Ortodoks Kilisesi Hakkında Bilgi

0

Ortodoks kime denir, Ortodoks kilisesi nedir, ortodoks kilisesinin özellikleri nelerdir? Ortodoks Kilisesinin tarihçesi, hakkında bilgi.

Advertisement

Ortodoks Kilisesi

Ortodoks Kilisesi; günümüzde Hıristiyanlığın üç büyük kolundan biridir. İstanbul’daki Fener patriğinin unvan üstünlüğünü tanıyan özerk kiliselerin oluşturduğu bir topluluktur. İlk yedi ekumenik konsilin belirlediği öğreti ve uygulamalara bağlıdır. Üyeleri ağırlıklı olarak Balkanlar, Slav ülkeleri ve Ortadoğu’da toplanmıştır. “Doğru öğretiye bağlılık” anlamına gelen Ortodoks (Yunanca orthodoksos: “doğru görüş”) sıfatı 5. yüzyılda dünya Hıristiyanlığının bütününden ayrılan Monofizit kiliseler ile tutucu Protestan kiliseler tarafından da kullanılmıştır.

Katolik Kilisesi gibi Ortodoks Kilisesi de kurumsal olarak ilk Hıristiyan kiliseleriyle kesintisiz bir süreklilik içindedir ve aynı kutsal ayinleri benimser. İki kilisenin birbirinden ayrılması, ilahiyat alanındaki anlaşmazlıklardan çok, siyasal ve kültürel nedenlere dayanır. Kültürel açıdan Batı Hıristiyanlığı (Katoliklik ve Protestanlık) ile Ortodoksluk arasındaki bölünme, Latincenin egemen dil olduğu Batı Roma ile yazı dilinin Yunanca olduğu Doğu Roma imparatorlukları arasındaki bölünmenin uzantısıdır.

ortodoks

Tarihçesi

Roma İmparatorluğu’nun iki yarısı arasındaki siyasal ayrılık 4. yüzyıldan sonra gitgide derinleşti. Batı Roma İmparatorluğu 5. yüzyılda barbar istilalarına uğrayınca, daha önce bütün kiliseler üzerinde onursal üstünlüğü elinde tutan papa, ortadan kalkan imparatorluğun yetkilerini büyük ölçüde üstlendi. Doğu Roma İmparatorluğu ise, eski gücünü yitirmekle birlikte yeniçağ tarihçilerinin verdiği adla Bizans İmparatorluğu olarak yaklaşık bin yıl daha varlığını sürdürdü, imparatorluğun başkenti Konstantinopolis’teki (İstanbul) patrik kilisenin başı olmakla birlikte, tüm yetkileri elinde tutan imparator karşısında hiçbir zaman papanınkine benzer bir bağımsızlık kazanamadı. Ortodoks kiliselerinin ulusal devletler içinde ikincil konumu benimseme eğilimi gerçekte Bizans’tan kalma bir gelenektir.

Advertisement

Hıristiyanlığın ilk yazılı kaynakları Yunancaydı ve Roma’da bile Yunanca uzun süre ağırlığını korudu. Ama 5. yüzyıla değin düşünsel alanda Yunancanın önderliğine bağlı kalan Mısır ve Suriye’deki Hıristiyanların çoğu Ephesos (Efes) (431) ve Khalkedon (Kadıköy) (451) konsillerinin kararlarına karşı çıkarak ayrı bir çizgi benimseyince Yunan geleneği üstünlüğünü yitirdi. Bu bölgelerin Arapların eline geçmesiyle Hıristiyanlık Doğu’da daha da geriledi ve 5. yüzyıldaki ayrılıklar kalıcılık kazandı. Öte yandan, Latin Hıristiyanlığı eski Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını da aşarak Batı Avrupa halkları arasında yayıldı. Gene de Konstantinopolisli misyonerlerin 10. yüzyılda Rusya’ya Ortodoksluğu yerleştirmeleri Hıristiyanlığın Doğu ve Batı kolları arasındaki güç dengesini bir ölçüde sağladı. Charlemagne’ın 9. yüzyılda Batı’da Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaya çalışması, öğreti ve ayin konularındaki önemsiz ayrılıkların Roma’yla Konstantinopolis arasında bir bölünmeye yol açtığı ilk çatışmayı başlattı.

