Oğuzlar Kimlerdir? Ne Zaman ve Nerede Yaşamışlardır? Tarihçeleri

0

Oğuzlar kimlerdir, ne zaman, nerede yaşamışlardır? Oğuzların boyları, özellikleri, tarih boyunca dağıldıkları ve yaşadıkları yerler hakkında bilgi.

Oğuzlar Hakkında Detaylı Bilgi

Orta Asya’daki yurtlarından yayılarak ortaçağ boyunca geniş bir bölgede etkin olan göçebe halk topluluğudur. Türkiye Türkleri ile Türkmenistan, Azerbaycan, İran ve Irak Türklerinin atası sayılır.

Altı ve Dokuz Oğuzlar.

Oğuzların Asya Hunlarının (Xiongnular) kabile birliğine bağlı oldukları, sonraki örgütlenmelerinde de Hun toplum yapısının bazı izdüşümlerini bir ölçüde taşıdıkları yönünde göstergeler vardır. Hun dili üzerindeki bazı araştırmalar da dillerinin Türkçe ile Moğolca arasında yer aldığını, eski Türk dilleriyle bağlantılı olduğunu, leksikolojik ve morfolojik bakımdan da Erken Osmanlı Türkçesine benzediğini göstermektedir.

Başlangıçta yalnızca, bugün Göktürkler olarak bilinen bir başka akrabalık kümelenmesiyle sınırlı olan Türk sanının Oğuzlar için de kullanılması, toplumsal ve ekonomik yapı benzerliğinin yanı sıra, farklı akrabalık kümelenmelerinin tekrar tekrar aynı siyasal yapı altında ilişkiye geçmesinin ve etnik bakımdan da bütünleşmelerinin sonucudur.

Oğuz Adı Kayıtları

“Oğuz” adının yer aldığı en eski kayıt, Göktürk yurdunun kuzeyindeki Barlık Irmağı kıyısında 6. ya da 7. yüzyıldan kalma bir yazıtta yer alır. Bu yazıt, erdemli bir alp olarak beyliğe erişecekken küçük yaşta ölen “Öz Yiğen Alp Turan” için dikilmiş bir anıt taştır. Öteki üç Barlık yazıtı da büyük olasılıkla Oğuzlara ve Oğuz beylerine aittir. Bu dönem, söz konusu yazıtlarda “Altı Oğuz budun” biçiminde anılan topluluğun bir kabile federasyonu içinde örgütlendiği aşamayla çakışır. Oğuzlar bu dönemden sonra Göktürk egemenliğindeki toprakların kuzeyine göç etmiş olmalıdırlar.

Orhun Yazıtları

Orhun Yazıtları

Orhun Yazıtları

Orhun Yazıtları‘nda “Türk budun” dışında “Dokuz (Tokuz) Oğuz budun” olarak anılan topluluk özellikle 7. yüzyılın son çeyreği ile 8. yüzyılın ilk yansı boyunca, Tuğla (Toğla) Irmağı boyunca Göktürklere karşı egemenlik mücadelesi vermiştir. Oğuz boylarının Baz Kağan önderliğinde Kutluk (Kutluğ) Devleti’nin kuruluşuna, kendi göçebe düzenlerinin sarsılacağı kaygısıyla karşı çıktığı, bunun için Kuzey Çinli Tabgaçlar (Çince Bei Wei) ve Kitanlarla (Hitanlar) anlaştığı bilinmektedir.

Yirmiyi aşkın yerde Oğuzlardan söz edilen Orhun Yazıtları‘nda (Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları) bu topluluk sık sık yağı (düşman) adıyla anılır ve Türk budununu yok olmanın eşiğine nasıl getirdiği anlatılır. Bu ifadeler, bir konfederasyon oluşturma ve bunu güçlendirme doğrultusunda Türklerin Oğuzları denetim altına alma çabasını yansıtır. Yazıtların başka yerlerinde ise Türkler ile Oğuzların birleşme dönemlerindeki öğütler ve Bilge Kağan‘ın iki buduna da yönelen seslenişleri yer alır.

