Peygamberimizin Peygamberlik Dönemi

0

Peygamberimizin peygamber oluşu, ilk vahiyin gelişi, tebliğin yayılması, peygamberlik döneminde yaptıkları, yaşadıkları hakkında bilgi.

PEYGAMBERLİK VE MEKKE DÖNEMİ

Peygamberliğin İlk Yılları

İlk Vahiy

Vahiy kavram olarak; kalbe gerçeği atmak, ardı ardına ve süratle gelen işaret anlamına gelir ki, açık olmaktan ziyade çok gizli bildirmek demektir. Vahiy, Allah tarafından peygamberlere haber ulaştırmayı ifade eder. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ilk vahyi, Ramazan ayında, 35 yaşından beri tefekkür etmek ve manevi aleminin huzurunu sağlamak için bulunduğu Hira mağarasında miladi 610 yılında 40 yaşındayken almıştır.

Advertisement

İnsanlık alemine doğan bu nurun doğuşunu Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) daha sonra şöyle anlatacaktır: “O, bana, Cebrail adını taşıyan melek olduğunu, Allah’ın beni Resulü olarak seçtiğini haber vermek üzere gönderildiğini söyledi. Bana abdest almayı öğretti; bedenim tamamen arınmış hale gelince, benden okumamı istedi. Okuma bilmediğimi söyleyince, beni kuvvetle sıktı ve hemen bırakıp yine okumamı istedi. Ben tekrar okuma bilmediğimi söyledim. Beni kucakladı ve daha da kuvvetli sıktı ve sonra okumamı istedi. Okuma bilmediğimi tekrarlamam üzerine; yeniden beni kolları arasına alıp daha şiddetli sıktı ve sonra şöyle dedi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren, en büyük kerem sahibidir…’ (Alak,96/1-5)

Bu durum karşısında korkuya kapılan Peygamberimiz evine döndü ve eşi Hz. Hatice’ye üzerini örtmesini söyledi. Bir süre sonra sakinleşen Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) başından geçenleri anlattı ve endişelerini dile getirdi. Hz.Hatice ise, Ona, sahip olduğu yüksek ahlaki şahsiyetinden ötürü Allah’ın kendisini şeytanın her türlü aldatmalarına karşı koruyacağını söyledi ve beraberce o devrin önemli bilge şahsiyetlerinden ve Hz. Hatice’nin de yakın akrabası olan Varaka b. Nevfel’e gittiler.

Varaka olanları dinledi ve şöyle dedi: ‘ Bu gördüğün, Allah’ın Musa’ya indirdiği Cebrail (Namus)’dir. Keşke kavmini davet edeceğin günlerde genç olsam! Keşke kabilenin seni yurdundan çıkaracağı gümlerde hayatta bulunsam’

Hz. Hatice (r.anha), Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’e ilk inananlardan oldu.O hem iyi bir eş hem de eşine her konuda tam destek olan bir hayat arkadaşıydı. Daha sonra o sıralarda henüz çocuk yaştaki Hz. Ali (r.a) ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in evlatlığı Zeyd b. Harise (r.a) inananlar safına katılmışlardır. Ev halkı dışından ilk inanan kişi ise, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in can dostu Hz. Ebu Bekir (r.a) olmuştur.

Advertisement

Vahyin Kesintiye Uğraması

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), ilk vahiy olan Alak suresinin ilk 5 ayetini aldıktan sonra, bir müddet vahiy alamamıştır. Bu dönemde vahyin kesilmesi anlamına gelen Fetret-i vahiy denilmiştir. Bu kesinti süresinin 3 yıl olduğu kabul edilir. Çevredeki bazı bedbaht kişilerin Rabbinin kendisini terk ettiği şeklindeki alaysı ifadeleri ve kendi iç dünyasında oluşan belirsizlikler nedeniyle bu yıllar Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) için çok zor yıllar geçmiştir.. Bu karmaşık ruh halinin çok yoğun olduğu bu zaman dilimi şu vahyin gelmesiyle son bulmuştur.

‘Kuşluk vaktine andolsun. Sükuna erdiği zaman geceye andolsun. Rabbin seni ne bıraktı, ne de sana darıldı. Doğrusu ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup, zenginleştirmedi mi? Öyleyse öksüze kötü muamele etme ve sakın bir şeyi isteyeni azarlama. Yalnızca Rabbinin nimetini anlat’ ( Duha, 93/1-11).

Artık vahyin gerçekliği, Allah’ın peygamber olarak seçtiği kendisi için artık açık bir hale gelmiş ve tam bir gönül huzuru içerisinde tebliğ görevine hazır hale geldiğine inanmıştı.

Tebliğin Başlaması ve İlk Müslümanlar

‘Ey örtüye bürünen! Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terke devam et…’ (Müddesir, 74/1-5 ) ayeti gereğince Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Allah’tan aldığı vahiyleri insanlara duyurmakla görevlendirildi. Tebliğin muhatapları tek tek kişilerdi ilk başlarda. Bu bireysel davetler büyük bir gizlilik içinde yürütülürken ‘ ( Önce ) en yakın akrabanı uyar’ ( Şu’ra,26/214) ayetiyle artık tebliğin en zor yolculuğu başlıyordu Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatında. Bu iş için en yakın akrabalarına verdiği yemek davetlerinin birinde onları İslam’a davet etti. Bu davete en şiddetli tepkiyi gösteren amcası Ebu Leheb artık İslam Peygamberinin en büyük bir düşmanı olarak tarihe geçecekti.

