Y Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

0

Y Harfiyle Başlayan Deyimlerin anlamları, açıklamaları, Deyimler sözlüğü Y Harfi. Deyimlerin anlamı. Y Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

Y Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

ANLAMINA GÖRE – V / Y HARFİ:

Yağmur İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Yalan İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Yazı İle İlgili Atasözleri ve Deyimler
Yılan İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Yıldız İle İlgili Deyimler – Atasözleri
Yol İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Yorgan İle İlgili Atasözleri – Deyimler ve Anlamları
Yurt Sevgisi İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları

DEYİMLERİN HİKAYELERİ

Yolcudur Abbas Deyiminin Anlamı ve Hikayesi


HARF SIRASINA GÖRE

Yabana atmak (bir şeyi) : Onu önemsememek, önemsiz görmek.

Ya Allah deyip (atılmak): Cenab-ı Hak`a sığınarak (atılmak).”Ya Allah deyip düşmanın üzerine atıldı.”

Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: “Bu işi mutlaka yapmalısın, başka yolu yok, aksi taktirde burada kalamazsın.” anlamında kullanılır.

Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: “Ya buranın koşulları na uyup çalışırsın ya da buradan gidersin.” anlamında, tehdit yollu söylenir.

Ya dayak (sopa) yememiş, ya sayı bilmiyor: Özellikle parayla ilgili bir konuda aşın bir görüş belirten kimsenin bu durumu için söylenir.


Ya devlet başa, ya kuzgun leşe : “Öyle bir işe girişiyorum ki ya başa rırım ya da yok olur giderim.” anlamında.

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe: “Giriştiğim iş beni ya büyük bir varlığa ve mevkiye ulaştıracak ya da mahvedecek, batıracak” anlamında söylenir.

Ya herrü (herro) ya merrü (merro): “Tehlikeyi göze aldık, giriştiğimiz işte ya batar ya da çıkarız” anlamında kullanılır.

Ya huyundan ya suyundan : ‘Az ya da çok, şöyle ya da böyte çevre sindekilerden, ilişkisi olanlardan etkilendiği bir gerçek.” anlamında.

Ya sabır çekmek: Kötülüklere, sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah`tan kendisine sabır vermesini istemek.

Ya sabır çekmek: Bir sıkıntıya, üzücü bir duruma tepki göstermemeye çalışmak, buna katlanmak.


Ya yerrû ya merrü : Tehlikeli, zor bir işi yaparken her şeyi göze ala rak, ‘Ne olursa otsun.” diye düşünüp karar vererek.

Yabana atmak: Önem vermemek, önemsiz görüp dikkate almamak, üzerinde durmamak.”Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme.”

Yabancılık çekmek: Bir iş ya da çevrede yabancı olmaktan dolayı ortaya çıkan zorlukların etkisinde kalmak.”Ona hiç yabancılık çektirmedi.”

Yad eller: 1. Baba ocağından uzak yerler, gurbet. 2. Yabancı kimseler, yabancılar.”Yiğidim yad ellerde kalmasın, dönsün geri Rabbim.”

Yâd etmek: Anmak, hatırlamak.”Seni her gün yad ederiz buralarda.”

Yağ bağlamak : -1. Semirmek, şişmanlamak. -2. İçi rahatlamak, sevin mek.

Yağ bağlamak: Semirmek, üzerine biriken yağ katılaşmak.


Yağ bal olsun: “Yediğin, içtiğin helâl ve afiyet olsun” anlamında söylenir.

Yağ çekmek (birine): Çıkan İçin karşısındakine hep güzel şeyler söy lemek, onu pohpohlamak.

Yağ döksen yalanır : Çok temiz, tertemiz bir (yer).

Yağ gibi kaymak (gitmek) : (Taşıt, araba) Aksamadan, sarsılmadan hızla gitmek.

Yağ tulumu : (Şaka yollu) Çok şişman kimse. .

Yağ tulumu: Çok şişman, çok yağlı.”Birkaç ay sonra yağ tulumu olacak, şuna birisi söylese de çok yemese.”

Yağcılık etmek (birine) : Ona dalkavukluk etmek, onun hoşuna gidecek sözler söylemek:


Yağcılık etmek: Dalkavukluk etmek, övmek, pohpohlamak.”Öğrenci öğretmenine yağ çekiyor, gözünün içine bakıyor, bu şekilde iyi not alacağını sanıyordu.”

Yağlayıp ballamak : Abartılı biçimde anlatarak övmek.

Yağlı ballı olmak (biriyle): Onunla ilişkileri çok iyi olmak (Kars. Aralarından su sızmamak.)

Yağlı ballı olmak: Araları çok iyi, içli dışlı, samimi olmak.”Öyle yağlı ballı olmuşlardı ki birbirlerine her şeylerini anlatıyorlardı.”

Yağlı kapı: Çalıştırdığı kimselere bol kazanç sağlayan kimse, kuruluş, aile ya da yer.”Herkese nasip olmaz öyle yağlı kapı.”

Yağlı kuyruk: Kolay ve bol kazanç sağlanabilecek kişi ya da yer.

Yağlı kuyruk: Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak; basitçe sömürülebilecek iş veya kimse.”Bulmuşsun bir yağlı kuyruk, çek babam çek!”

Yağlı müşteri: Bol paralı, çok alışveriş yapan zengin alıcı.”İki üç yağlı müşterimiz de olmasa kapamak zorunda kalacağız bu dükkânı.”


Yağlı müşteri: Para harcamaktan çekinmeyen, çok alışveriş yapan müşteri.

Yağlt kapı: Çalıştırdığı kişilere hak ettiğinden çok para veren, maddi yardımda bulunan aile ya da kuruluş.

Yağma gitmek: Bir şey çok alıcı bulmak, çok satılmak

Yağma gitmek: Bir şey çok alıcı bulup çok satılmak, kolay müşteri bulmak.”Kapanın elinde kalıyor, yağma gidiyor, koş koş, sen de yetiş!..”

Yağma Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da olmayanın da kolayca yararlandığı, kimsenin korumadığı, her yanından sömürülen kaynak.

Yağma Hasana’ın böreği: Hakkı olmayan kişilerin bile üşüşüp yarar landıkları şey için kullanılır.

Yağma yok : “öyle şey olmaz, öyle yapamazsın, kimse razı olmaz, anlamında.

Yağma yok: “Öyle şey olmaz, buna izin vermezler, kolay kolay elde edemezsin” anlamında bir tutumun ya da davranışın yanlışlığı ifade etmek için kullanılır.

Yağmur yağarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek.”Bana bak aslanım, daha ne istiyorsun, yağmur yağarken küpünü doldur yoksa pişman olursun.”

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak : Güç bir durumdan kurtula yım derken daha kötüsüyle karşılaşmak.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden, güç bir durumdan kaçarken daha kötüsüyle karşılaşmak.

Yahudi pazarlığı: Alta ile sabanın kendi akarlarının düşünerek kıyası ya yaptığı, çekişmeli pazarlık

Yahudi pazarlığı: Tarafların çıkarlarını düşünerek çekişe çekişe yaptıkları pazarlık.”Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya kalkma lütfen.”

Yaka bir tarafta, paça bir tarafta: Kılığı kıyafeti dağınık ve düzensiz kimsenin bu durumu için söylenir.

Yaka paça: Hiçbir itiraz dinlemeden, zorla, kuvvet kullanarak (götürmek).”Polisler adamı yaka paça götürdüler.”


Yaka paça: Onu hiç itiraz dinlemeden, zorla; apar topar.

Yaka silkmek (birinden): Ondan bıkıp usanmak, yakınmak, şikâyet etmek.

Yaka silkmek: Bıkıp usanmak; bir iş, durum, yer ya da kimsenin olumsuz yanlarından tedirginlik duyduğunu belirtmek.”Doğrusu yaka silkinecek bir iş seninki de.”

Yakadan atmak: Savıp kurtulmak, başından atmak. “İnan onu yakamdan atmaya çalışıyorum.”

Yakası açılmadık : Kimsenin bilip kullanmadığı (küfür, açık saçık söz).

Yakası açılmadık: Hiç duyulmadık, bilinmedik, ayıp söz, küfür.

Yakasına asılmak (sarılmak, yapışmak) : Hesap sormak ya da istedi ğini almak için bir kimseyi sürekli rahatsız ötmek. (Kars. Ensesine yapışmak.)

Yakasına sarılmak: İstediği şeyi almak ya da dövmek için tutup bırakmamak, zorlamak.”Çocuk annesinin yakasına sarılmış balon diye ağlıyordu.”

Yakasına yapışmak: Hesap sormak ya da bir şey istemek için tutup bırakmamak.”Beni de götüreceksin diye yakama yapıştı, ben de getirmek zorunda kaldım.”

Yakasını bırakmamak : İstediğini alıncaya dek ısrar etmek; peşini bı rakmamak.

Yakasını bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne düşmek, ısrar etmek, yanından ayrılmamak.”Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp paramı alacağım ondan.”

Yakasını kaptırmak (bir şeye, birine): Kendisini bir şeyden, bir kim seden kurtaramamak.

Yakasını kaptırmak: Bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak, ona bağlanmış olmak.

Yakasını kurtarmak (bir şeyden, bîrinden) : Kötü bir işten ya da sıkı a bir kimseden kurtulmak.

Yakayı ele vermek : Kaçamayıp yakalanmak, ele geçmek.