Göktürklerin yeniden toparlanmasını önlemeyi başaramayan ve sonunda İlteriş (İl-Tiriş) Kağan‘ın (hd 682-92) buyruğuna giren Oğuzlar bir süre onlarla birlikte davrandılar ve Kırgızlar üzerine yürüdüler. Ama Bilge Kağan döneminde (716-734) sık sık ayaklanarak dört (ya da beş) kez Türklerle savaşa tutuştular. Dokuz Oğuzlardan bu savaşlarda önemli rol oynayan Üç Oğuz boyları Dokuz Tatarlarla işbirliği yaptı. Yenik düşen bazı Oğuz boyları Çin’e göç ederken, yurtlarında kalanlar Uygurların Basmıllar ve Kartuklarla birleşerek Göktürk egemenliğine son vermesine en önemli desteği sağladılar. Ama Oğuzlar bu kez de Uygurların onları boyunduruk altına alma girişimlerine karşı ayaklandılar, bu amaçla Çikler ve Kırgızlarla ittifak kurdular.

Sirderya Oğuzları

Uygur egemenliğinin sona ermesinden (840) önce ya da en geç o dönemde batıya göç ettiği sanılan Oğuz boyları Sirderya (Seyhun) Oğuzları olarak Dokuz Oğuzlardan ayırt edilir. Bunların önceleri bir bölümü, daha sonra da hemen tümü “Türkmen” adıyla anılmıştır. Kartuklar ile Halaçların da Türkmen olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Ama Türkmen sanı yüzyıllar boyunca, özellikle Anadolu, İran, Irak ve Suriye’de Oğuz soyundan gelenler için kullanılmıştır. Ote yandan 10. yüzyıl İslam coğrafyacılarının Beşbalık (Bişbalık) bölgesinde yaşayan Uygurlardan “Tokuz Guzz” adıyla söz etmeleri, Orhun bölgesinde Göktürk egemenliği altında bulundukları dönemden başlayarak Oğuzlar ile Uygurların kaynaşmasının göstergesi sayılabilir.

Çeşitli aşamalardan sonra Türkiye Oğuzlarının Türk adıyla nitelenmesi ise özgül nedenlerin sonucudur. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde nüfusun başat ve çoğunluk kesimini Müslüman Oğuzlar oluşturuyor ve bunlar Türk olarak anılıyordu. 19. ve 20. yüzyıllarda Türk milliyetçiliği geçmişe yönelerek Türklüğün Orta Asya’daki kapsamını çok genişletmiş,-etnik köken birliğini belirttiği varsayılan bu adı gerçekte farklı başlangıçlardan türeyerek ortak bir siyasal oluşumu paylaşmış bütün kavimler ve akrabalık kümeleri için kullanmıştır.

Sirderya Oğuzlarının 11. yüzyılda kullandığı birçok sözcük Doğu Türklerince bilinmiyordu. Oğuzlann lehçesi de doğu Türklerinin lehçesinden oldukça farklıydı. Bu veriler Sirderya Oğuzlannın 8. yüzyıldan beri bu bölgede yaşadıklanm düşündürmektedir. Ama Sirderya Oğuzlan ile Dokuz Oğuzlar büyük olasılıkla tek bir kavmin iki bölüğü olarak yayılmışlardır. Bu durumda, Dokuz Oğuzlar arasındaki Üç Oğuzlar ve Altı Oğuzlar ayrımının Sirderya Oğuzları arasında Üçoklar ve Bozoklar ayrımına dönüştüğü varsayılabilir. Buna karşılık, Do- • kuz Öğuzlar ile Sirderya Oğuzları arasında yalnızca benzerlik bulunduğu varsayılırsa, Sirderya Oğuzlarının On-oklarla ilişkilendi-rilmesi daha anlamlıdır.

