Söz Oyunlar Nedir?

0

Söz oyunları nedir ne demektir? Sözcük İlişkileri ve Yaşayan Söz Oyunları ile ilgili olarak ansiklopedik bilgilerin yer aldığı yazımız.

SÖZ OYUNLARI, edebiyatta anlatım güzellikleri ve etki gücü sağladığına inanılan söz ustalıkları. Gelenekçi ve klasik edebiyatlarda (Ümmet çağı Türk Edebiyatı) vazgeçilmeyen kurallar sayılmış bu bilgiler, günümüz edebiyatlarında eski değerlerini çok yitirmişlerse de, büsbütün de geçersiz değildir. Edebiyat her zaman dile, başka bir deyişle söze (yazıya) dayandığı için, bu alanda yapılacak bütün sanatsal yaratışların (buluşların) dilin olanaklarına, öğelerine dayanması doğaldır. Dilin en küçük birimlerinden biri sözcüklerdir (kelime). Sözcükleri oluşturan en küçük birim ses (yazıdaki işaret harfi), bütün uyakların (kafiye) temel dayanağı olur. Böylece seslerden ve harflerden başlayarak eşitliklere, benzerlik ve yakınlıklara, yazılış ve söyleniş ortaklıklarına dayanan olanaklar yüzyıllardır kul-lanılagelmiştir. Onun için söz ve anlam oyunları diye adlandırılması doğru olan bütün bu ilişkiler, sözcüklerin: A) Kök, yapı, ses, anlam, etki, çağrışım… özellikleriyle, B) sözcüklerle kurulan, dize (mısra), koşa (beyit) dörtlük gibi nazım birimleri ve tümcelerdeki (cümleler) anlam benzerlikleriyle yakınlarına, etki ve büyütme açılarına vb. dayanacaktır.

Advertisement

Edebiyatımızda yer almış bütün bu söz ve anlam oyunları, Türkçe’nin içine Arapça ve Farsça’dan ve bazı başka dillerden sayısız yabancı öğe aldığı dönemlerin özendiği hünerlerdir. Üç dilin olanakları da yazım (imlâ), söyleyiş (telaffuz), sesteşlik (tecnis), kök ortaklığı (iştirak), ses uyumu (kafiye, sec), yineleme (redif, tekrir)… gibi alanlarda sanatçıya bazı genişlikler sağlamıştır.

Sözcük İlişkileri: Aynı kökten türemiş sözcükleri bir dizede (mısra), cümcede kullanma dikkatine iştikak denirdi: “Hâlâ o cehâlet, o tecâhül ve o techil” (Tevfik Fikret). Arapça cins, soy, nevi’den gelen cinas, söyleniş ve yazılış bakımından birbirinin eşi olan ya da andıran sözcüklerle yapılan bir söz oyunudur; sözcüğün iki kullanışında ayrı ayrı anlamlara getirilmesi başlıca koşuldur: “Eyleme vaktini zâyi, deme kış yaz, oku yaz” (Sümbülzade Vehbi). “Her nefeste eyledik yüz bin günâh / Bir günâha etmedik hiçbiı gün’âh” (Süleyman Çelebi).
Tevriye (Arapça verâ’dan arka, geri, öte, birkaç anlamı bulunabilen bir sözcüğün ilk akla gelen anlamının yanı sıra uzak çağrışımını da hatırlatma oyunudur. Cinasla ayrılığı, tevriyede sözcüğün yalnızca bir kez kullanılmış olmasıdır. (Bu oyunun bir adı da ihâm’dır. Arapça vehm’den): “Minnel Huda’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur / Baki kalır sahife-i âlemde adımız.” (Bâki).

Tek bir kullanımda sözcüğün hem gerçek, hem mecaz anlamını hatırlatma ustalığına da kinaye denirdi: “Ey benim sarı tanburam sen ne için inilersin / İçim oyuk, derdim büyük ben anın-çün inilerim” (Pir Sultan Abdal). Bunun bir çeşidi de çoğunlukla bilinen bir olayı (kişiyi) hafifçe anıp hatırlatma inceliğidir: Telmih: Şîrin’i ya Şeyhî, ya Nevâî’ye verin / Çöl lâlesi Leylâ’yı Fuzulî’ye verin / Lâkin kapanıp kabrine dünyada bütün / Hil’atleri üryan Nesimî’ye verin?” (Arif Nihat Asya).