Yakayı ele vermek: Yakalanmak, kaçamayarak ele geçmek.”Mahallenin hırsızı sonunda yakayı ele verdi.”

Yakayı kurtarmak (sıyrılmak): İstemediği halde bulunduğu bir yer den, tehlikeli bir isten, yapışkan birinden kurtulmak.

Yakayı kurtarmak: Umulmazken bir işten ya da kimseden kurtulmak, kaçmak.”Bu pis işten yakayı nasıl kurtardık hâlâ anlayabilmiş değilim.”

Yakayı sıyırmak: Kurtulmak, kaçmak.”Çok şükür şu adamdan yakayı sıyırdık.”

Yakınlık duymak: Birine karşı sevgi ve ilgi duymak, yabancılık hissetmemek.”Hayatta yakınlık duyduğum tek insandı.”

Yakışık almak .(almamak) : Bir davranış yerinde bir şey olmak (olma mak), uygun düşmek (düşmemek).

Yakışık almamak: Yerinde olmamak, uygun düşmemek, yaraşmamak.”Çocuğu herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı.”

Yalan atmak (kıvırmak) : Yalan söylemek.

Yalan çıkmak : Bir haberin , sözün yalan olduğu anlaşılmak.

Yalan dolan : Yalan, dalavere, hile.

Yalan dolan: Hile, düzen, dalavere, yolsuz davranış,”Yalan dolanla iş görmeye kalkanların başına işte bunlar gelir.”

Yalan dünya : Geçici, ölümlü dünya ; bu dünya.

Yalan kıvırmak : bk. Yalan atmak.

Yalan yanlış : Gerçekle ilgisi olmayan, yanlış bilgilerle dolu.

Yalan yere yemin etmek : Yalanı yeminle pekiştirmek


Yalan yere: Gerçeğe uygun olmayarak.”Yalan yere adamı şikâyet ettiler.”

Yalancı çıkmak: -1. İstemeyerek, bilmeyerek yalan söylemiş olmak, ya da verdiği sözü tutamamak -2. Yalancılığı ortaya çıkmak.

Yalancı pehlivan : (Alay yollu) Kendini büyük işler başaracakmış gibi gösteren ama hiçbir iş yapmayan (kimse).

Yalancı pehlivan: Yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi görünen kimse, palavracı.”Yalancı pehlivanın biridir o, ona güvenmeyin.”

Yalancısı olmak (birinin) : Bir yalanı başkasından duyarak söylemiş olmak.

Yalancısı olmak: Doğruluğu bilinmeyen, inanılmayacak sözleri bir başkasından işiterek söylemiş olmak.”Ben şefin yalancısıyım, müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuş.”

Yalayıp yutmak: 1. İştahla, hiçbir şey bırakmadan yiyip bitirmek. 2. Kötü bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp, kabullenmek.”Sofradaki bütün yemekleri yalayıp yuttu.”

Yalınayak başı kabak : Üstte başka bir şey olmadan, çok perişan bir kılıkta.

Yalpa vurmak: İki yana, sağa sola; bir o yana, bir bu yana sallanarak yürümek.”Nedendir bilmem, yalpa vurarak yürüyordu.”

Yalpa vurmak: Sağa sola sallanarak yürümek.

Yalvar yakar olmak : Çok yalvarmak.

Yalvar yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.

Yalvarıp yakarmak: Çok yalvarmak.

Yama gibi durmak : Bulunduğu yere hiç uygun olmamak, eklendiği belli olmak, sırıtmak

Yama küçük ama delik büyük: “İhtiyaç ya da zarar çok, ama bunu karşılayacak olanaklar az.” anlamında.


Yama vurmak : Delik, yırtık bir şeyi yama ile Onarmak

Yamalı bohça : Birbirine uymayan, tutarsız, uyarsız.

Yan bakmak (birine): Ona kötü amaçlarla bakmak, onun hakkında kötü düşünmek

Yan bakmak: Beğenmeyerek, kötü niyetle, düşmanca bakmak.”Bu adamın her gün yan bakması artık canıma yetti!”

Yan basmak (bir işte) : -1. Aldanmak -2. Kaypak davranmak, Oyun bozanlık etmek

Yan basmak: 1. Aldanmak. 2. Kaypaklık edip dürüst davranmamak.”Sana tanınan bu fırsatı iyi değerlendir, sakın yan basayım deme.”

Yan çizmek : Bir işi yapmaktan kaçınmak

Yan çizmek: Kendisine yüklenen bir görevden kaçmak.”Üç kişi yan çizdi, demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları.”

Yan gelip yatmak: Yapacak işleri olduğu hâlde yapmamak, rahatına bakmak, keyfince yaşamak.”Hiç çalışmıyor, yan gelip yatıyor akşama kadar.”

Yan gelip yatmak: Yapılması gereken işleri bırakarak rahatına bak mak.

Yan gözle (bakmak) : Sezdirmeden, göz ucuyla (bakmak).

Yan gözle bakmak: 1. Kötü niyetle, düşmanca bakmak. 2. Göz ucuyla bakmak.”Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti.”

Yan tutmak : Taraflardan biini benimseyip desteklemek, taraf tutmak

Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek, onun söz ve davranışlarını benimsemek, yansız olmamak.”Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur.”

Yan yan bakmak : Öfkeyle, düşmanca duygularla bakmak.


Yan yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle bakmak.

Yana çıkmak (birinden) : Ona desteklemek; onun tarafından çıkmak, ona arka çıkmak

Yanağından kan damlamak : Çok sağlıklı olduğu yüzünün renginden anlaşılmak; yüzünden kan damlamak.

Yandan çarklı: -1. Kollarını çok sallayarak ya da bir omzu düşük ola rak yürüyen (kimse). -2. Şekeri yanına konmuş (kahve). -3. Çok ağır giden taşıt.

Yandan çarklı: 1. Şekeri yanına konmuş olan kahve veya çay.”Usta, iki yandan çarklı yap!” 2. Bir omuzu düşük olarak yürüyen. 3. Çarkı yanda olan gemi.

Yandım Allah çağırmak : Çok sıkıntılı durumda olmak.

Yangın yerine dönmek (bir yer) : Orası karmakarışık, dağınık bir du ruma gelmek.

Yangına körükle gitmek : -1. Olumsuz bir durumu daha da abartmak. -2. Kışkırtıcı bir tutum takınmak

Yangına körükle gitmek: Anlaşmazlığı, gerginliği, kargaşalığı artırıcı, her iki tarafı kışkırtıcı söz ve davranışlarda bulunmak.”Sen karışma, çekil aralarından, yangına körükle mi gitmek istiyorsun?”

Yangından mal kaçırır gibi: Telaşla, ivedilikle ve herkesten gizleme ye çalışarak; gümrükten mal kaçırır gibi.

Yanı başında : Çok yakınında.

Yanık ses : İçe dokunan, dokunaklı ses.

Yanık ses: Hüzünlü, çok dertli, içindeki acıyı dile getiren ses.

Yanına (kâr) kalmak: Kendisinden öç alınmamak, yaptığı kötülük sert karşılık görmemek, cezasız kalmak.”Adamın yaptığı yanına kâr kaldı, nasıl adalet bu?”

Yanına (kâr) kalmak: Yaptığı kötülükler cezasız kalmak, kendisinden öç alınmamak

Yanına (salavatla) varılmaz: -1. Çok pahalı olan. -2. Öikeli, ters (in san).

Yanına bırakmamak (koymamak) (birinin, bir davranışını) : Birinin ters bir davranışına muhakkak cevap vermek, ondan öç almak iste mek.

Yanına bırakmamak: Kendisine yapılan kötülüklerin öcünü almak, cezasını sert karşılıklarla vermek.”Bunu, onun yanına bırakmayacağım.”

Yanına salâvatla varılır: Çok öfkeli, kızgın ve kibirlidir.

Yanından bile geçmemiş : O şeyle hiçbir ilgisi, benzerliği yok anlamında

Yanından bile geçmemiş: Hiç ilgisi yok, en ufak benzerliği bile yok.”Sen kardeşini bir görsen, bu onun yanından bile geçmemiş.”

Yanıp tutuşmak (biri, bir fay için): -1. Bîrini ya da bir şeyi çok sevmek. -2. Bir şeyi elde etmek için çabalamak, elde etmemede çok üzülmek

Yanıp tutuşmak: 1. Elde etmek için güçlü bir istek duymak, elde edemediği için de büyük üzüntü içinde olmak. 2. Kuvvetli bir aşkla sevmek.”Bakan olmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu.”

Yanıp yakılmak : Sızlanmak, şikâyet etmek. Yanı sıra : Kendisiyle birlikte, yanında, berat»inde.

Yanıp yakılmak: Sızlanıp şikâyet etmek, derdini döküp durmak.”Çoluk çocuk açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu, birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu.”

Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol, dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla aldanmış olmak.

Yanlış kapı çalmak: İsteğinin yapılamayacağı bir yere başvurmak.”Meğer biz yanlış kapı çalmışız.”

Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.

Yaprak dökümü : -1. Sonbahar. -2. Yakından tanıdıklarımızın kısa süreli aralıklarla ölmeleri olayı. -3. Ailenin dağılması. Yaptığı hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek: bk. Ettiği hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek.

Yar etmemek (birini, bîr şeyi birine): O şeyin, onun olmasına izin vermemek.