Oğuzlar 10. yüzyılın ilk yarısında özellikle Seyhun Irmağının orta yatağına kadar olan alan ile ırmağın iki yanından kuzeye uzanan steplerde kabile beylerinin kendi içlerinden seçtiği tek bir yabgunun buyruğunda yaşıyorlardı. Seyhun’dan Hazar Denizine kadar, Emba (Cim), Mugayar (Mugocar) Dağlan, Irgız Irmağı, Karakum, Ulu-Tag (Uludağ) ve Kiçi-Tag (Kiçidağ) çevreleri Öğuzlann yurduydu. Bu hattın kuzeybatısında Peçeneklerle, kuzeyinde ise Kimek-lerle ilişkileri vardı; doğuda önce Karluklar, 11. yüzyıldan sonra da Çigiller yer alıyordu. Seyhun çevresi ve ırmağın kuzeyi İslam coğrafyacılannca Oğuz Çölü (el-Mefâzâtü’l-Guzziye) olarak adlandırılıyordu. Güneyde ise Oğuzlar ile İslam ülkesi arasında görece belirgin bir sınır vardı; Harezm’deki Cürcaniye (Urgenç), onun kuzeybatısındaki Cit ve Aral Gölünün güneyindeki Baratigin Arap-İslam uygarlığının Oğuzlara karşı sınır kasabalarıydı.

Oğuz yabgularının kışlığı, Seyhun’un ağzı yakınlarındaki Yeni-Kend’di. Oğuzların bir bölümünün yerleşim alanlarına egemen olması ve zamanla bir bölümünün de yerleşikleşmesi sonucunda Cend ve Huvâre kentleri de Oğuz yabgularının denetimine girdi. Kaşgarlı Mahmud‘un Divanü Lugati’t-Türk‘te belirttiğine göre Sepren (Sabran), Karaçuk, Suğnak, Karnak ve Sitgün Oğuzların başka halklarla yan yana yerleşik yaşadıkları kentlerdi. Oğuzların ticari ilişkiye yöneldikleri başlıca kent ise bir Müslüman yerleşmesi olan Sepren’di. Oğuzların Müslümanlaşması da yerleşik yaşama geçmelerine koşut olarak gelişti ve 11. yüzyıl başlarında büyük ölçüde tamamlandı.

Ama çoğunluktaki göçebe Oğuzlar kandaş törelerini sürdürdüler.

Ne ölçüde katmanlaşmış olsalar da uygar toplumlara özgü sınıflaşmanın uzağında kalan bu boylar yerleşik Oğuzları yatuk (“tembel”) adıyla anıyorlardı.

Savaş ve fetih yoluyla genişleme geleneğini sürdüren göçebe Oğuzlar, Peçenekleri Karadeniz’in kuzeyine kadar göç ettirdiler. Hazarlar ile savaştılar ve güneydeki İslam ülkelerine akınlar düzenlediler. Doğuda Karluklara ve Çigiller ile Kimeklerin Kıpçak boyuna karşı sürdürdükleri savaşlar da hemen hiç kesintiye uğramadı. Oğuz yabguları ve beyleri Abbasi, Karahanlı, Gazneli ve Samani devletlerinin siyasal ve askeri ilişkilerinde de etkili oldular.

1003 ve 1004’te Müslüman Oğuzların desteğindeki bir Arap ordusunun Karahanlıları yenmesi Oğuzlar için zengin ganimet olanakları sağladı. Oğuzların bazı kollan ise daha uzak bölgelere göç etmeyi yeğlediler. Örneğin yaygın kamya göre yabgunun buyruğundaki bir subaşı iken ayaklanan ve gitgide daha büyük bir Oğuz kümelenmesini yönetiminde toplayan Selçuk Bey önderliğindeki Kınık boyu Selçuklu hanedanının atası oldu. Gene de Oğuz yabguluğu 11. yüzyıl başlarına değin etkinliğini korudu. Bağımsız yabguluğun büyük olasılıkla Kıpçak saldırıları sonunda yıkıldığı bilinmekteyse de, yıkılış tarihi tam olarak belli değildir.