Bu ayrılıkların en önemlisi, Batı Hıristiyanlığının Kutsal Ruh’un hem Baba’ dan hem de Oğul’dan kaynaklandığını öne sürmesine karşılık, Doğu’nun Kutsal Ruh’ un yalnızca Baba’dan kaynaklandığını savunmasıydı. Batılı Hıristiyanların Nikaia (İznik) Amentüsü’ne bu yönde bir ifade (Latince filioque: “ve oğuldan”) eklemesi ve Doğuluları sapkınlıkla suçlaması Bizans’ ın öfkesiyle karşılaştı. Bu ayrılıkların sonunda Papa IX. Leo ile Patrik Mikhail Keroullarios’un 1054’te birbirlerini karşılıklı aforoz etmeleriyle, bugüne değin süren kesin bölünme gerçekleşti. İki taraf da 1965’e değin birbirlerini tanımadılar. Bizans imparatorunu devirerek Konstantinopolis’i yağmalayan ve 1204’te papaya bağlı bir Latin patriğini göreve getiren IV. Haçlı Seferi’nin Doğu’da yarattığı olumsuz duygular daha sonraki birleşme çabalarını da gölgeledi.

Ortodoks Kilisesi bu dönemden sonra Katolik ve Müslüman yönetimler ya da sosyalist rejimler karşısında kimliğini ve halkın kiliseye bağlılığını korudu. İstanbul’ un Osmanlılarca fethedildiği 1453’ten 1917 Sovyet Devrimi’ne değin dünya Ortodoksluğunun önderi Rus Kilisesi’ydi. Alaska’ya giden Rus misyonerleri 1794’te Ortodoksluğu Amerika kıtasına yerleştirdiler. Doğu Avrupa’dan gelen göçmenler de Ortodoksluğun Kuzey Amerika’nın dinsel yaşamında önemli bir öğe olmasını sağladılar. Amerika’da Ortodokslar günümüzde de Avrupa’yla bağlantılı ve etnik ağırlıklı kiliselerde örgütlenmiştir.

ortodoks

Ortodoks Kilisesi’nin Özellikleri

Ortodoks Kilisesi’nin en çarpıcı özelliği, bütün duyulara seslenen ayinlerinin güzelliği ve zenginliğidir. Hz. İsa, Meryem Ana ve azizleri canlandıran ikonların da Ortodoks ibadetinde önemli yeri vardır. Ortodoks ilahiyatçılar ikonlara saygı göstermenin, Tanrı’nın Hz. İsa’nın kişiliğinde insan biçimini aldığı yolundaki Hıristiyan inancının ve böylece insan doğasının tanrısallaşmasının gereği olduğunu öne sürerler. Manastır hareketi ve ruhani keşiş yaşamı başlangıçtan beri Ortodoksluk içinde önemli rol oynamıştır. Ortodoks piskoposların keşiş, dolayısıyla evlenmemiş olmaları zorunludur; buna karşılık papazlar evli olabilir. Ortodoks manastır hareketinin uzantılarından biri, mistisizmin bütünüyle Doğu’ya özgü bir türü olan hesykhia akımıdır. Yunanistan’ın kuzeyinde Aynaroz Dağındaki büyük manastır topluluğunda yetişen keşiş Aziz Gregorios Palamas hesykhia öğretisine klasik ilahiyat yorumunu kazandırmıştır.

