Peyami Safa Edebi Kişiliği ve Eserleri

0

Peyami Safa’ın edebi kişiliği, edebiyat özellikleri nelerdir? Peyami Safa ve eserlerinin Edebiyatımızdaki yeri hakkında bilgi.

Peyami Safa


Peyami Safa Edebi Kişiliği ve Eserleri

Peyami Safa, Recaizade Ekrem Bey’in Maarif Nazırlığı’ndan ayrılması sonucu, onun için verdiği Galatasaray Sultanisi’nde okutma sözünü tutamadı, ,bu yüzden de öğrenimi yarım kaldı. Kendi kendinin öğretmeni olmakta gösterdiği büyük çaba, onu kısa sürede hem öğretmenlik yapacak düzeye, hem de basın dünyasında yazarlığını kabul ettirecek noktaya ulaştırdı. Öte yandan şair ve yazarı çok olan bir aileden geliyordu, Büyükbabası, babası, amcası şairdi, ağabeyi gazetecilikle uğraşıyordu. Tüm bu koşullarda, Tanzimat ve Serveti fünun dönemlerinden evrim geçirerek gelen Türk romanına Peyami Safa da kendi rengini katacaktı. Kattı da, Doğu-Batı sorunsalını hep işledi. Sanki bunu işlemek için roman yazdı. Fatih Harbiye de bunlardan en önemlisi.

Cumhuriyet dönemi Roman Dünyası

Cumhuriyet dönemi romanları bugüne kadar hep iki grupta ele alındı. İlki toplumcu-gerçekçi romanlar, ikincisi eleştirel gerçekçi romanlardır. Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki bu romanlar Kuvayi Milliye’yi, Kurtuluş Savaşı’nın çeşitli cephelerini, cephe gerisini ya da kalkınmaya yönelik çeşitli konulan toplumcu gerçekçi açıdan işleyen romanlardır.

Bunlardan ilk sırayı Halide Edip’in Ateşten Gömlek’i (1912) alır. Yaşanmış deneyimlerle Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele anlatırken, Halide Edip‘teki Batı hayranlığının yerini Batı düşmanlığına bıraktığı görülür. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu (1922) romanı ise, Kuvayi Milliye ideolojisinin barış sürecindeki izlerini idealist öğretmenin Anadolu’daki çalışmalarıyla yansıtan bir özelliktedir. Yakup Kadri, Ankara (1934) romanıyla başkent Ankara’daki sivil yaşamın örgütlenişini anlatır.

Eleştirel gerçekçi romanlar ise, Osmanlı’dan kalan çeşitli kurumları eleştiren, sosyal ve kültürel yapı değişikliğini ortaya koyan romanlardır. Bunlardan da ilk sırayı Yakup Kadri’nin Kiralık Konak (1922) alır. Yine Yakup Kadri’den Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928) romanlarıyla sürer. Halide Edip’in Vurun Kahpeye (1926), Reşat Nuri’nin Yeşil Gece (1928) de eleştirel gerçekçi romanlardır.


Cumhuriyetin kurumlarının aksayan, devrimlerin hayata geçmediğini sergileyen eleştirel gerçekçi romanların en önemli ve ilginci Yakup Kadri’nin Yaban (1932) romanıdır. Roman bir yönüyle köylü -aydın uyuşmazlığını irdeler ki, iletisinin şimdi bile geçerli olduğu söylenebilir. Bunun dışında Halide Edip’in Kalp Ağrısı (1924) ve Zeyno’nun Oğlu (1928) romanlarıyla ilk kez Doğu Anadolu insanını bir aşk macerayla romana getirir. Öte yandan Reşat Nuri birçok romanıyla eleştirel gerçekçi roman türüne örnek verir. Örneğin Acımak’la (1928) insan ilişkilerini, Yaprak Dökümü’yle (1939) bürokrasinin hantallığı ve komikliğini, Miskinler Tekkesi’yle de (1946) toplumsal yapının değişimini sergiler.

Bütün bu çerçevede Peyami Safa, Türk romanına yeni konular getirerek, farklı bir yer edinir.

