatı yaşamaktan canı sıkılıyordu. Sırasıyla Şemi Bey’i, Sadri Bey’i ve Amca Bey’i tuzağına düşürüp pençesine aldı. Artık iş nöbete binmişti: Hafta sonlarında Şemi; Melahat Hanım İstanbul’a, teyzesine indikçe Sadri; arasıra da kambur amca geceleri Anjel’in odasına kabul olunmaya başladılar.

Ancak, evdeki pazar her zaman çarşıya uymuyordu.

Kahya Eda kadın, sofa lambasının son zamanlarda daima erken söndürülmesinden kuşkulanarak, bir gece, ansızın, odaları dolaşmaya karar verdi. Nasılsa gününü şaşırıp Anjel’in odasına gitmek için el ayak çekilsin diye beklemiş olan kambur amca. sofadaki ağır örtülü, büyük yuvarlak masanın altına kendini zor attı.

Kahya kadın hepsinin odalarını birer birer dolaştı. Boş bulunca işi anlıyarak Anjel’in kapısının tokmağını kuşağıyla sarıp bakmak istedi. Büyük Efendi’yi alıp geldi ama, sonunda kendisi suçlu çıktı ve işinden kovuldu.Lakin Şemi’nin içine ateş düşmüştü. Bir akşam amcasıyla eniştesini yalının koruluğuna çekip bir güzel patakladı. Sonra işin aslını anlamak amacıyla aşçıbaşıyı sarhoş etti. Aşçı Tosun, mastikayı çektikçe, kendini zaptedemez hale geldi, bildiklerini anlattı. Aşçı da işi çırağından duymuştu. Saf çocuk, geceleri bahçede hayaletler geziniyor diye tutturmuştu. Bir gece bunlar, hayaletleri gözetlediler, bunun her gece başka hayalet olduğunu, mürebbiyenin odasına gittiğini anladılar. Odanın penceresine kadar yükselen ulu çınara tırmanıp içerisini gözetlemişlerdi bile…

Şemi bu bilgiyi aldıktan sonra kıskançlık ve kin içinde meseleye bir son verme gereğini duydu. Anjel, ona, Şemi’yi saf bir aşkla sevdiğini söyleyip aldatmıştı. Anjel’den öcünü alacaktı. Anjel’den öc almak demek, onu öldürmek demekti elbette. Gerekli düzeni aldı. Bir gece yarısı, beline bir hançer sokup, mürebbiyenin odasına geldi. İçeride Sadri’nin bulunduğuna emindi.

Amansız denilecek bir kuvvetle kapıya yüklendi.

Gündüzden çekip hazırlamış olduğu alt ve üst sürgüler yuvalarından fırlıyarak iki kanat gıcır gıcır bir karış kadar geriledi. İçeriden Türkçe, Fransızca “Ay! Aman! Ne oluyoruz?” anlamında kalınlı inceli sesler yükeldi. Onu takip eden bir telaş, bir gezinme başladı. Bir anda birkaç kişi birden karyoladan atladıktan sonra içerideki dolaplardan birinin anahtarla kapısı açılıp gene kilitlendi. Şemi, bu kargaşalıktan istifade hançeri elinde sımsıkı tutarak, on beş yirmi adım kadar gerileyip kendini bilmez bir halde koşa koşa gülle gibi bir süratle kendini kapıya bir ikinci defa yüklendi. İki kanat birden çatır çatır arkasına dayandı. Anjel, çıplak bir şekilde, saçlar ürpermiş, dehşet bir vaziyette odanın bir köşesinde ayakta duruyordu.

Şemi sağına baktı, soluna baktı. Odada Anjel’le kendisinden başka kimseyi göremedi. “Şu aynalı dolabın anahtarını ver. İçinde kimse yoksa seni bu akşam affedeceğim” dedi. Anjel, kaşlarını çatıp: “Ben anahtar vermiyorum/” deyince Şemi, kudurmuş bir kaplan gibi, bir sıçrayışta üzerine atılarak mürebbiyenin iki elini arkasına çemberleyip sımsıkı tuttuktan sonra kızı yan üstü yere yatırdı. Üzerine çıkıp hançerin ucunu üstüne doğru tutarak: “Sen anahtarı vermiyorsun ama, ben seni gebertiyorum/” dedi.

Anjel, boğuk boğuk: “Ben katil var bağıracak…

—”Bağırdığın anda bu hançer göğsüne girecek.”
—”İsterse beni öldürüyor, ben anahtar vermiyor…”

Şemi Anjel’i biraz daha tartakladı. Hemen anahtarı aldı. Dolabın kilidine sokarken bir yandan mürebbiye bir ah çekerek: “Şemi, açma, açma… Sonra çok pişman olacak!…” dedi.

Bu sözleri bitirir bitirmez bütün bütün yere serilip bayılıverdi. Şemi hasmını dolaptan kaçırmamak için bir eliyle hançeri kaldırdı, diğer eliyle dolabı açtı. Gözüne çarpan ilk manzaradan bu defa hakikaten çıldırmış gibi geri fırlıyarak: “Ahhh! Efendi babam ” elinden hençer bir tarafa, kendi de öbür tarafa düştü, bayıldı. Evet, Şemi Efendinin efendi babası Dehri Efendi, ak sakalı ve kıpkırmızı bir çehreyle Anjel’in aynalı dolabından çıkmıştı. Odanın ortasına doğru bir iki adım yürüdü. O iki gencin haline baktı. Üçüncü bayılan da kendisi oldu.

Kitap Hakkında Yorumlar ve Yargı

«Mürebbiye natüralist bir eserdir. Memleket çocuklarının eğitilmesini, ne olduğu belirsiz yabancı mürebbiyeler elinde bırakmanın doğuracağı kötü sonuçlar gösterilmek istenmiştir.» (Cevdet Kudret).

«Birçoklarının sanılarının tersine bu roman, yabancı müebbiyelere verilen aşırı ve yanlış değerin yaratacağı eğitim bozukluğunu göstermek iddiasında değildir; ne de alafrangalık düşkünlüğünün eleştirisinde. Hüseyin Rahmi’nin asıl dileği, bu aşksız erkekler kümesinin içinde cinsellik açlığından doğan çatışmaları göstermektir. Bu romanıyla ünü yaygınlaşan Hüseyin Rahmi artık hiç bırakmayacağı imparatorluk ailesini, onun yıkılışını hazırlayan çürük bitkileri, bolluk ve rahatlık içinde kendiliğinden azan cinsiyet içgüdüsüyle kadın-erkek ilişkilerinin çeşitli çirkinliklerini, kalıplaşan tipler ve yaşama biçimleri içinde saptamış olur.» (Rauf Mutluay).

«Yabancı mürebbiyelerin, bilhassa bunlardan ahlakı şüpheli bulunanların fena tesirlerini göstermek maksadıyla yazıldığına hükmolunabilecek olan bu eserde bu gaye, diğer teferruat ve o teferruattan bazı kuvvetli kısımlar içinde kaybolup gitmiştir. Kitabın dörtte birine yakın bir kısmını da, gerek mevzu ile alakaları, gerekse şahısların karakterlerini göstermek konusundaki münasebetleri güçlükle bulunabilecek olaylar; mesela Anjel’in Paris’teki aşıklarından biriyle tabi çocuklara dair olan ve Dehri Efendi ile Sadrinin mantarlar hakkındaki konuşmaları, Dehri Efendinin kahya kadın ile Moliere’in bir sahnesini oynamaları teşkil eder.» (Mustafa Nihat Özön).


Sponsorlu Reklamlar

Bir Yorum Yazmak İster misiniz?