Arap alfabesindeki noktasız harflerin kullanım dikkatiyle yapılan oyun (bînokat), çıkak yerleri dudak olan seslerin kullanılma ilkesiyle sağlanan hüner (lebdeğmez), aynı sözcüğün-bi-lerek-yinelenmesiyle salanan etki tekrir (Tevfik Fikret, Sis şiirinin 55 dizesine Ey! diye başlar); metin içinde bir atasözünü destek diye anma (irsal-ı mesel), bir dizenin sonundaki sözün hem önceki satıra, hem sonrakini bağlanması (Sihr-i halâl), epeyce gerilerde kalmış ayrıntılara dayalı söz hünerleridir. Toplama ve yayma anlamındaki Leff ü Neşir de (ilk dizede anılan kavramların mazmun ve anlam karşılıklarını ardından gelen dizede bulundurma dikkati), olsa da olmasa da bir sayılan geçersiz değerler arasında yer alır (Maymunlar sistemi gündemden kalktığı için): küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza / Kâfir ağlar bizim ahvâl-i Perîşânımıza” (Fuzulî). Ana uyağa dayalı nazım biçimlerinde her koşanın (beyit) son sözünü (ya uyaktır, ya redif: yedek), arkadan gelen koşanın ilk sözü yapmak dikkatine de iâde denirdi. (Günümüz şiirinde usta kullanımlarına örnekler vardır: Behçet Necatigil: Zincir). Bilerek bilmezlikten gelmeye tecâhül-i ârifâne, o olaya yakışıklı bir neden yaratmaya da Hüsn-i ta’lil (güzel sebep) denir ve çok değer verilirdi, (bu oyun abartı: mübalağa ile birlikte yürür). Ayrıca sanatçı iyi bildiği bir konuyu soru biçimine dönüştürerek etki arar: İstifham “Bu eller miydi kesen mavi serçeyi / Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık / Yorganın altına saklanarak / Bu eller miydi sevmeyen geceyi?” (Fazıl Hüsnü Dağlarca). Herhangi bir olay ve düşünceyi iğneleyici bir uyarıyla anlatma ustalığı ta’riz; karşıtlık olmamak koşuluyla bir koşa ya da tümcedeki sözleri kendilerini elverişli hatırlatmalarla beklenen başka sözlerle birlikte bulundurma dikkati de tenâsüp’dür. Sözcüklerin kullanım yerlerinin değiştirilmesiyle yapılan, dikkatle uygulanırsa güçlü bir etki yaratan sıralama da tard ü aks diye adlandırılmıştı: Yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemeli.” (Mo-liere). “Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak” (Mehmet Akif Ersoy).

Advertisement

Yaşayan Söz Oyunları: Yüzlerce yıl (13.-19. yüzyıl) önemini korumuş olan üç dilin karışımından oluşmuş Osmanlıca, yukarıda değinilen söz hü-nerleriyle oyalanırken, kuşkusuz ki daha doğal, daha yalın ve gerekli ustalıklara da olanak tanımıştı. Günümüzde de geçerli olan başka söz oyunları da vardır. Bunların başında benzetme, edebiyattaki en önemli söz oyununun da (mecaz: imge) temelidir. Mecaz, (Arapça cevaz’dan; yol, geçecek yer, izin verilen sınır, gerçeğin karşıtı) sözcüklerin öz anlamlarından başka anlamda, değişik kullanılabilmesi olanağını sağlar.

Şöyle bile söyleyen otoriteler vardır: “Bütün edebiyat, bir mecazlar saltanatı, mecazlı anlatımlar özelliğinin toplamıdır.” Çünkü bütün söz ve anlam oyunlarının gidip dayanacağı yer, işte bu özgürlük ve değişim olanağıdır. Her söz sanatçısı (edebiyatçı), sözlük anlamıyla herkesin bildiği sözcükleri kendi tutumuna, isteğine, durumuna, düşüncesine, duygusuna… göre az çok değiştirerek kullanmayı başlıca hak sayar. Edebiyatın, günlük konuşma ve anlaşma aracı olan dilin yerine geçen; inceliği, sanatsal özelliği… buradadır. Tanım şöyle olabilir: Benzetme bir şeyi, aralarında ortak özellik bulunabilen daha güçlü bir şeye aktararak anlatma yoludur. Amaç; daha güçlü, daha etkili, daha canlı ve güzel bir anlatım olunca benzetme vazgeçilemez bir söz oyunu değerindedir. Böylece edebiyatta en geçerli olan düşsel tasarılar (imgeler: imajlar), temelde hep benzetmeden yola çıkar: Arada benzetme ilgisi belirsiz olan mecazlara da mecaz-ı mürsel (gönderilmiş, irsâl olunmuş, yollanmış, salıverilmiş) denmesi bundandır. Burada mecaz; açık ilgisini yitirmiş, ortaya desteksiz bırakılmıştır; kolayca anlaşılmayabilir. Benzetme’nin temeli, çok zaman söylenmeden geçilen, bilinir sayılan veçh-i şebek: benzetme yönü, ortak özelliktir (maksad-ı teşbih). Basit benzetmelerde bu özellik ihmal edilirse sakınca doğmaz. Tilki kurnazdır, aslan güçlü, kaz aptaldır, köpek bağlı… Os-car Wilde’ın sözü, bu ortak tasarımların kaynağını iyi belirler: “Ressamlar Taymis Irmağı’nı sisli gösterdikleri günden bu yana Taymis üzerinde sis vardır.”