Yâr olmamak (bir şey, biri, birine): O şey onun işine yaramamak, hayrı dokunmamak

Yara açmak: 1. Bir şeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara oluşmasına sebep olmak. 2. Büyük dert, acı, üzüntü vermek.”Onun sözleri içimde bir yara açtı.”

Yaradana sığınıp : Bütün gücünü toplayarak, olanca gücüyle.

Yarasını deşmek : Acısını tazelemek dertlerini anımsatarak üzülmesine yol açmak

Yaraya merhem olmak (bir şey) : O şey zamanla bir gereksinme karşılamak

Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak.”Şu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?”

Yaraya tuz biber ekmek : Acıyı sıkıntıyı artırıcı davranışta bulunmak.

Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uğratmak, tehlikeli bir durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak.”İnsan dostunu yardan atar mıymış?”

Yarı buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan savma.

Yarı yolda bırakmak (birini): -1. Ona yapılan yardımı, elverişsiz ve zamanda kesmek. -2. Birlikte girişilen, yapılan bir işten, o iş henüz bitirilmeden ayrılmak

Yarı yolda bırakmak: Verilen desteği, yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek.”Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez yarı yolda bıraktın.”

Yarım adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse.”Ben bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!”

Yarım ağız(la) : İstemeye istemeye, isteksiz bir biçimde.

Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye, gönülsüzce (söylemek).”Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler.”

Yarım akıllı: Aptal, sağlıklı düşünmeyen (kimse).

Yarım porsiyon : Ufak tefek, çelimsiz (kimse). Yarından tezi yok: Gecikmeden, en kısa zamanda.

Yarım yamalak : Eksik, kusurlu, üstünkörü (biçimde).

Yarım yamalak: Gelişigüzel, üstünkörü, eksik ve kusurlu.”Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!”

Yarın öbür gün : Yakın bir gelecekte.

Yarından tezi yok: En kısa zamanda, çok çabuk, geciktirmeden.

Yas tutmak : -1. Çok Ü2ülmek -2: Üzüldüğünü davranışlarıyla belli etmek, matem tutmak

Yasak savmak (biri) (bîr şey): -1. Bir şeyi hatır için, gönülsüz olarak yapmak. -2. Bir şey, bir gereksinmeyi o an için karşılamak.

Yaş Dökmek: Ağlamak.”Senin için az yaş dökmedi ailen.”

Yaş ilerlemek: Yaşlanmak, ihtiyarlamak. .

Yaş tahtaya (yer«) basmak: Aldanmak, aldatılmak.

Yaş tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzağa düşmemek, uyanık davranmak.”O, benim yaş tahtaya basmayacağımı iyi bilir.”

Yaşamınason vermek: -1. İntihar etmek kendini öldürmek; hayatına son vermek.-2. Kapatmak.

Yaşı benzemesin: “Bu onun gibi aynı yaşta ötmesin.” anlamında birin den söz ederken kullanılır. ,

Yaşı ne başı ne? : O daha küçük bu işi yapmaya ne yaşı ne de tec rübesi yeterlidir.” anlamında.

Yaşım başını almış (yaşh başlı): Oldukça ileri yaşta olan, olgunlaş mış (kimse).

Yaşını başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiş olmak, yaşlanmış veya olgunlaşmış olmak.”Yaşını başını almış bir adamdır, çekinmeyin, gidin, size olgun davranacaktır.”

Yaşını içine akıtmak: Hissettiği acıyı, ızdırabı, üzüntüyü belli etmemek; ağlamak isteğini bastırmak.

Yaşlı başlı: bk. Yaşını başını almış. ..-.:¦

Yatağa (yataklara) düşmek : Hasta olup yatmak yatak hastası ol mak

Yatağa bağlamak (hastalık, birini): Hastalık onu kalkamayacak denli etkilemek

Yatağa düşmek: Hastalık yüzünden yatmak zorunda kalmak, ayağa kalkamayacak durumda olmak.”Sizin yüzünüzden yatağa düştü çocukcağız.”

Yatağına girmek: Biriyle cinsel ilişki kurmak

Yatak yorgan yatmak: Ağır hasta olmak; yorgan döşek yatmak.

Yatak yorgan yatmak: Çok hasta olmak.”Bizim adam yatak yorgan yatıyor, ne yiyor, ne içiyor.”

Yataklık etmek (birine) : Suçluyu gizlice barındırmak ona yardım et mek

Yataklık etmek: Bir suçluya yardım etmek, onu gizlemek, barındırmak.

Yatık kalkıp : Her zaman, hep.

Yatıp kalkmak (biriyle): -1. Orada barınmak -2. Onunla cinsel ilişki de bulunmak

Yatırım yapmak: Gelir amacıyla bir işe para yatırmak veya aynı amaçla önceden ortam hazırlamaya çalışmak.”Biz o arsayı yatırım yapmak için aldık.”

Yavaş gel (ol): ‘Abartma, o denli yüksekten atma!” anlamında uyan sözü.

Yavaş gel: “Atıp tutma, abartma, ölçüsüz konuşma” anlamında kullanılır.

Yavaştan almak : -1. Yumuşak davranmak; alttan almak. -2. İşi gere ken süreden önce yapıp bitirme konusunda çaba harcamamak

Yaya kalmak: -1. İstediğini yapamaz duruma düşmek -2. Yardtmasız kalmak

Yaya kalmak: 1. Taşıt ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak. 2. Yardımcısız kalmak, güvendiği yer ve kişileri kaybetmek, istediği şeyi yapamaz olmak.”İşte şimdi yaya kaldın, ne yapacaksın görelim?”

Yayan yapıldak: Çıplak ayakla, yayan.”Onca yolu yayan yapıldak yürüyecek.”

Yaygarayı basmak (yaygara koparmak) : Bağırıp çağırmak

Yaygarayı basmak: Bağırıp çağırmak, önemli bir nedeni olmadığı hâlde feryat etmek.”Elinden şekeri alınınca yaygarayı bastı.”

Yaz boz tahtasına çevirmek (bir şeyi) : Onunla ilgili birbirini tutma yan kararlar almak

Yaz boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine uymayan kararlar almak, kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir değiştirmek.

Yazık etmek (bir şeye, birine): Ona zarar vermek onun hiç bir işe yaramaz duruma gelmesine yol açmak

Yazık olmak (bir şeye, birine) : Ona zarar verilmek; boşa gitmek.

Yazıklar olsun : “Yaptığın bu şeyden ötürü seni şiddetle kınıyorum.’ an lamında.

Yazıya dökmek (bir şeyi): Onu yazı ile anlatmak

Ye kürküm ye!: “Bana gösterilen saygı kişiliğime değil de giyimime ve kuşamımadır.’ anlamında.

Ye kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı değil, zenginliğe, varlığa, giyim ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için kullanılır.

Yedeğe almak: Bağlayarak arkasından çekip götürmek.

Yedi canlı: Pek çok ölüm tehlikesi geçirip sağ kurtulan insan ya da hayvan.”Yedi canlı mısın nesin, nasıl kurtuldun o kazadan?”

Yedi düvel: Bütün devletler, herkes, bütün dünya.”İstiklâl Savaşı`nı yedi düvele karşı verdik biz.”

Yedi düvelle barışık : Hemen herkesle çabuk dost dan, iyi geçinen (kimse).

Yedi iklim dört bucak : Dünyanın her yanı.

Yedi iklim dört bucak: Hemen her yer, bütün dünya.”Yedi iklim dört bucak dolaştı durdu.”

Yedi kat yabancı: Akraba, hısım, tanıdık gibi yakınlığı bulunmayan (kimse).

Yedi kat yabancı: El, ne akraba, ne tanıdık, hiçbir yakınlığı yok.”Yedi kat yabancıyla iş yapmam diyor.”

Yedi kubbeli hamam kurmak: Gerçekleşmesi güç hayaller kurmak

Yediden yetmişe: En büyüğünden en küçüğüne, eli ayağı tutan herkes.”Halk yediden yetmişe silâhlanmış düşmanı bekliyordu.”

Yediği naneye bak!: “Yaptığı şu ters, uygunsuz işe bak!” anlamında şaşma, öfke belirtir.

Yediği naneye bak: Yersiz, uygunsuz iş yapanlar için kullanılır.

Yedirip içirmek ; Beslemek; banndırmak.

Yedisinden yetmişine (yediden yetmişe) kadar: Büyük küçük her kes.

Yeğ tutmak (bir şeyi, bir şeye): Onu dizelerinden üstün görmek, ter cih etmek.

Yeğ tutmak: Bir şeyi bir şeyden daha önemli görüp tercih etmek.”Kim ki öbür dünyayı bu dünyaya yeğ tutar, o kazanmıştır.”

Yel yepelek (yeperek) yelken kürek : Büyük bir telaş ve çabuklukla.

Yel yeperek yelken kürek: Telâş içinde, çok acele olarak, heyecanla.

Yele vermek: 1. Boşuna harcamak. 2. Savurmak.”Bütün parayı yele vermek zorunda mıydın?”

Yelkenleri suya indirmek : Direnmekten vazgeçip anlayışlı davranma ya başlamak.

Yelkenleri suya indirmek: Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini kabul etmek; yüksekten atıp tutmayı bırakarak yumuşamak.”Yelkenleri nasıl da suya indi dediğini yaptıramayınca.”

Yeme de yanında yat: İstek uyandıran, görünüşü çok çekici olan, çok lezzetli yemekler için kullanılır.

