Öşür Nedir? Öşrün Tarihçesi Hakkında Bilgi

0

Öşür nedir, öşür vergisi kimlere verilir? Öşür vergisinin tarihi, tarihçesi, özellikleri nelerdir? Tarihte öşür hakkında bilgi.

Advertisement

Öşür Nedir? Öşrün Tarihçesi Hakkında Bilgi

Öşür, uşr, öşr-i şer i, aşar (çoğulu) olarak da bilinir, ürün ve kazanç üzerinden bir tür ödeme ya da vergi biçiminde ayrılan paydır. Sözlük anlamı “ondalık” ya da “onda bir”‘ dir. İslamda toplumsal dayanışmanın gereği ve sadaka ile zekâtın bir türü olarak toplanmış, fetihlerin Arabistan dışına yayılması, toprağa yerleşilmesi ve devletin düzenli gelir gereksiniminin artması sürecinde yeni bir içerik kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde ise köylünün ürününden alınan başlıca vergiye dönüşmüştür.

Öşür İslamdan önce de uygulanan bir vergilendirme yöntemiydi. Özellikle Doğu Asya, Güney Asya ve Ortadoğu’da pek çok kavim, tarımsal üretimin öne çıktığı ve ilk krallığın askeri karakterde olmaktan çok bu temelde yükseldiği gelişme aşamasında topluluğun artıürününden tanrılar için özel paylar ayırmaya başladı. Belirli toprak dilimlerinin ya da ürünün belirli bir bölümünün tanrıların barındığı tapınaklara ayrılması biçimini alabilen bu paylar gene o tanrı ve tapınaklara hizmet eden rahiplerin elinde toplanırdı.

Tarihçesi

Eski Mısır ve Mezopotamya’ da görüldüğü gibi, bu maddi temel üzerinde sınıflaşarak yükselen din adamlarının egemenliği söz konusu devletlere teokratik bir karakter kazandırmıştı. Etimolojik bakımdan öşür sözcüğüyle açıkça ilişkili görülen iş-ru-u, Asur dilinde ayni (buğday, hurma türünden) ya da altın olarak ödenebilen bir vergiydi. İbrani topluluklarında önce tapınak bakımı ve yoksulların korunması amacıyla yalnızca rahiplerin aldığı, gene öşürün etimolojisi içine yerleştirilebilen ma’aşer vergisini zamanla krallar da toplamaya başlamış, hatta Musa Yasaları’nda öngörüldüğü gerekçesiyle zorunlu kılmak istemişlerdi. Işru-u gibi ma’aşer de ayni ya da nakdi olabiliyordu. Araplar da Cahiliye döneminde bir tapınma biçimi olarak ürünleri ve hayvanları üzerinden uşr verirdi. Bütün bu örnekler dinsel kaynaklı bir ödemenin vergiye dönüşme yolundaki evrimine işaret etmektedir.

Advertisement

Arapların hem çoktanrılılıktan tektanrılılığa, hem kabile toplumundan devlete geçişlerini ifade eden İslam çerçevesinde, Hz. Muhammed Cahiliye döneminde var olan uşr’u ibadetten tümüyle kopararak bir çeşit kamu vergisine dönüştürdü. Toprağın verimliliğine, akarsularla doğal olarak mı (tam öşür), yoksa insan emeğiyle mi sulandığına (yarım öşür) bağlı oranlar koyarak uygulamayı sistemleştirdi. Kuran’da doğrudan öşür sözcüğü geçmemesine karşın En’ am suresinin 141. âyeti öşrün dayanağı oldu. Mekke ve Medine’si, Hicaz’ı ve Yemen’iyle Arap ülkesi, İslami öşre tabi topraklar sayıldı. Vergi yükümlülerine öşri dendi. Bunların dışındaki bölgelerde ise İslam henüz yayılmadığı için, arazi ve emlak vergisi sayılan haraç öngörüldü. İslam yayıldıkça öşür yükümlülüğü taşıyan alanlar da çeşitli yollardan genişledi.