İlk romanı olan Sözde Kızlar (1925), üç değişik zamanda filme de aktarıldı. Bu romanda Peyami Safa, mütareke döneminde İstanbul’a babasını aramak amacıyla gelen bir genç kızın başından geçenleri konu edindi. Yazarın vurgu yaptığı ‘Mütareke yılları’ ve yüksek zümredeki ahlaki çöküntü oldu.

İkinci ve ona ün kazandıran Dokuzuncu Hariciye (1930) ise, ilk kez bir sağlık konusunu, bir hastanın psikolojik yapısını, hasta hastane ilişkisini, ilk kez adı olmayan bir roman kahramanını, savaş sonrası yılların ‘mahrum ve itelenmiş gençliğinin duygularını’ romana soktu. Bu romanı ve bazıları kendi yaşadıklarından kaynaklandı. Bir Tereddüdün Romanı (1933) ile Birinci Dünya Savaşı yıllarında ‘aydınlardaki inanç eksikliğine dikkati çekti, ahlaki çöküntüyü’ sergiledi. Fatih-Harbiye‘de Doğu-Batı uygarlığını tartıştı. Kurtuluş Savaşı sonrası Doğu uygarlığından Batı uygarlığına geçişin toplumsal ve kültürel olaylardaki izdüşümlerini, kahramanlarını sergiledi, bu ikisinden olumlu tip olarak Doğu’dan yana tavır aldı.

Olcay Önertoy’un Türk Romanı ve Öyküsü kitabında saptadığına katılmamak olası değildir:

“Anadolu’ya açılmayan yazarın bütün romanlarında olaylar İstanbul’da geçer. Romancı olarak bir başarısı konuya göre kişiler ve tipler seçmesidir. Kişilerin dış yapılarından çok iç yapılarına önem veren Peyami Safa, psikolojik çözümlemelerde gerçekçi ve nesneldir. Ancak romanlarında bedence ve ruhça hasta, daha çok karamsar olan kişilere sıkça rastlanır. Yazar, bunun nedenini kendisinin insana verdiği öneme bağlayarak açıklar … Romanlarına çekicilik veren olayları sıralayışındaki ustalık ve canlı anlatımıdır. Dilinde ise, dil anlayışındaki değişimlerin etkisi görülür.”


Romanlarında Psikolojik Çözümlemeler

Peyami Safa’nın çocukluğunda hasta olan kolunun ilaçla tedavi edilemeyip kesilmesine karar verilmesinin, ama buna karşı koyup kolunu kestirmeyen, iyileşmesini sağlayan yazarın bu günlerde yaşadığı ruhsal travma onda izler bırakır. Bu daha çok da romanlarında psikolojik çözümlemeler olarak kendini gösterir. Atilla Özkırımlı da bu konuya değinerek, “Olaydan çok ruh çözümlemelerinin öne alındığı romanlarında toplumsal değişimlerin yol açtığı bunalımları, ahlak çöküntülerini, çatışmalarını işledi. Sonraları felsefi arayışlarında mistisizmin egemen olduğu karamsar bir anlayışla bireyin dünyasını çözümlemeye çalıştı” diyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Peyami Safa’nın roman dünyasını sarmayalan bir başka konu da Doğu-Batı sorunsalıdır. Bunu Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan başlayarak neredeyse tüm romanlarında irdeledi. Berna Moran bu konuya Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndaki Nüzhet’in karşısındaki iki erkekten (hasta: genç, Dr. Ragıp) Batı yanlısı olanı seçişini şöyle değerlendirir: “Romanın adı verilmeyen fakir, genç kahramanı, akrabası, Fransızlara hayran bir paşanın Erenköyü’ndeki köşkünde sık sık misafir kalır.