Yemeden içmeden kesilmek: Bir üzüntü, korku ya da heyecan sebebiyle yiyemez duruma gelmek, iştahı kapanmak.”Yemeden içmeden esildi, âşık mıdır nedir?”

Yemeden içmeden kesilmek: Üzüntü, korku, hastalık, heyecan vb. nedeniyle hiçbir şey yiyip içemez duruma gelmek.

Yemin etmek: -1. Kutsal bir şeyi tanık göstererek söz vermek (Kars. Ant içmek.) -2. Doğru olduğunu ileri sürmek. -3. Bir şeyi yapmaya kesin söz vermek.

Yemin etsem başım ağirmaz : “Sözünü ettiğim şeyin doğru, gerçek ol duğuna hiç korkmadan yemin edebilirim.” anlamında.

Yemin etsem başım ağrımaz: “Gerçek olduğundan eminim, bu konuda yemin de edebilirim” anlamında kullanılır.

Yemin içmek : bk. Ant İçmek.

Yemin vermek : bk. Ant vermek.

Yeni baştan : Yeniden, bir daha, baştan başlayarak.

Yeni yeni: Son zamanlarda.

Yenilir yutulur gibi değil: 1. Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için). 2. Aşırı, çok pahalı. 3. Çok ağır, kabul edilmez (söz). 4. Kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan.”Doğrusu yenilir yutulur gibi değildi o sözler.”

Yenilir, yutulur gibi değil: -1. Yenilecek nitelikte olmayan (yiyecek). -2. Çok pahalı olan. -3. Onur kına, can sıkıcı (söz). -4. Kendisiyle ba şa ctkılabilecek gibi olmayan (kimse).

Yer almak : -1 Bir topluluğun içinde bulunmak. -2. Aynlan yerde dur mak. -3. Adı bir yerde geçmek.

Yer almak: 1. Bir şey yapanların arasında bulunmak. 2. Adına ayrılan yerde bulunmak”Şiir komisyonunda sen de yer aldın mı?”

Yer bulmak (biri) (birine) : -1. Bir kimse belirli bir işe girmek. -2. Bir’ kimseyi belirli bir işe sokmak.

Yer cücesi: Ufak tefek olduğu gibi kurnaz, fitneci, çok bilmiş kimse.

Yer cücesi: Ufak tefek, sinsi, kurnaz kimse.

Yer demir gök bakır: “Hiçbir yerden yardım alma umudu kalmadı, bütün kapılar kapalı, yardım imkânları ortadan kalktı, kime baş vurdumsa elim boş döndüm” anlamında çaresizliği anlatmak için kullanılır.

Yer demir, gök bakır: -1. “Başvurduğum yerlerin hiçbirinden gerekli yardımı göremedim.’ anlamında çaresizlik bildirir. -2. Çorak ve sıcak bir- yeri niteler.

Yer etmek: -1. Bir şey bir yerde yerleşip kalmak, -2. Bir şey bir yerde iz bırakmak.

Yer etmek: 1. İz bırakmak. 2. İyice yerleşmek.”Bu sözler kulağına iyice yer eder umarım.”

Yer kabul etmez: Çok günahkâr kimse için söylenir.

Yer tutmak : -1. Belirli bir yer, hacim kaplamak -2. Bir yerin kendisine ayrılmasını sağlamak.

Yer tutmak: 1. Bir yeri kaplamak. 2. Birine bir yer ayırmak.”Salonda yer tutmak yasaktır!”

Yer vermek (bir şeye) (birine): -1. Ona önem vermek, onu önemli saymak -2. Ona önemli bir görev vermek -3. Bir olaya yol açmak -3. Kendi yerini başkasına bırakmak

Yer vermek: 1. Önemini belirtmek. 2. Kendi yerini bir başkasına vermek. 3. İmkân tanımak.”Bu fikre de yer vermeliyiz.”

Yer yarılıp içine girmek: 1. Çok utanmak. 2. Yitirilen şey bir türlü bulunamamak.”Yer yarılıp içine girdi sanki, önceki gün şurada duruyordu.”

Yer yarılıp İçine girmek: -1. Kaybedilen (kaybolan) bir şey bir türlü bulunamamak -2. Utanandan ne yapacağını bilemez duruma gel mek ‘ .

Yer yerinden oynamak: Bir olay toplumda telâş, heyecan, gürültü, patırtı, kargaşa oluşturmak.”Bu kaleyi de zapdedersek yer yerinden oynayacak, bizi kimse tutamayacak artık.”

Yer yerinden oynamak: -1. Bir olay toplumda büyük bir telaş, coşku, kargaşa, tedirginlik yaratmak. -2. Bir iş çok gürültülü ve telaşlı bir bi çimde yapılmak

Yerden bftme (yerden yapma): (Alay yollu) Çok kısa boylu (kimse).

Yerden göğe kadar : Pekçok, tamamıyle.

Yerden yere çalmak (vurmak) (birini, bir şeyi): -1. Onu hoş olma yan sözlerle kötülemek, yermek. -2. Güreşte rakibini çok hırpalamak.

Yerden yere çalmak: Çok hırpalamak, acınacak duruma düşürmek, zor durumlarda bırakmak.”Bütün milletin içinde yerden yere çaldı delikanlıyı.”

Yere bakan yürek yakan : (Alay yollu) Sessiz ve.yumuşak görünüp sinsice işler çeviren (kimse).

Yere bakan yürek yakan: Uslu, uysal, sessiz görünüp gizliden gizliye ve sinsice dolap çeviren, kötülük yapan kimse.”Desene yere bakan yürek yakan cinstenmiş o da.”

Yere bakmak : (Yaşlılar için) Ölümü yatan olmak.

Yere göğe koy(a)mamak (birini) : Onu nasıl memnun edeceğini bile memek; ona çok önem vermek.

Yere göğe koyamamak: Çok önem vermek, nasıl ağırlayacağını ve memnun edip mutlu kılacağını bilememek.

Yere sermek (birini): -1. Onu yenmek. -2. Onu vurup Öldürmek.

Yeri gelmek : Sırası gelmek, zamanı uygun olmak.

Yeri göğü birbirine katmak: Büyük bir heyecan, korku, telaş yarat mak.

Yeri olmak: -1. Uygun olmak -2. Sırası, zamanruygun olmak.

Yeri öpmek : (Alay yollu) Yere düşmek.

Yeri yurdu belirsiz: Nerede yatıp kalktığı, nerede dolaştığı belli olma yan, serseri (kimse).

Yeri yurdu belirsiz: Serseri; ne iş yaptığı, nerde kaldığı, nereli olduğu bilinmeyen.”Yeri yurdu belirsiz bu adama yüz verme demedim mi?”

Yerin dibine geçmek: 1. Çok utanmak, sıkılmak. 2. Kaybolmak, göze görünmez olmak.”Şuradaydı ama bulamıyorum, yerin dibine geçti sanki!”

Yerin dibine geçmek: Herhangi bir olumsuz durumdan ötürü çok utanmak, kimseye görünmek istememek

Yerinde duramamak: Sessiz ve hareketsiz duramamak, her an bir şeyler yapmak isteği içinde olmak.

Yerinde duramamak: Sürekli hareket etmek, kıpırdanmak, sabırsızlanmak, içi içine sığmamak, eyleme geçmek için telâş içinde dolaşmak.”Gelecekleri haberini alınca ne yapacağını şaşırdı; yerinde duramıyor, sağa sola koşturup duruyordu.”

Yerinde olmak (birinin): Onun durumunda, konumunda bulunmak.

Yerinde saymak: 1. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde ayaklarının birini kaldırıp birini basmak. 2. Hiç gelişme, ilerleme gösterememek.”Okullar neredeyse kapanacak ama bizim çocuk hâlâ yerinde sayıyor, okumayı bir türlü sökemedi.”

Yerinde saymak: Bulunduğu konumda herhangi bir gelişme, aşama gösterememek.

Yerinde yeller esmek: Yok olmak, artık bulunmamak.”Gittiğimde ayakkabıların yerinde yeller esiyordu.”

Yerinde yeller esmek: Yok olmak, ortadan kalkmak, kaybolmak.

Yerinden etmek (birini): Onun işini, sahip olduğu yeri yitirmesine ne den olmak.

Yerinden olmak : İşini, sahip olduğu yeri yitirmek.

Yerinden oynamak: 1. Bulunduğu bir yerden ayrılmak. 2. Hareketli, heyecanlı, gürültülü, karışık bir zaman yaşamak.”O büyük kahramanın dönüş haberi gelir gelmez şehir yerinden oynamıştı sanki!”

Yerinden oynatmak: Yerini değiştirip başka bir yere kaldırmak.”Sakın bu vazoyu yerinden oynatmayın.”

Yerine geçmek (biri) (bir şey): -1. Görevinden ayrılan bir kimsenin yerini doldurmak -2. Bir şey o anda bulunmayan jaşka bir şeyin ye rine kullanılabilmek, onun görevini yapabilmek.

Yerine geçmek: 1. Görevden ayrılan birinin yerine geçmek. 2. Bulunmayan bir nesnenin yerine kullanılabilmek.”Emekli olan müdürün yerine geçmek için iki müdür yardımcısı yarışa tutuştular.”

Yerine gelmek: -1. Daha önceki durumuna kavuşmak. -2. Gerçekleşti rilmek, yapılmak.

Yerine getirmek (bir şeyi) : Onu yapmak, gerçekleştirmek.