Hun kabile birliğinin önderi shanyu’yu andıran, ama Hunların konfederatif yapısına göre belki daha sınırlı bir işlevi olan yabguluğun gerçekte kabileler arasında bir tutunum mekanizması olduğu anlaşılmaktadır. Ama göçebe yönetimlerin pekişmesi ve yönetici katmanların oluşmasıyla birlikte, yabguluğun bir yönetim kurumuna dönüşerek hanlığa koşut bir gelişim gösterdiği öne sürülebilir. Gene de bu yönetim odağı, devlet yönetiminden ve hükümdarlıktan ayırt edilmelidir.

Oğuzlardaki öteki önemli sanlar arasında subaşı, küz (kül), erkin, yınal ve tarhan sayılabilir.

Oğuzların toplum ve yönetim düzenindeki dağılma, yabgu egemenliğinin zayıflamasının ve bunun doğurduğu otorite boşluğunun değil, bütün katmanlaşma eğilimlerine karşın başlangıçta temel niteliği bakımından eşitlikçi olan kandaş askeri demokrasi yapısının dışına taşan eğilimlerin sonucudur.

Kamusal nitelikli yönetim sorumluluğunun töresel çerçeveyi aşmaya yönelmesi ve kabile toplumu yapısını zorlaması bu gelişmenin başlıca etmenlerinden biridir.

Ama devlet örgütlenmesine geçiş aşamasında, bu örgütlenme biçiminin kandaşlık ilişkilerine son vermek için kullandığı pek çok iktidar yöntemi gene kandaşlıktan ödünç alınmıştır. Örneğin Selçuk’un daha sonra yabgu unvanını alması, devlet örgütlenmesine yönelmiş bir önderliğin eski kandaşlık ilişkilerinin kalıntılarından yararlanarak bir meşruiyet çerçevesi yarattığını gösterir. Daha sonra Osmanlılarda da II. Murad döneminde en son kandaşlık kalıntılarının sona erdirilmesi çabasıyla Oğuz geleneğinin canlandırılması, gerçekte devlet örgütlenmesinin bütün kurumlarıyla olgunlaştığını gösterir; hemen aynı dönemde gene Oğuz kökenli Akkoyunlularda da bir tür “Oğuzculuk” kurgulanmıştır.

Oğuzların 11. yüzyılın ilk yansında Karadeniz’in kuzeyine gelmiş bulunan, en çok 20-30 bin çadırlık bir kolundan Bizans kaynaklarında Uz, Rus kaynaklarında ise Tork (çoğul Torki) adıyla söz edilir. Bu Oğuz kolunun Tuna’ya indiği (1065), Yunanistan’a kadar geniş bir bölgeyi yağmaladığı, bir salgın hastalık yüzünden sayılarının azaldığı, sağ kalanların Bizans hizmetine girdiği bilinmektedir. Bunların bir bölümü Bizans sınırlarında Makedonya’ya yerleşmiştir (1071’deki Malazgirt Savaşı‘nda Bizans ordusundan Selçuklu saflarına geçen Uz askerleri bunlardandır). Ama Makedonya Uzları uzunca bir süreç sonunda Slavlaşmıştır.

12. yüzyılın ortalarında, Karaçuk Oğuzlarının Oğuz yurdundan ayrılmayan önemli bir kütlesi Karahanlıların egemenliği altında yaşıyordu.

1141’de Horasan’a gelen Oğuzlar, Üçok ve Bozok adlarıyla özellikle Belh yöresini yurt tuttular ve Büyük Selçuklu sultanına yılda 24 bin koyun vergi ödediler. 1153’te patlak veren savaşta Büyük Selçukluları yenerek Sultan Sencer’i tutsak ettiler.