Fethedilen diyarlarda zimmîlerin kullanmadığı ya da boş bırakıp gittiği yerler öşür karşılığı Müslümanlara veriliyor, henüz hiç arazi ve emlak vergisi ödemeyen topraklar barışçı yöntemlerle alındığında sahipleri Müslümansa ya da Müslüman olursa öşre bağlı kılmıyor, kuyu ya da kanal açılarak yapay sulamaya kavuşturulan topraklar öşri arazi kapsamına almıyordu. Öşre bağlı topraklar, özellikle Mısır’da iyi gözlenebildiği gibi satın alma, hibe gibi yollardan mülkiyetin el değiştirmesi sonucunda büyük ölçüde arttı. İslamı yeni kabul edenlerden yalnız öşür alınması, din değiştirmeler kadar öşri arazinin de yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Ayrıca imamların (hükümdar) fethedilen ülkelerdeki haraci araziyi öşri araziye dönüştürme yetkileri vardı. Öşür yükümlülüğüne geçişlerde, fethedilen ülkelerin toprak sahipliği sistemlerine, kabile ilişkilerine ve toplumsal yapılarına bağlı olarak çeşitli karar ve hesaplama güçlükleri doğdu; bu sorunlar İslam mezhepleri arasında farklı yorumlara da yol açarak büsbütün karmaşıklaştı.

Örneğin kiralanan bir toprağın sahibinin Müslüman, işleticisinin gayrimüslim olması durumunda, satın alınan ya da kiralanan toprakların sürülmemiş, sürülmüş ama ekilmemiş, sürülmüş ve ekilmiş olması durumlarında, tarım ürünlerinin türlerine göre, ayrıca öşürden bağışık tutulacak kişiler ve bunun sınırı gibi konularda Şafii ve Hanefi mezheplerince değişik yöntemler benimsendi. Öşür yükümlülüğünün yaş sınırı da İslam hukukçuları arasında tartışma konusu oldu. Bununla birlikte genelde öşri arazi sürekli genişledi ve öşür öbür vergilerin üzerine binerek ya da onları içine alarak toprağa dayalı devlet gelirlerinin başlıcasına dönüştü. Klasik İslamda öşür oranları yarım öşür, tam ya da alelade öşür, bir buçuk öşür ve iki kat öşür olmak üzere dört -sınıftı. Bu oranlan ayarlama yetkisi imama ve onun adına yerel yöneticiye aitti. Öşür gelirleri beytülmala geçtikten sonra yalnız hayır işlerinde değil, kamu yatırımlarında ve şeriatın onayladığı başka alanlarda da kullanılabilir, işletmecilere kredi olarak verilebilirdi.

Osmanlı Devleti’nin öşür ya da aşar adı altında çeşitli toprak ürünlerinden aldığı vergiler, dinsel bir yükümlülüğü içeren öşr-i şer’iden farklı olmakla birlikte klasik İslamdaki değişme çizgisinin mantıksal uzantısında yer alan bir uygulamaydı. Arap-İslam devletlerini izleyen Türk-İslam devletleri önce Anadolu’ya, sonra Balkanlar’a yayıldıkça, sahiplerinin mülkü olan öşri topraklan çok azaldı. İlk gelişme aşamasında Rumeli’de kök salan Osmanlı Devleti’nde İslam cemaati yararına fetih ilkesi ile sahipsiz kalan toprakların beytülmala alınması birleşerek kendinden önceki siyasal kuruluşlara oranla çok daha geniş bir miri arazi kategorisi yarattı. Rakabesi devlete ait bu topraklarda reaya sürekli ve kalıtsal bir kiracı konumunda bulunduğundan, devletin “öşür adına” her yıl üründen belirli bir pay alma (ve bunu yerinde toplama yetkisini, dirliklerinin büyüklüğüne göre askeri sınıf mensuplarına devretme) hakkının, bunun bir toprak kirası (icare) ya da bir paylaşma haracı (harac-ı mukasım) olduğu gibi hukuksal varsayımlara dayandırılması gerekti.