Yerine koymak (onu, bir şey, bir kimse): Ona, söz konusu şey, kim se gözüyle bakmak, onu herhangi bir şey, kimse saymak.

Yerini bulmak: 1. Aradığı bir yeri bulmak. 2. Yerine gelmek. 3. Kendine uygun durumu, mevkiyi bulmak.”Yerini bulursam kızımı vermekte gecikmeyeceğim.”

Yerini doldurmak : -1. Görevini gereği gibi ysprhakl -2. Birimle, o’isj daha önce yapan kimse kadar başarılı olmak

Yerini doldurmak: 1. Daha önce görevinden ayrılan, yerine geçtiği biri kadar başarılı olmak. 2. Yerinin adamı, görevinin üstesinden gelir olmak.”Bakalım yerini doldurabilecek mi?”

Yerini tutmak : -1. Bit görevi, İşi Öteki kimse kadar başarılı biçimde ya pabilmek -2. Bir $ay başka bir şeyin yaptığı görevi yapabilecek du rumda olmak

Yerle bir etmek (bir yeri) : Orayı arök kullanılamayacak ölçüde tahrip etmek.

Yerle bir etmek: Bir yeri yakıp yıkmak, tahrip etmek, temeline kadar söküp dağıtmak, taş taş üstüne bırakmamak.”Koca kenti bir saat bombalayıp yerle bir ettiler.”

Yerle bir olmak : Yok olmak

Yerlere geçmek : Çok utanmak.

Yerli yerinde : Her şey olması gerektiği yerde.

Yerli yersiz: Uygun olsun olmasın, uygun zamanı kollamadan.”Yerli yersiz konuşup duruyor geveze adam.”

Yerli yersiz: Uygun olup olmadığına bakmadan, gelişigüzel zaman da, saçma sapan.

Yeşil ışık yakmak (bir şeye, birine) : Ona, bir işin yapılmasına izin vermek

Yeşil ışık yakmak: Bir şeyin olmasına izin vermek, göz yummak.”Onların bize yeşil ışık yakacaklarını hiç sanmıyorum.”

Yıkım olmak : Bir iş, bir kimse için büyük bir felaketle sonuçlanmak

Yılan hikâyesi: Bir türlü sonuca bağlanamayan, çözümlenemeyen, uzayıp giden (mesele ya da iş).”Yılan hikâyesine döndü iş, ne yapacağız şimdi?”

Yılan hikâyesi: Bir türlü sonuçlanmayan, sonuca- kavuşturulmayan iş, sorun vb.

Yılanın kuyruğuna basmak: Zararı dokunacak, kötülük yapacak bir kimseye ilişmek ya da sataşmak yoluyla fırsat vermek.

Yıldırımla vurulmuşa dönmek: Ansızın ortaya çıkan kötü bir durum karşısında sarsılmak, ne yapacağını bilemez olmak, bitkin ve şaşkın bir duruma düşmek.”İflas haberini duyunca yıldırımla vurulmuşa döndü, oraya yığılıp kaldı.”

Yıldırımları (veya şimşekleri) üstüne çekmek: Kimi davranışlarıyla pek çok kimseyi kızdırarak eleştirilere, saldırılara yol açmak.”Bu hareketlerinle şimşekleri üzerine çekiyor, hepimizi tehlikeye atıyorsun.”

Yıldırımları üstüne çekmek: bk Şimşekleri üstüne çekmek.

Yıldızı barışmamak: Aralarında görüş, düşünce ve duygu ayrılıkları bulunup birbirlerinden hoşlanmamak, birbirleriyle iyi geçinmemek, anlaşıp uyuşamamak.”Şu adamla yıldızım bir türlü barışmadı gitti.”

Yıldızı düşük : Talihsiz (kimse).

Yıldızı parlamak: Çok başarılı olup herkesin dikkatini çekecek duruma gelmek, ün kazanmak.”Yıldızı parladığı bir sırada hayata veda etti.”

Yıldızı parlamak: Un kazanmak, tanınmaya başlamak

Yıldızı sönmek : Ününü yitirmek, gözden düşmek

Yıldızı sönmek: Ününü ve itibarını kaybetmek.”Yıldızının bu kadar çabuk söneceği kimin aklına gelirdi ki!”

Yıldızları barışık olmak: Birbirleriyle iyi anlaşmak, iyi geçinmek

Yırtık pırtık: Çok yırtık, eskimiş, parça parça.

yıştı, hoşgörülü, efendice davranan sen ot (ben olayım).1 anlamında.

Yiğitliğe bok (leke) sürmemek : Mertliğe aykırı davranışta bulunma mak.

Yiğitlik sende (bende) kalsın : “Bu çekişmeli, tartışmalı konuda anla-

Yiğitlik sende kalsın: “Karşısındaki anlamasa da hoşgörü göster, özveride bulun, ılımlı davran, böylelikle soylu davranışını göstermiş olursun” anlamında bir anlaşmazlığa son vermek için taraflardan birine söylenir.

Yiyim yeri yapmak (etmek) (birini, bir yeri) : Bir kimseden ya da yer den sürekli olarak haksız kazanç sağlamak

Yiyip bitirmek (birini): -1. Bir kimseyi sürekli tedirgin etmek -2. Yıkı mına neden olmak -3. Bir kimseden sürekli olarak para sızdırmak

Yiyip bitirmek: 1. Parayı tüketinceye dek harcamak. 2. Yemeği sonu gelinceye kadar yemek. 3. Birini üzmek, tedirgin etmek, devamlı hırpalamak.”Senin bu hareketlerin beni yiyip bitirdi!”

Yok canım : -1. “İnanılacak gibi değil, inanmam.” -2. “Doğru mu? Öyle mi? Vay canına!” anlamında şaşma bildirir.

Yok canım!: 1. Gerçek mi, öyle mi? 2. Hayır inanmam, doğru değil bu!”Yok canım, değil ona gitmek, hiç görmedim bile.”

Yok devenin başı!: “Daha neler, çok abartıyorsun, bu sözlere inanmam” anlamında, söylenenlere inanılmayacağını anlatmak için kullanılır.

Yok devenin başı: “Bu konuyu çok abartıyorsun.” anlamında.

Yok pahasına : Değerinden az bir parayla, çok ucuza.

Yok pahasına: Son derece ucuz, değerinin altında bir fiyata, ölü fiyatına.”Yok pahasına sattılar evi, yazık oldu.”

Yok satmak: Bir malı yokluğu yüzünden satamamak

Yok yere : Hiçbir neden yokken, boşu boşuna; nafile yere.

Yol açmak : -1. Bir davranışıyla tehlikeli bir durumun oluşmasına ne den olmak. -2. Davranışlarıyla başkalarına kötü örnek olmak.

Yol açmak: 1. Yeni bir yol yapmak. 2. Herhangi bir sebepten ötürü kapanmış yolu açmak, geçilir duruma getirmek. 3. Birinin geçmesi için kenara çekilip geçme önceliği tanımak. 4. Bir olayın başlamasına sebep olmak, öncülük etmek.”Onun bu çıkışı özgürlük hareketinin başlamasına yol açtı.”

Yol almak: 1. Çıkılan yolda ilerlemek.”Bir saatte epey yol alırız.” 2. Mesleğinde ilerlemek.”Kaynakçılığa başlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı.”

Yol almak: -1. Yolda ilerlemek -2. Bir işte, alanda ilerlemek, ileri git mek

Yol aramak : İstenilen sonuca ulaştıracak bir çare aramak

Yol aramak: Bir meseleye çare bulmaya çalışmak, imkân aramak.”Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz fakat bulamıyoruz.”

Yol bulmak : Çözüm yolu bulmak; çare bulmak.

Yol bulmak: Bir çözüm, bir çare bulmak.”İnşallah bir yolunu bulur, öderiz borcumuzu.”

Yol çizmek : Ne yapacağı, nasıl yapacağı konusunda plan yapmak

Yol geçen hanı: Hemen herkesin girip çıktığı, uğradığı yer.”Sanki bu ev yol geçen hanı, hiç mi rahat etmeyeceğiz kendi evimizde!”

Yol görünmek : Bir yere gitmek gerektiği anlaşılmak

Yol göstermek (birine) : Ona herhangi bir konuda neler yapması, na sıl yapması gerektiği konusunda akıl vermek; örnek olmak, kılavuz luk etmek.

Yol göstermek: 1. Rehberlik etmek, yolu bilmeyene tarif etmek, nasıl gidileceğini anlatmak. 2. Nasıl davranılacağını, ne yapılacağını öğretmek.”Benim elimden bir şey gelmez, patrona git, o bir yol gösterir sana.”

Yol gözlemek: Bir kimsenin gelmesini, bir şeyin olmasını beklemek, ummak

Yol iz bilmek : -1. Gideceği yeri bilmek -2. Görgülü davranmak

Yol iz bilmemek: 1. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. 2. Görgüsüz davranmak.

Yol kesmek (vurmak) : Issız yörelerde soygun yapmak.

Yol kesmek: 1. Birinin geçmesine engel olmak. 2. Issız yerlerde, yollarda soygunculuk yapmak.”Düğün alayının yolunu kesmiş eşkıyalar.”

Yol olmak: Bir davranış, başkalarının da aynı davranışı yapmasıyla alışkanlık haline gelmek.

Yol tepmek: Çok uzun süre yürümek.

Yol tutmak : Genel olarak yaşamını ya da herhangi bir konudaki dav ranış ve eylemlerini kendine özgü bir düzen içinde sürdürmek.