Bu beklenmedik zafer Oğuzlara Horasan’a egemen olma fırsatını veriyordu; ama devlet yönetimi deneyimlerinin zayıflığı yüzünden Harezm, Serahs, Fars ve Kirman bölgelerine dağıldılar. Kirman’da bağımsız olan Oğuz Beyi Dinar (hd 1185-95) “melik” sanını aldı. Fars’a giden Oğuzlar da Salgurlular devletini kurdular. Binlerce çadırdan oluşan Oğuz-Salgur kolu 12. yüzyıl boyunca Türkmen adıyla Anadolu’ya ve Suriye’ye göç etti. Bu akınlar sonucunda Anadolu’ nun Türkmenleşmesi iki yüzyıl sürdü. Yemen’deki Guzz süvarileri, Akkoyunlu ve Karakoyunlu aşiretleri, Azerbaycan’daki Şahsevenler ile Beğdili ve Avşar boylan da Oğuz yayılmasının öbür kollarını oluşturuyordu.

Türkmenler gerek Büyük Selçuklu gerek Anadolu Selçuklu devletlerine karşı önemli ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Bu nedenle her iki devlette de Oğuzlar ordu örgütlenmesinin dışında tutulmaya başladı; devlet öncesinin toplumsal dokusunun bozulduğunu gören kandaş kökenli birimlerin tepkisi ordu gücüyle bastırıldı.

Ekonomik ve toplumsal örgütlenme

11. yüzyılda Oğuzların çoğunluğunun mal varlığını koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri) ve develer oluşturuyordu. At “binit”, deve de “yüklet” olarak kullanılıyordu. Ama Oğuzlar koyun etinin yanı sıra at ve deve etini de beslenme amacıyla kullanıyorlardı. At eti yemenin özellikle törensel bir işlevi vardı; ölenlerin atlarını yeme töresi uzun süre varlığını korudu. Yerleşik Oğuzlar ise ticari etkinliğe özellikle Müslüman tüccarların etkisiyle başladılar. Oğuz yurdundan geçen ve Harezm’den İtil bölgesine giden yol Oğuzların ticari ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulundu. Oğuzlar, Harezm’de Cürcaniye ve Baratigin, Maveraünnehir’de de Sabran kentlerine gelerek koyun sürülerini satıyorlardı.

Sirderya Oğuzlarının örgütlenme biçiminin ve daha eski kültürel özelliklerinin belirgin yönleri, Oğuz menkıbe ve destanlarında görülür. Evrensel kandaşlık ilkeleri, Asya kandaşlığının en eski özelliklerinin izleri ve Oğuzların en eski yaşam biçiminin anıları bu menkıbe ve destanlarda iç içe geçmiş biçimde bir arada bulunur. Oğuzların ürünleri konusundaki başlıca kaynak, Reşideddin’in Camiü’t-Tevarih adlı yapıtındaki “Tarih-i Oğuzân ve Türkân ve Hikâyât-ı Cihangir-i O” başlıklı bölümdür. Bu bölümün tarihsel yöntemle çözümlenmesi “Oğuz Kağan”ın tarihsel bir kişilikten çok, 24 boyluk Oğuz örgütünün simgesi olarak belirdiğini gösterir. Divanü Lugati’t-Türk ile Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın Şeceri-i Terâkime’ sinde de Oğuzlarla ilgili bilgiler vardır.

Dede Korkut Kitabı

Oğuzlar konusunda bilinenlerin çoğuna kaynaklık eden Dede Korkut Kitabı görece yakın geçmişte, 15. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Kitap, Oğuzların yaşamında eski ile yeni olanı iç içe sunar. Bunlar arasında en eski öğeler, Oğuzların Anadolu’ya geçmeden önce Maveraünnehir’deki dönemlerine, daha sonra da Anadolu’nun kuzeydoğusuna gelen Oğuzların Trabzon’ daki Rum devletiyle çatışmalanna ilişkindir. Öykülerin daha sonraki metinlerinde Kıpçaklar ve Bizanslılar tek bir “kâfir” kavramında birbirine kanşır. Belirli bir aşamanın ürünü olduğu anlaşılan Oğuz “boyları” temel kaynaklarda şöyle sıralanır.