Küçük çiftleri işleyen reaya hanelerinin her yıl nakit olarak ödemeleri gereken sabit “çift akçesi” vergisi de, gene fıkha göre harac-ı muvazzaf olarak yorumlandı. Böylece asıl şer’i öşürden çok daha yüksek, toprağın verimine göre onda bir ile onda beş arasında değişebilen oranlarda bir vergi, çoğu zaman Müslüman-Hıristiyan ayrımı da yapılmaksızın devlet topraklarını işleyen bütün köylülerden alınabildi. Bu ikili uygulama aslında Osmanlı Devleti’nin toplumsal gerçekliğine uygundu. Öşrün yerine göre bir icare olarak açıklanması devlet vergilendirmesi biçiminin ardındaki rant aktarma özüne ışık tutar. Batı’da mutlak monarşilerin yükselişi sürecinde, yeni bir kraliyet vergilendirmesi kertesi, sınıfsal içeriği açısından eski feodal rantların merkezileşmesi olarak ortaya çıktı. Odak noktasında öşrün yer aldığı Osmanlı toprak gelirleri sistemi ise, rantın başından beri vergi biçimini aldığı bir ortaçağ düzeni örneğidir.

Advertisement

Şer’i hukuk alanından çok örfi hukuk alanında boy atan Osmanlı aşarı, oranları bakımından da devletin çeşitli bölgelerinin tarihsel miraslarını, yerel örf ve âdetleri, devletin mali ve iktisadi hesaplarını yansıtır. Tahrir defterlerinin başlarına yerleştirilen kanunnamelerin incelenmesi, yıllık ürün içinde öşür payının bazen her kaza hatta her köy için farklı olduğunu gösterir. Tımarlı sipahiliğin daha eskiden var olan ve henüz ortadan kaybolmamış bir özel toprak sahipliğinin üzerine oturduğu, dolayısıyla kuramsal düzeyde devlete ait vergilerle toprak sahiplerine ait rantların birbirinden ayrıştığı malikâne-divani usulünde öşrün hesaplanması daha da karışıktır.

15-16. yüzyıllardaki biçimiyle Osmanlı klasik düzeninde öşür, daha çok küçük tımarlarda sipahilerce toplanırken, 16. yüzyıl sonlarında baş gösteren büyük dönüşüm sürecinde, devletin merkezi nakit gereksiniminin artması tımar sisteminden iltizam usulüne geçişe yol açtı; mukataaların tarımda da yaygınlaşması özellikle 18. yüzyılda malikâne denen ömür boyu iltizam biçimini aldı. Hazineye ödenen peşin iltizam bedelini kısa sürede kat kat fazlasıyla çıkarma hevesi mültezimleri köylüye çok ağır yükler bindirmeye yöneltip tarımsal yeniden-üretimi tehlikeye soktuğundan 1839 Tanzimat Fermanı’yla, “âlât-ı tahribiye”den sayılan aşar mültezimliği kaldırılarak yerine öşrün muhassıllar aracılığıyla toplanması yöntemi getirildi. Yeterli bir tahsilat ağı kurulamadığından birkaç yıl sonra iltizama geri dönüldü. Başka bir çare olarak iki yıllık iltizamlann beş yıla çıkarılması denendi. Bir süre de emanet ile iltizam usulleri arasında gidilip gelindi. Sonunda Cumhuriyet döneminde, 17 Şubat 1341 (1925) tarihli “aşarın ilgası yerine ikame edilecek mah-sulât-ı arziye vergisi hakkındaki kanun” ile ortaçağ kalıntısı bu vergi tümüyle kaldırıldı.


Leave A Reply