Yol tutmak: Yaşayışını inandığı, doğru bildiği bir düzende sürdürmek.”Sen de kendine özgü bir yol tuttun demek!”

Yol vermek: -1. Geçmesine müsaade etmek -2. İşten uzaklaştırmak, görevine son vermek

Yol yakınken : Yakın olduğu sezilen kötü duruma düşmeden, fazla ge cikmeden.

Yol yordam : Herhangi bir şeyi yaparken uyulan kural ve yöntemlerin tümü

Yol yordam: Bir şey, davranış ya da yapışın usul ve kuralları.”Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle bir işe.”

Yola çıkmak: 1. Bir yere gitmek üzere bulunduğu yerden ayrılmak.”Sabah erkenden yola çıkacaklarmış.”

Yola düşmek : Bir yere gitmek üzere yola çıkmak

Yola düşmek: Bir zorunluluk sebebiyle yola çıkmak, yol almaya başlamak.”Çabuk olun, onlar yola düşmüşlerdir bile.”

Yola düzülmek : Yola çıkıp yürümeye başlamak

Yola gelmek : Davranışlarını düzeltmek uslanmak

Yola gelmek: Ters tutumunu düzeltmek, uslanmak, istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek.”Kaygılanma, eninde sonunda yola gelecektir.”

Yola getirmek (birini) : Davranışlarını düzeltmesini, uslanmasını sağ lamak (Kars. Başa çıkmak.)

Yola getirmek: Birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek.

Yolcudur abbas bağlasan durmak: bk Abbas yolcu.

Yoldan çıkmak : -1. Kötü, yanlış, tehlikeli davranışlara, eğilimlere yö nelmek -2. (Kadın için) Orospu olmak kötü yola düşmek

Yoldan çıkmak: 1. Bir taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak. 2. Kötü yola sapmak, doğru yoldan ayrılmak, azgınlığa düşmek.”Komşunun çocuğu iyice yoldan çıkmış, ne yaptığını bilmiyor.”

Yoldan kalmak: Gitmek istediği yere gidememek, alıkonmak, bir engel dolayısıyla gecikmek.”Çekilin önümüzden, bizi biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız.”

Yolgeçen hanı: Hemerf herkesin gelip geçerken uğradığı yer.

Yollara dökülmek: Kalabalık halde yolda olmak.

Yollara düşmek: Herhangi bir önemli jş nedeniyle yola çıkmak, ora dan oraya gitmek.

Yolsuz yöntemsiz: Kural ve yöntemlere uygun ol onayarak.

Yolu (ayağı) düşmek: Yolu üzerinde bulunan o yerden geçmesi gerekmek; o yer, yolu üzerinde bulunmak.”Sizin köye de yolum düştü, babanı gördüm, sana selâm söyledi.”

Yolu düşmek (bir yere) : O yer yolu üzerinde bulunmak, oraya uğra mak.

Yolu tutmak : Bir yoldan hiç kimseyi geçirmemek ya da geçenleri de netlemek için gerekli Önlemleri almak.

Yolu tutmak: Bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak.”Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuşlar, bekliyorlardı.”

Yolun (yolunuz) açık olsun : “Gittiğiniz yere kazasız belasız gitmenizi dilerim.” anlamında.

Yoluna (rayına) girmek: İstenilen biçimi almak, gerekli olan şekilde gelişmek.

Yoluna can vermek (baş koymak) : Birinin uğruna ölümü bile göze almak

Yoluna çıkmak: 1. Karşılamaya gitmek. 2. Yolda karşısına çıkmak.”Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı.”

Yoluna girmek (iş): O iş istenildiği gibi yürümek (olmak).

Yoluna koymak (işi): Bir işi düzene koymak

Yoluna koymak: Bir işi olumlu bir duruma sokmak, istenilen şekle getirmek.”İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı başardı.”

Yolunda gitmek: -1. Bir iş istenildiği gibi yürümek. -2. Bir kimseyi izle mek, onun gibi yapmak

Yolunu beklemek (gözlemek): Gelmesini beklemek

Yolunu beklemek: Gelmesini beklemek.”Az yolunu beklemedi oğlunun.”

Yolunu bulmak: -1. Amacına uygun bir çalışma düzeni içine girmek. -2. Bir işin yapılmasındaki kolaylığı bulmak -3. Yasadışı yollardan ka zanç sağlamak.

Yolunu bulmak: 1. Kanunî olmayan yollardan kazanç sağlamak. 2. Çözüme ulaşmak, gereken çareyi bulmak.”Onu razı etmenin yolunu buldum, çabuk benimle gel.”

Yolunu kaybetmek: Hangi yoldan gideceğini bilememek, şaşırmak.”Çocuklar yollarını kaybetmişler, tam aksi yönde ilerliyorlardı.”

Yolunu sapıtmak: Kötü yola düşmek, doğru yoldan ayrılmak.”Yolunu sapıtmış şu adamı Allah` tan başka kim doğru yola getirebilir?”

Yolunu yapmak : Bir işi olumlu bir biçimde sonuçlandırabilmek için uy gun girişimlerde bulunmak.

Yolunu yapmak: Bir işi olumlu sonuca ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir almak.

Yorgan döşek yatmak: bk Yatak yorgan yatmak

Yorgan gitti kavga bitti: “Anlaşmazlığı doğuran neden ortadan kalkın ca çekişme de son bulmuş oldu.” anlamında.

Yorgan gitti, kavga bitti: “Kavga, çekişme, anlaşmazlık nedeni olan şey ortadan kalkınca kavga da sona erdi.” anlamında kullanılır.

Yorgun argın : İyice yorulmuş, gücü kuvveti tükenmiş olarak

Yorgun düşmek : Hertıangi bir işi yaparken çok yorulmuş olmak

Yorgunluğunu (yorgunluk) çıkarmak : Yorgunluğu dinlendirici bir şey le ya da işle gidermek

Yorgunluğunu almak: -1. Bir süre dinlenerek yorgunluğunu gider mek -2. Bir şey kimi yönleriyle bir kimsenin yorgunluğunu gidermek

Yorgunluğunu almak: 1. Yorgun kişi, yorgunluğunu gidermek için dinlenmek. 2. Yorgun birini dinlendirmek.

Yorgunluğunu çıkarmak: 1. Dinlenmek. 2. Yaptığı işten, dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.

Yorgunu yokuşa sürmek : Zor bir işi birtakım söz ve davranışlarla da ha da zorlaştırmak; işi yokuşa sürmek.

Yön vermek (birine, bir şeye) : Ona yeni bir biçim ve düzen vermek; İstikamet vermek

Yörüngesine oturmak: Bir iş istenilen yönde gelişmek, yoluna gir mek; rayına oturmak.

Yörüngesine oturtmak (bir işi) : O işi yoluna koymak; rayına oturt mak.

Yörüngesine oturtmak: 1. (Uydu) istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak. 2. Bir iş yoluna girmek, rayına oturmak.

Yuf (yuha) çekmek (yuhaya tutmak): Beğenilmeyen bir davranış; söz vb’yi protesto etmek İçin “yuh” diye bağırmak

Yufka yürekli: Acıklı durumlara katlanamayan (kimse); yüreği yufka.

Yufka yürekli: Çok duygulu olup olaylardan hemen etkilenip ağlayan, çok acıyan, üzülen kimse.”Senin bu kadar yufka yürekli olacağını düşünemezdim.

Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal: bk. Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık.

Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal: İki davranış, iki kimse, iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için kullanılır.

Yukarıdan aşağı süzmek (birini): Bir kimsenin her yanına dikkatlice bakmak

Yukarıdan bakmak (birine) : bk Tepeden bakmak.

Yuları birinin elinde olmak : O kimsenin her şekilde denetiminde, bo yunduruğunda olmak, ona bağımlı olmak

Yuları eksik.: Kaba, görgüsüz (kimse).

Yuları ele vermek (kaptırmak) : Başkasının buyruğu altına girmek.

Yumruk atmak (indirmek): Yumrukla vurmak

Yumruk göstermek : Korkutmak, tehdit etmek.

Yumruk kadar : -1. Küçük (çocuk). -2. Aşağı yukarı yumruk büyüklü ğünde olan.

Yumruk kadar: 1. Küçücük, bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne). 2. Küçük çocuk.”Yumruk kadar çocuktan dayak yediğin doğru mu?”

Yumruk yumruğa gelmek : Yumruk vurarak döğüşmek.

Yumurta kapıya gelmek (dayanmak): Yapılacak iş için zaman çok daralmış olmak, çok sıkışmak

Yumurta kapıya gelmek: Yapılması gereken bir iş için zaman daralmış olmak, iş çok sıkışık zamana rastlamak.”Sen hep işleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?”

Yumurtaya kulp takmak: Hemen her şeye bir kusur bulmak, bahane bulmakta usta olup hiçbir şeyi beğenmemek.

Yumuşak başlı: Söz dinleyen, uslu,, uysal (kimse).

Yumuşak yüzlü : Hemen her İstenileni, güceniklik olmasın diye yap maya çalışan (kimse).

Yumuşak yüzlü: Kendisinden istenilenleri geri çevirmeyen, kimseyi gücendirmek istemeyen kimse.”Yumuşak yüzlü olduğum için mi tepeme çıkıyorsunuz?”

Yurt tutmak: Bir yen yurt edinmek, o yerde devamlı yaşamaya başla mak; vatan tutmak.