Bozoklar

Kayı, Bayat, Alkaevli (Alkabölük), Karaevli, Yazır (Yazgır), Dodurga (Tutırga), Döğer (Töker), Yaparlı, Avşar, Kızık, Beydili, Karkın.

Uçoklar

Bayındır, Beçeneg (Peçenek boyu), Çavuldur (Çavundur), Çepni, Salur (Salgur), Eymür, Alayundlu, Yüregir, Iğdır, Büğdüz, Yıva (Iva), Kınık. Anadolu’da yerleşik düzene geçen Uçoklar ve Bozoklar, Anadolu Selçukluları, Dulkadıroğulları, Ramazanoğulları ve Osmanoğulları gibi devletlerin nüfus bileşiminde ağırlığı oluşturmuşlardır. Orta Anadolu’ya göçenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölge uzun süre “Bozok” adıyla tanınmıştır. Geleneksel kanı, Oğuzların İslamı benimsemesinden önce üstünlüğün Bozoklarda olduğu yönündedir. Oğuz yabguları ile Müslüman Türk hanedanlarının çoğunun Kayı, Yazır, Avşar ve Beydili gibi Bozok boylarından olması bu kanıyı desteklemektedir. Buna karşılık Üçoklardan Eymür boyundan da bey hanedanları vardır. Dede Korkut öykülerinde de üstün kol, Bayındır Han ve Bey Salur adlarının simgelediği gibi Üçoklardır.

Dede Korkut

Oğuz görenekleri

Dede Korkut Kitabı‘nda töre, alp geleneği, ozan görenekleri, insan-silah ilişkileri ve Oğuz silahları sıkça gündeme gelir. Silahın, özellikle okun, örgüt-inanç ilişkisini yansıtan yönleri belirginleşir. Bu metinde savaş ve silah kullanımıyla ilgili terim ve deyimler 200’e yaklaşır. Oğuz göreneklerinin çeşitli motifleri arasında anaerkillik döneminin kalıntılarını yansıtan öğeler de yer alır.

Oğuz töresine göre her Oğuz boyunun “damgası” Oğuz Han tarafından verilmiştir ve Oğuz boylarının her birinin birer ongunu vardır. “Döl-alma”, “kargış”, “ant içme” ve alp pratikleri; kutsal olanın yer-su biçiminde gözükmesi; kutsallığı bozacağı inancıyla su kullanımının sınırlı tutulması Oğuzların önemli görenekleri arasındadır. Oğuz töresine göre öldürülenin öcünün bütün kabile tarafından alınması gerekir; baba ölünce oğlu üvey annesiyle evlenebilir. Kan Turalı, Kara Çekür, Kırk Kınık, Bozaygırlı Beyrek gibi bazı alplerin “yüzlerine bakılmazlık” gereğince peçeli olarak gezmesi anaerkilliğin bir kalıntısını yansıtır.

Ayrıca kadın alplerin erkek alplerden farksız bir yiğitlik gösterdiği (örn. Beyrek’in, nişanlısı Banu Çiçek’le güreşmesi ve yenilmekten güç kurtuluşu) anlatılır. Yas, ölü aşı ve gömme âdetleri (ölünün mezar-eve oturtularak buraya içki dolu kap konulması), şaman inançları, av, savaş ve toylara verilen önem Oğuzların kültür kalıtının parçalarıdır. Müslüman Oğuzlar, eski geleneklerinden zamanla bir ölçüde uzaklaşmışlardır. Oğuzların Müslümanlaşmadan önce de öteki tanrılardan üstün “Tengri” adlı en yüce bir varlığa inanmalarının İslamı benimsemelerini kolaylaştırdığı öne sürülür. Eski Oğuz şamanlarının yargıçlık, hekimlik ve kâhinlik yaptıkları, ayin yönettikleri bilinir.


Bir Yorum Yazmak İster misiniz?