Sadabat Hakkında Bilgiler

0

Sadabat nedir? Sadabat denilen yer neresidir? Sadabat ile ilgili olarak genel bilgilerin ve tarihi bilgilerin yer aldığı yazımız.

sadabatXVIII. yüzyılda, sonradan «Lâle Devri» diye anılan zevk ve sefahat günlerinde, genel olarak, İstanbul’da Kâğıthane’ye ve Kâğıthane âlemlerine mal edilmiş bir addır. «Saadâbat» (Sa’dâbâd) aslında, Kâğıthane’nin, ya da burada yapılan zevk, safa, eğlence alemlerinin değil, saray yavrusu güzel bir köşkün adıdır. «Saadet yeri» demektir.

Advertisement

İstanbul’da, Şişli’nin arka eteklerinde, Haliç’in son bulduğu yerde Bizanslılar zamanında ilkel bir kağıt fabrikası vardı. İstanbul alındıktan sonra bu fabrika yüzüstü bırakılmış, dağılmış, yalnız yerin adı «Kâğıthane» olarak kalmıştı. XVI. yüzyıl başlarında Kağıthane, pek rağbet gören bir gezme, eğlenme yeri halini almaya başladı. Özellikle baharın yaza, yazın da sonbahara döndüğü aylarda burası İstanbul halkı ile dolup taşar, günü birliğine, ya da haftalığına gelenler, dere kıyısında, büyük ağaçlar altına çadırlar kurup yaygılar sererek eğlentiler düzenlerlerdi. Kâğıthane XVIII. yüzyıla kadar daima seçkin, aranılan bir eğlence yeri olarak kaldı. Bununla birlikte, şehir dışı, ağaçlık, çimenlik bir kır parçası olmaktan ileri gitmedi.

XVIII. yüzyılda, III. Ahmet zamanında, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, uzun süren savaşlar son bulup memleket barışa kavuşunca, özellikle, İstanbul’da geniş bir bayındırlık çabasına koyuldu. Bu arada matbaa açmak, bazı fabrikalar kurmak gibi çok faydalı işlere de giriştiği gibi, zevkine düşkün bir adam olduğu için, gerek kendisini, gerekse kaynatası ve çok samimî dostu olan padişah III. Ahmet’i de eğlendirmek için çeşitli fırsatlar, imkanlar yaratıyordu. Yazları çırağan alemleri, kışları helva sohbetleri bunlar arasındaydı. Bu sırada İstanbul’da bir de lale yetiştirme merakı alıp yürümüştü.

İşte bu zevk ve eğlence yıllarında bir de, pek süslü, zarif köşkler yaptırmak moda oldu. Padişah, sadrazam, devrin ileri gelenleri, İstanbul’un birçok güzel köşelerinde çok gösterişli köşkler yaptırdılar. Lalelere verilen adlar gibi bu köşklerin adları da şairane idi. «Neşatâbâd» (sevinç yeri), «Emnâbâd» (emin yer), «Şerefâbâd» (şeref yeri), «Şevkâbâd» (keyif yeri) bunların başlıcalarıydı. Bu sırada Damat İbrahim Paşa, Kağıthane’de, İstanbul’daki köşklerin hepsinden çok daha üstün bir «kasr» (köşk) yaptırmaya karar verdi. 1721 başlarında, kendisinin de bulunduğu büyük bir törenle köşkün temelini attırdı. Her gün binlerce işçiyi durmadan çalıştırarak, köşkü beş aydan daha kısa bir zamanda tamamlattı. Köşk gerçekten bîr mimarlık ve sanat şaheseri olmuştu. Beyaz ve renkli mermermendi; 30 sütun üzerine kurulmuştu. Kâğıthane deresi mermer rıhtımlar arasına alınmış, «Cedvel-i Sîm» (Gümüş Ark) adı verilmişti. Köşkün sütunları bu rıhtım boyunca yükseliyordu. Öndeki geniş havuza mermer basamaklardan sular çağlayanlar halinde dökülüyordu. Havuzun ortasında da ağzından sular fışkıran kocaman bir ejderha vardı. Köşkün içi de büyük bir özenle süslenmiş, dayanıp döşenmişti.

Damat İbrahim Paşa, o yılın şeker bayramında III. Ahmet’i de davet ederek, benzeri az görülür zengin, ihtişamlı bir türenle «Sadâbat Kasrı»nı açtı. Bundan sonra Kâğıthane’nin değeri bir kat daha arttı; kısa bir süre sonra çevrede yeni yeni köşkler yapılarak, tabiat güzellikleri mimarlık eserleriyle daha da zenginleştirildi. Öteki köşkler de pek göz alıcıydı. Bunlar da «Çeşm-i Nur» (ışık gözü), «Kasr-ı Cenân» (gönül köşkü), «Kasr-ı Neşat» (sevinç köşkü), «Hürremâbâd» (gönül açıcı yer)… gibi adlar taşıyorlardı. Yalnız, Saadâbat Köşkü eşsiz güzelliğiyle, onlardan çok başkaydı; bunun için, kısa zamanda bütün o çevre bu adla anılır oldu.

Advertisement

Bahar aylarında, Hıdrellez’de, bayramlarda burası çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkekle dolar, padişahla sadrazam da sık sık Sadâbat’a giderlerdi. Zaman zaman büyük yabancı misafirler, elçiler de orada ağırlanır, çok tantanalı geçen ziyafetler sonunda nişan talimleri, top atış yarışmaları, at yarışları, pehlivan güreşleri, deve güreşleri, horoz dövüşleri, cambazlık gösterileri yapılır, kazananlara padişah tarafından çok değerli hediyeler verilirdi.

Divan Edebiyatı’nın ünlü şairi Nedîm şiirlerinde Saadâbat’tan sık sık bahseder. Bu arada, şu mısraları pek tanınmıştır:

Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i naşâde,
Gidelim serv-i revânım, yürü Sa’dâbâd’e…

Gülelim, oynıyalım, kâm alalım dünyadan,
Ma-i tesnim içelim çeşme-i nevpeydâdan;
Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanim, yürü Sa’dâbâd’e…

Geh varıp havz kenarında hırâmân olalım,
Geh gelip Kasr-ı Cenan seyrine, hayran olalım.

Lale Devri’ne son veren ayaklanmadan sonra da Kağıthane zaman zaman canlanıp İstanbulluların gezme, eğlenme yeri olmakta devam ettiyse de, III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa zamanındaki debdebesini bir daha bulamadı. Sadâbat Köşkü 1792’de III. Selim tarafından yeniden yaptırıldı, 1810’da II. Mahmut buraya bazı süslemeler kattı. Bugün Kâğıthane’de bu son yapının kalıntılarına, «Cedvel-i Sîm»in bazı rıhtım mermerlerine rastlanır.

Advertisement


Leave A Reply