Yuva kurmak: Evlenmek.

Yuvarlak hesap : Küçük tutarlar atıldıktan sonra geriye kalan hesap; toparlak hesap.

Yuvarlak hesap: Ayrıntıya girmeden, bir bütün sayıya yaklaşık olarak tamamlanabilen hesap.”Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu.”

Yuvarlak konuşmak: Gerekeni kesin olarak söylememek, genel ola rak konuşmak, değişik yorumlanabilecek sözler söylemek.

Yuvarlak laflar: Açık, somut olmayan sözler.

Yuvarlak sayı: Bütüne tamamlanmış sayı.

Yuvarlanıp gitmek : -1. İçinde bulunulan koşullara ve gelir durumuna göre yaşamını sürdürmek. -2. Birdenbire Ölmek.

Yuvarlanıp gitmek: Eldeki imkânlar içinde hayat sürmek.”Yuvarlanıp gidiyoruz işte.”

Yuvasını bozmak {dağıtmak): Aile birliğini, dayanışmasını bozmak.

Yuvasını bozmak: Ev ve aile düzenini bozmak, dağıtmak, alt üst etmek.”Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam.”

Yuvasını yapmak : Ona hak ettiği karşılığı vermek; onun hakkında gelmek.

Yuvasını yapmak: Birinin hakkından gelmek, hakettiği ceza ya da cevabı vermek.”Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer.”

Yuvasını yıkmak: -1. Biri birtakım nedenlerle kendi aile düzenini boz mak. -2. Bir kimsenin eşinden ayrılmasına yol açmak.

Yuvasını yıkmak: 1. Birinin eşinden ayrılmasına yol açmak. 2. Bir kimse eşinden ayrılarak aile düzenini bozmak, yok etmek.”Zorla kadıncağızın yuvasını yıktılar, lânet olsun onlara.”

Yük altına girmek: Sorumluluk gerektiren, ağır bir görevi kabul etmek.”Desene boş yere yük altına girmişiz biz.”

Yük kaldırmak: İşlerin en zorlusunu üzerine alıp ötekilerin işini kolaylaştırmak.

Yük olmak (birine) : -1. Bir kimseyi, başka birinin masrafını ödemek durumunda bırakmak. -2. Güç bir işi başkasına yaptırıp onu sıkıntıya sokmak.

Yük olmak: 1. Sıkıntılı bir işi başkasına yaptırmak. 2. Masraflarını başkasına ödetmek.”Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar.”

Yüksek perdeden konuşmak: -1. Bir yerde herhangi bir nedenle yük sek sesle konuşmak. -2. Kendini başkalarından üstün gördüğünü ima eder biçimde konuşmak. -3. Gerçekleştirilmesi güç olan işleri yapabileceğini abartılı biçimde söylemek.

Yüksek perdeden konuşmak: 1. Yüksek sesle konuşmak. 2. Meydan okurcasına sert konuşmak. 3. Yapılması güç şeyleri yapacakmış gibi abartılı konuşmak.”Bu adam yüksek perdeden konuşmaya bayılıyor.”

Yükseklerde dolaşmak: Elde edilmesi zor şeyler istemek.”Yükseklerde dolaşmayı bırak da olabilecek bir şey iste.”

Yüksekten atmak: Yapamayacağı şeyleri söylemek.”Amma da yüksekten atıyor.”

Yüksekten atmak: Yapılması çok güç olan ya da kendi bilgi, beceri ve yeteneğini aşan işleri yapabileceğini söylemek. (Kars. Mangalda kül bırakmamak, martaval atmak, palavra atmak.)

Yüksekten bakmak (birine) : bk. Tepeden bakmak.

Yüksekten uçmak (yükseklerde dolaşmak) : Elde edilmesi güç şey leri istemek.

Yükte hafif pahada ağır : Taşınması kolay, parasal değeri yüksek eş ya için söylenir.

Yükte hafif pahada ağır: Taşınması kolay, değerli eşya (altın, elmas gibi.)

Yükün altından kalkmak: 1. Üzerine aldığı ağır bir işi başarmak. 2. Gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak bir şeyler yapmak.”Onu bu yükün altından kalkamaz sananlar nasıl da yanıldılar.”

Yükünü tutmak: Çok zenginleşmek, para ve mal kazanmış olmak.”Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komşu.”

Yükünü tutmak: Herhangi bir işten çok para kazanıp zengin olmak

Yüreği (içi) parçalanmak: Çok acımak, karşılaştığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak.”Zavallının o hâlini görünce içim parçalandı.”

Yüreği ağzına gelmek: Beklemediği bir anda karşılaştığı tehlikeli bir olay nedeniyle çok korkmak.

Yüreği ağzına gelmek: Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak.”Karanlık ve ıssız sokakta yürürken bir çığlık duydu, yüreği ağzına geldi o an.”

Yüreği cız etmek: Çok acımak, içi sızlamak.”Eşinin o hâlini görünce yüreği cız etti.”

Yüreği çarpmak : Heyecan, korku vb. nedeniyle yüreği hızlı çalışmak.’

Yüreği çarpmak: 1. Korku ve kaygı duyup merak etmek, bu sebeple tedirgin olmak. 2. Yüreği hızlı vurmak.

Yüreği dayanmamak (bir şeye): Herhangi bir acıklı durum karşısın da büyük bir act duymak; içi dayanmamak.

Yüreği dayanmamak: Çok acı duymak, acısına katlanamamak.”Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreği dayanmadı ihtiyar kadının, yatağa düştü.”

Yüreği ezilmek: 1. Üzülmek, çok acı duymak. 2. Çok acıkmış olmak.”İçim eziliyor, bir şeyler yemeliyim.”

Yüreği ferahlamak: İçi kaygıdan, sıkıntıdan kurtulmak.

Yüreği geniş : Hiçbir şeyi kendine dert edinmeyen (kimse); içi geniş.

Yüreği götürmemek (kaldırmamak) : Üzücü bir duruma katlanamamak; İçi götürmemek.

Yüreği hop etmek (hoplamak): Bir şeyden birdenbire korkup heye canlanmak; içi hop etmek.

Yüreği hop etmek: Bir olay karşısında birdenbire korkup heyecanlanmak.

Yüreği kabarmak: 1. Midesi bulanmak. 2. Merak, kaygı, korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.

Yüreği kalkmak : Çok korkmak, korkup heyecanlanmak.

Yüreği kalkmak: Heyecanlanmak.”Tekne sallandıkça yüreği kalkıyordu.”

Yüreği kararmak: İçine bir karamsarlık, bir sıkıntı çökmek; iyimserliği ortadan kalkmak.”Yüreğin kararmasın, onu bulacağımızdan emin ol.”

Yüreği katı: Acımasız, acıma duygusundan yoksun kimse.

Yüreği küt küt atmak: Korku ve heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmak.

Yüreği oynamak : Çok korkmak

Yüreği oynamak: Ansızın heyecanlanmak veya korkmak, tedirgin olmak.

Yüreği parçalanmak (parça parça olmak): Herhangi bir acılı, üzücü durumdan çok üzülmek, bu durumda dan kimseye, çok acımak; içi parçalanmak.

Yüreği pek: 1. Korkusuz, yürekli, çok cesaretli. 2. Yüreği katı.”Onca insanla baş etmeyi göze alıyor, yüreği pek bir insanmış demek ki.”

Yüreği yağ bağlamak: İstediği bir şey gerçekleştiği için çok sevin mek.

Yüreği yanmak: 1. Çok fazla acımak. 2. Bir felâkete uğramak.”Yüreğim yanıyor, acısını bir türlü unutamıyorum.”

Yüreği yufka : bk. Yufka yürekli.

Yüreğine (içine) dert olmak: Birine karşı ya da birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı, üzüntü kaynağı olmak.”Ona yemek vermedim ama yüreğime dert oldu.”

Yüreğine (içine) işlemek: Çok tesirli olmak, derinden acı vermek.

Yüreğine (soğuk) su serpilmek: Duyduğu ferahlatıcı bir olay, haber nedeniyle üzüntüsü, kaygısı azalmak, hafiflemek.

Yüreğine inmek: 1. Birdenbire ölmek. 2. Büyük ölçüde üzülmek.”Bu acı haberi verip de yüreğine indirmek mi istiyorsun?”

Yüreğine işlemek: Bir şeyden olumsuz yönde etkilenip üzülmek, içi ne işlemek; içine işlemek.

Yüreğine od (ateş) düşmek: Büyük acı duymak; içine od (ateş) düşmek.

Yüreğine od düşmek: Yüreği yanmak, belli bir sebep sonucu büyük bir acı duymak, çok üzülmek.”Kim ki başkasının uğradığı felâket onun yüreğine od düşürür, işte adam odur.”

Yüreğine su serpilmek: Duyduğu üzüntüyü hafifletecek bir haberle karşılaşmak, ferahlamak.”Demek mahkemeye başvurmaktan vazgeçmiş, yüreğime su serpildi doğrusu, yoksa olayı hemen herkes duyacaktı.”

Yürek Selanik (birinde): (Şaka yollu) Çok korkak (kimse).

Yürükten bağlanmak: İçten, samimi olarak sevgi ve saygı duymak.

Yürürlüğe girmek: Bir kanun ya da kararname uygulanmaya başlamak.

Yürürlüğe girmek: Bir anlaşma, yasa vb.de yer alan maddeler (hükümler) kararlaştırılmış bir tarihte uygulanmaya başlanmak.