Paşa’nın kızı Nüzhet ile aralarında bir aşk ilişkisi yeşermeye başlar. Ne var ki kız, ona umut verdiği halde Doktor Ragıp ile evlenerek Berlin’e gider. Kişiler ve durum öteki romanlarındakinin aynı. Nüzhet Batı terbiyesi ile büyümüş, piyano çalan bir genç kız. Karşısında iki erkek var. Biri, Türkiye’de Batı etkisine isyan eden, fizik yönden zayıf, fakir bir genç; öteki, başarılı, zengin, zarif, “ameli ve harici” bir zekaya sahip, ama “basit bir insan” (s. 86,93). Paşa gibi “kozmopolit fikirleri” var ve düşünceleri, okuduğu yabancı okulun etkileriyle biçimlenmiş. Ayrıca Peyami Safa aşktaki ilk rakibinin Batı kişiliğini kendisi açıklar, şu cümleyle;

“Ecnebi mekteplerini işgal suretiyle manevi kapitülasyonları kaldırdığı için hükümeti beğeniyordu. Bu mekteplerin benim aşkımda rol oynayacak kadar ileri gideceklerini evvelden tahmin edemediğim halde. “

İnanıyorum ki Peyami Safa’nın çok genç yaşında başından geçmiş ve anlaşılan üzerinde derin izler bırakmış olan bu aşk olayı, sonradan romanlarının kişileri ve bunların arasındaki ilişkiler yapısını belirleyici bir rol oynamış. Batı-Doğu sorununu romana sokmak istediğinde, bir kızla iki erkeğin aşk öyküsünde Batı ile Doğu’yu karşılaştırmış ve böylece sözünü ettiğimiz ilişkiler yapısına ideolojik bir nitelik kazandırmıştır. Batılı erkekler Ragıp’ın geliştirilmiş çeşitlemeleridir. Kadın kahramanların kişiliği de Nüzhet’ten belirgin izler taşır ve yazar, Batı yaşayış biçimine, Batı modeli adama duyduklarını zaaftan ötürü onları hınçla aşağılamaktan kendini alamaz. En iyi anlattığı iki duygunun kıskançlık ve şüphe olmasının nedenlerini de acaba buna bağlayamaz mıyız?” (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 4. bas. İletişim Ya. İstanbul 1983, s.176)


Doğu-Batı Sorunsallığı

Peyami Safa’nın romanlarında yansıttığı Doğu-Batı sorunsallığı, onun makalelerinde ya da kitaplarında farklı boyutlarla sürer. Türk İnkılabına Bakışlar (Kültür Bakanlığı, Ankara 1981) Kitabında ‘Türkiye’nin ‘şark milletleri’ arasında sayılamayacağını öne sürer, Türkiye’yi ‘Avrupa ile Asya’nın zifaf döşeği olarak’ niteler, verdiği başka örneklerle ‘Kemalist ideolojinin içinden konuşmaktadır’ (Ahmet Oktay), hatta Türk Dil Kurumu’na üyedir (1936), çalışmaları destekler, ama bir süre sonra (1942) TDK üyeliğinden ayrılır, eski savunduklarının tam tersini söylemeye başlar.

Rasyonalizmden spritüalizme geçerek, bilime karşı sezgiyi, Batı’ya karşı Doğu’yu savunur. Bunu roman dünyasına serpiştirir. Berna Moran ve Ahmet Oktay’ın bu saptamalarını Fethi Naci de benimser, “Fatih-Harbiye” yazısını Moran’ın görüşleriyle tamamlar: ” … Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ile başlayan son döneminde ise resmi ideoloji karşısında geriye dönük bir tavır alır. Spiritizmaya, psiko kinesise merak saldığı ve dolayısıyla pozitivizme, materyalist ve determinist bir bilim anlayışına karşı çıktığı bu son döneminde din (mistisizm olarak) ideolojinin egemen öğesi olur. Bundan ötürü 1960’lardan sonra Türkiye’deki resmi ideolojiyi daha da sağa çekerek, gelenekçi ve mukaddesatçı doğrultuda değiştirmek isteyen çevrelerin gözde yazan olur Peyami Safa. ” (Fethi Naci, 100 Türk Romanı, Yüzyılın 100 Romanı, Adam Yayınları, İstanbul 1999, s. 244)





Bir Yorum Yazmak İster misiniz?