Ortodoks kiliseler, 20. yüzyıldaki ekumenik hareket içinde etkin rol oynadılar. Büyük Protestan kiliseleriyle birlikte, Dünya Kiliseler Konseyi içinde yer alan birçok Ortodoks kilise, karşılıklı anlayışı güçlendirmek ve birliğe ulaşmak amacıyla ilahiyat tartışmalarına girdiler. 1054’teki karşılıklı aforoz kararlarının kaldırılmasından (1965) sonra Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki ilişkiler büyük ölçüde gelişti. Bununla birlikte Ortodokslar kiliselerinin bütünlüğünü koruma ve büyük bir geleneğin mirasını taşıma misyonlarından ödün vermeme konusunda bugün de kararlı davranmaktadırlar.

Advertisement

Ortodoks inancının en belirgin özelliklerinden biri, belirli itikadnamelerin bağlayıcı çerçevesine sığdırılmak yerine, kendi doğruluk ölçütlerini kendi içinde araması, Kitabı Mukaddes ve kilise geleneğiyle tutarlılığı vurgulamasıdır. Bu nedenle Ortodoks Kilisesi bugüne değin inanç konularını ayrıntılarıyla ve değişmez biçimde tanımlamaktan uzak durmuştur. Hıristiyan yaşamının amacı Batı’da Tanrı katında aklanma, Doğu’da ise Tanrı’yla birleşme ve tanrısallaşma olarak tanımlanır. Batı’da kilise, Tanrı’yla insan arasında kayra bağışlayan bir aracı ve öğreti doğruluğunu güvence altına alan bir erk kaynağı olarak görülür; Doğu’da ise kilise, Tanrı ile insanın yüz yüze geldiği bir beraberlik sayılır. Ortodoks Kilisesi Hz. İsa’nın Tanrı’nın Oğlu’yla (Logos) özdeşliğini vurgular; Bizans ikonlarında Hz. İsa’ nın başının çevresinde, Tanrı’nın Yahudilerce kutsal sayılan adı YHVH’nin Yunancadaki karşılığı olan oon yer alır. Buna koşut olarak Ortodoks ayinlerinde Meryem Ana Theotokos (Tanrı Anası) adıyla anılır.

Ortodoks inancına göre insanın kurtuluşu, ortaçağda Batı’da egemen olan anlayışın tersine, Hz. Âdem‘in günahının bedelini ödeyerek tanrısal adaletin gereğinin yerine getirilmesiyle değil, insanda insani olanla tanrısal olanın birleşmesiyle ilgilidir. İnananlar Mesih aracılığıyla ölümlülüğü ve zayıflığı yenecek ve tanrısal yaşama yücelecektir. Hz. İsa‘nın bir kerede ve herkes için gerçekleştirdiği bu kurtuluş eylemi Mesih’le bütünleşen bütün inananlarca benimsenmelidir. İnsanın, Mesih’in bedenine katılarak yaratılıştaki doğal durumuna dönmesini sağlayan Kutsal Ruh’tur.

Batı’nın Üçleme anlayışında Tanrı’nın öncelikle öz birliği vurgulanırken, Doğu’da Tanrı’nın üç kişiliğe sahip olması Hıristiyan deneyiminin birincil boyutu olarak görülür. Öte yandan Doğu Hıristiyanlığı bütünüyle aşkın olan Tanrı’nın bilinemeyeceğini, bu nedenle ancak ne olduğunu değil, ne olmadığını belirten terimlerle tanımlanabileceğini vurgular. Ortodoks inancına göre Tanrı’ nın bilinemez özü ile eylemleri ya da “etkinlik gücü” arasında gerçek bir ayrım vardır; Mesih’te gerçekleşen insanın tanrısallaşması, tanrısal etkinlik gücü ile insanlığın Mesih’te bütünleşmesiyle olur.

Batı Hıristiyanlığının yakın geçmişte toplumsal sorunlara yönelmesine karşılık, Ortodoks ilahiyatçılar Hıristiyan inancının, Tanrı’nın Krallığı’nı dolaysız biçimde yaşamak olduğunu, bunun da kilise ayinlerinde gerçekleştiğini öne sürerler. Bu geleneksel yaklaşım Ortodoks kiliselerinin en elverişsiz toplumsal koşullarda bile nasıl varlığını sürdürebildiğini bir ölçüde açıklar.


Leave A Reply