Yüz aklığıyla (yüzünün akıyla) çıkmak (bîr işten) : Bir işi kendisin den beklendiği gibi eksiksiz ve başarılı bir biçimde yapıp bitirmek.

Yüz bulmak (biri, birinden): -1. Ondan yakın ilgi ve destek görmek. -2. Ondan şımarmasını, yaramazlık yapmasını hoş görecek kadar ilgi ve yakınlık görmek.

Yüz bulmak: Kendisine gösterilen hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak, hoşa gitmeyen davranışlarda bulunmak.

Yüz bulunca (verince) astar istemek (yüz verdikçe yüz daha İste mek) : Gördüğü küçük bir ilgiden şımarıp, olmayacak işler yapmaya kalkışmak.

Yüz çevirmek (birinden): Ona karşı gösterdiği yakın ilgi ve desteği kesmek. (Kars. Dirsek çevirmek.)

Yüz dökmek: Zorlanarak, utanmayı ve sıkılmayı göze alarak, yalvararak bir kimseden ricada bulunmak.

Yüz görümlüğü: Güveyin gelinin duvağını açarken verdiği armağan.

Yüz göz olmak: Senli benli olmak ve birbirinden çekineceği kalmamak, aradaki mesafe kalkmış olmak, lâubalileşmiş olmak.”İyice yüz göz olduk, beni artık dinlemiyorlar.”

Yüz karası: 1. Utanılacak bir durum. 2. Ailesi, çevresi için utanç verici bir iş yapmak.”Ailemizin o yüz karasını hiç kimse görmeye gitmeyecek, anladınız mı?”

Yüz kızartıcı: Çok utandırıcı hareket veya durum.

Yüz tutmak: Bir şey olmak üzere bulunmak.”Hava kararmaya yüz tuttu.”

Yüz üstü bırakmak: Tamamlanmamış bir durumda, yarı yolda bırakmak.”İşleri yüz üstü bırakıp gitti.”

Yüz vermek (birine): -1. Ona ilgi ve yakınlık göstermek. -2. Ona hoş görülü davranmak, onu şımartmak.

Yüz vermek: Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık göstererek, hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.

Yüz yüze bakmak: Birbirleriyle her zaman karşı karşıya gelip konuşur durumda olmak

Yüz yüze bakmak: Yakın ilişki içinde bulunup, bu ilişkileri bir süre devam etmek.”Birbirimize iyi davranalım, epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız.”

Yüz yüze gelmek: 1. Birden karşılaşmak. 2. Bir araya gelmek.”Bu meseleyi yüz yüze geldiğiniz zaman konuşursunuz.”

Yüz yüze gelmek: Karşılaşmak, karşı karşıya gelmek.

Yüzde kalmak: 1. Derinleştirmemek. 2. Önemli şeyler meydana getirmemek.

Yüze gülmek (biri) (bir şey): -1. Yapmacık olarak güler yüz göster mek. -2. İç açan, ferahlık veren bir görünüşü olmak.

Yüze gülmek: 1. Sevimli, çekici görünmek. 2. Yalandan dost görünmeye çalışmak.”Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır onlar.”

Yüze vurmak: İşlediği bir suçu ya da kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak.”Suçunu sakın yüzüne vurup da utandırma onu.”

Yüze yüze kuyruğuna gelmek: Uzun süren bir işin sonuna yaklaşmış olmak.

Yüzü ak: Suçu, utanılacak durumu bulunmamak; temiz ve saf olmak.”Alnım açık, yüzüm aktır.”

Yüzü görmemek: Kimi şeylere hiç sahip olamamak, onlardan uzak bulunmak.”Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler.”

Yüzü gözü açılmak: 1. Çevresi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak, dünyayı anlamaya başlamak. 2. İyiyi kötüyü, kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.

Yüzü gülmek: 1. Sevinci yüz hatlarında anlaşılır olmak. 2. Neşelenip sıkıntıdan kurtulmak, feraha kavuşmak.”Bakıyorum yüzün gülüyor, sebebi ne ola ki?”

Yüzü kalmamak: Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir şey isteyecek hâli kalmamak.”Bu güne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı, git, isteyebileceksen sen iste.”

Yüzü kara: Utanacak bir durumu olan.

Yüzü kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak, sıkılacak, arlanacak yanı kalmamış; arsız.

Yüzü sirke satmak: Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılmak, asık yüzlü olmak.”Baksana, yüzü sirke satıyor adamın.”

Yüzü soğuk: Ürküntü veren, hoşnutluk vermeyen, sevimsiz,”Aman ne yüzü soğuk adamdı o öyle!”

Yüzü suyu hürmetine : Ona duyulan saygı gereği.

Yüzü suyu hürmetine: Bir kimsenin hatırına değer verildiği için.”Hz. Peygamber`in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah, bizleri inşallah bağışlar.”

Yüzü tutmamak(bir şey söylemeye): Çekinme, sıkılma, gibi nedenler le bir kimseden bir şey istemeye, ona bir şey söylemeye çekinmek.

Yüzü tutmamak: Bir şey istemeye ya da söylemeye çekinmek, cesaret edememek.”Babamdan para isteyeceğim ama bir türlü yüzüm tutmuyor.”

Yüzü yerde : Mahcup, utangaç, alçak gönüllü (kimse).

Yüzü yerde: Alçakgönüllü.

Yüzü yok: “Bir şeyi yapmaya cesareti yok, öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor.” anlamında kullanılır.

Yüzü yok: “Bir şey istemeye, yapmaya cesareti yok.” anlamında.

Yüzünden (suratından) düşen bin parça olmak: Sıkıntısı, öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak.”Babamın yüzünden düşen bin parça, ne oldu yine?”

Yüzünden okumak: 1. Ezberden değil, yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak. 2. Neler hissettiğini, durumunu yüzünden anlamak.”Onun ne mal olduğu yüzünden anlaşılıyor.”

Yüzüne bir daha bakmamak: Darılıp küsmek, bir daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.

Yüzüne gülmek : -1. Ona dostmuş gibi davranmak. 2. Ona ilgi göstermek.

Yüzüne kan gelmek: Benzi beti yerine gelmek, sağlığına kavuştuğu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi geçmek.”İki şişe serum verdiler, sonunda yüzüne kan geldi.”

Yüzüne kan gelmek: Sağlığına kavuşmak.

Yüzüne karşı (söylemek): Karşısına geçip, çekinmeden (söylemek).

Yüzüne tükürseler yağmur yağıyor sanır : “Hiçbir sözü ya da davranışı onur kına saymıyor, arsızca davranıyor.” anlamında.

Yüzüne vurmak (çarpmak) (bir suçu, kabahati): Kabahatini, kusuru nu yüzüne karşı söyleyip ayıplamak, kınamak

Yüzünü ağartmak: Kendisinin-ya da başkasının övüneceği bir iş yapmış olmak.

Yüzünü ağartmak: Yakın çevresinin övünç duymasına neden olacak bir iş yapmak veya başarı kazanmak.”Uluslararası maratonda birinci gelerek milletin yüzünü ağarttı bu çocuk.”

Yüzünü ağartmak: Yakınlarının övünç duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.

Yüzünü ekşitmek (buruşturmak) : Herhangi bir şeyden memnunluk

Yüzünü ekşitmek: Rahatsız olduğunu, hoşnut olmadığını, öfke duyduğunu yüz ifadesiyle belli etmek.”Haydi kalk, yüzünü ekşitme öyle, çok kalmayacağız onlarda.”

Yüzünü gören cennetlik : “Hiç ortalıkta görünmüyor (görünmüyorsun).” anlamında sitem sözü.

Yüzünü gören cennetlik: Uzun bir süre ortalıkta görünmeyen kimseler için kullanılır.

Yüzünü görmemek: Birini uzun süreden beri görmemiş olmak.

Yüzünü güldürmek : Onu sevindirmek, mutlu etmek.

Yüzünü kara çıkarmak: Birini, ileri sürdüğü bir görüşte yanıldığını or taya koyarak utandırmak.

Yüzünü kara çıkarmak: Yaptığı bir iş ya da davranışla birini utandırmak, mahçup duruma düşürmek.”Sakın onu gönderme, yüzünü kara çıkarır yoksa, pişman olursun!”

Yüzünü kızartmak: -1. Herhangi bir şeyi yapmadan.önce utandığını yüz ifadesiyle belli etmek. -2. Birini utanacak bir duruma düşürmek.

Yüzünü kızartmak: Birini utandırıp yüzünün kızarmasına yol açmak.”Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü kızartmadan duramaz mısın sen?”

Yüzünü şeytan görsün : Sevilmeyen bir kişiye duyulan nefreti bildirir.

Yüzünün akıyla çıkmak (bir işten): Yüz akıyla çıkmak.

Yüzünün akıyla çıkmak: Bir işe girip o işten başarı elde ederek, onurunu zedelemeden, utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.

Yüzünüze güller (gülsuyu) : İğrenç bir şey anlatılırken, orada bulunan lar tiksinmesin diye söylenir.

Yüzüstü bırakmak (birini) (bir şeyi): -1. Onu yapayalnız, kötü bir du rumda bırakmak. -2. Bir işi savsaklamak, ihmal etmek.

Yüzüstü kalmak : Bir iş zamanında yapılmamak.

DEYİMLER

deyimler-1

Deyimler Sözlüğü
A BCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ



Bir Yorum Yazmak İster misiniz?