Böylece gündeme temsilii teşbih (alegori) gelir: îki nesne, iki kavram arasında birden çok benzeme yönü bulup denkleştirme dikkati. (Tevfik Fikret, Halûk’un Vedâsı şiirinde vatanla yaşlı çınar arasında sayısız yakınlık bulup gösterir). Bu hünerin bir adı da teselsülî (zincirleme) teşbih’di. Arapça kök anlamı ödünç alma, eğretilik olan istiare, benzetmenin kısaltılmış bir biçimidir: Bir sözcüğün anlamını, geçici olarak, başka bir sözcüğe verme. Bu yüzden istiare, bir koluyla benzetmeye, bir koluyla mecaza yaslanır. İnsanı özellikleri, bunları taşımayan bir varlığa bağlayarak onu canlandırmak teşhis’di (şimdi kişileştirme); buna bir de dil yeteneği eklenirse (en çok fablltr&e) intak (konuşturma) yapılmış olur. Buradan temsilî istiare’ye geçilir. Genellikle açık istiarelerden yola çıkılarak benzeyen söylenmez; benzetileninse bütün özellikleri bir bir sıralanır (Yahya Kemal Beyatlı: Sessiz Gemi).

Sözü en gerekli yerinde ve beklenmez bir biçimde kesme oyununa kat denirdi; her zaman geçerli olabilir. Hak verilen sınırlarda bir şeyi büyültmeye, abartmaya da mübalağa denmişti eskiden; kasidelerde çok kullanılırdı: Aynı kaynakta bulunan bazı özellikler birbirine karşıt nitelemelerle anlatılırsa tezat diye adlandırılırdı: “Tâbût! O hatîb-i sumn u ebkem” (Tabut; O dilsiz ve sağır söylevci) (Abdülhak Hâmit Tarhan).

Çağdaş durum: 1928’den bu yana yeni alfabenin ve yazım (imlâ) yönteminin, en az üz yıldan bu yana da noktalama imlerinin (işaret) kullanımıyla yukarıdan bu yana sözü edilen söz oyunlarının büyük bölümü yürürlükten kalkmıştır. Eski beğeni yerine çağdaş bir sanatçılık sorumluluğu yerleşince de şair ve yazarların, böyle özentiler yapan kişiler değil, toplum içinde önemli görevler yüklenmiş düşünürler olduğu kanısı yerleşti. Günümüzün öykü ve romancılarının oyun ve düşün eserleri yazarlarının, anı-gezi-yaşam öyküsü… gibi türlerde eser verenlerin gücü, artık söz ve anlam oyunlarından gelmiyor. Bir şey daha var: Üç dilin sözcüklerine rahatlıkla “tasarruf eden” Osmanlı yazarları, her çeşit oyun için önlerinde büyük bir kaynak buluyorlardı. Bugünün sanatçısı, kendi dilinden başka bir kaynağa başvurma gereğine inanmadığı için yalmzca Türkçenin sınırları içindedir; bu olanakla yetinir. Sözgelimi küçük ya da büyük harf kullanmak sesteş iki sözcüğün anlam değişikliğini hemen belirttiği için bir yığın cinas geçersiz kalmıştır. Gittikçe yalmlaşan, yapma süslerden kaçınan, biçime değil, öze önem veren, dilçe özleşen, gerçekçiliğe ve toplum sorunlarına yönelen… yeni edebiyatlardabu gibi hüner ve oyunların eski önemleri kalmamıştır. Anlatımı güçlendirmek koşuluyla en gereklilerinin günümüzde de kullanılması doğasa da eski bolluğa rastlanmaz.

Advertisement


Leave A Reply