Tebliğin Yaygınlaşması

İslam’ın açık bir şekilde insanlara duyurulmasının başlaması ile kıyamete kadar devam edecek olan hak ile batılın, nur ile zulmetin tarihi ve ilahi mücadelesi bu kez Hz. İbrahim (a.s)’in inşa ettiği ve aynı zamanda Rabbine yakarış mekanı olan Kabe’nin bulunduğu mukaddes topraklarda yeniden hayat bulmuş oluyordu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Safa tepesinden kavmine şöyle sesleniyordu:

Advertisement

“Şayet ben size, şu tepenin arkasında şehri istila etmek isteyen bir düşman ordusu gelip karargah kurmuş desem bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, şu cevabı aldı: ” Sen asla yalan söylemedin, senin söyleyeceğin her şeye inanırız.” Bunun üzerine o; “Öyleyse Allah’a yemin ederim ki, nasıl uykuya yatıyorsanız, bir gün öylece ölecek ve sonra uykudan uyanır gibi yine dirilerek yaptıklarınızdan hesap vereceksiniz. Şunu da iyi biliniz ki ebedi bir Cennet ve Cehennem vardır. Öldükten sonra iyiler Cennete, kötüler Çehennem’e gidecektir. Önümüzdeki kıyamet gününün azabı ile sizi korkutmakla görevliyim. Allah’ın birliğine ve benim peygamber olduğuma iman edenler, kendisini azaptan kurtaracak, etmeyenler şiddetli bir ceza görecektir.” diyerek onları Allah’ın birliğine inanmaya kendisini Allah’ın elçisi olarak tanımaya çağırmıştır

Böylece Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in topluma yaptığı ilk genel çağrısında, imanın temel esaslarını oluşturan, Allah’ın birliği ve tekliği, peygambere ve getirdiklerine iman, ölümden sonra diriliş, hesaba çekilme, cennet ve cehennemin varlığı gibi konuları duyurmuş oluyordu. Sonuç olarak, toplumun kendi oluşturduğu gerçekliğin karşısına ilahi hakikat, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) tarafından tüm insanlığa bir daha kaybolmayacak şekilde ilan edilmiş oluyordu. Fakat bu aynı zamanda inananlar için zor ve çileli bir yaşantının da başlangıcı oluyordu. İlahi hakikat nurunun, Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) gibi yiğit gönüllerde tecellisi müslümanlar için hem bir moral kaynağı hem de bir güç oluşturdu. Hz. Ebu Bekir (r.a)’in tüm mal varlığı ise, işkence ve ölüm tehdidi altındaki mazlumların, köle ve cariyelerin kurtuluşlarına vesile olurken, inananların iman davalarındaki kararlılığı onları, tüm insanlığa hep örnek olacak bir ‘iman toplumu’ haline getirmişti.

Tebliğe Yöneltilen İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’in Cevabı

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in ilahi tebliğde bulunurken karşılaştığı suçlamaların ve tepkilerin başında onun mecnun, kahin ve şair olduğu iddiası gelmiştir. Bu akıl ve idrak dışı iddiaya Kur’an-ı Kerim şu ayetlerle tepki göstermiştir:

” Onlar: Ey kendisine Kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene” dediler.” Biz melekleri ancak gerekince indiririz. O takdirde de ceza görecekler asla geri bırakılmazlar” (Hicr, 15/6-8)

“Ya da:”Onda delilik var diyorlar öyle mi?Hayır; onlara gerçeği getirmiştir, ama çoğu ondan hoşlanmamaktadır” (Mü’minun, 23/70)

Advertisement

“Görebildikleriniz ve göremediklerinizin üzerine yemin ederim ki. Kuran şerefli elçinin getirdiği sözdür. O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kuran alemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de koruyamazdınız. Doğrusu Kuran Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.” ( Hakka,69/38-48 )

İnkarcıların temel iddialarından diğerleri ise, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in okuduğu ayetlerin insan ürünü olduğu ve kendilerinin vahiy almaya ondan daha layık oldukları şeklindeydi. Yine bu iddialara en güzel şekilde cevap veren Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetler olmuştur:

“Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, Muhammed’e: ” Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki “Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabına uğramaktan korkarım.” (Yunus, 10/15 )

“Seni gördükleri zaman, Allah’ın gönderdiği elçi bu mudur? Diye alaya almaktan başka bir şey yapmazlar.” (Furkan, 25/14 )

İnkarcıların Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’i güç duruma sokmak için başvurdukları yöntemlerden diğeri de, ondan olağanüstü olaylar/mucize meydana getirmesini istemek olmuştur. Kuran bu konuda da bilgiler vermektedir: “Ona Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi? derler. De ki: ” Mucizeler ancak Rabbimin katındadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Kendilerine okunan bir Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan topluluk için bir rahmet ve ibret vardır.” (Ankebut, 29/50-51)

Advertisement


Leave A Reply