C Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

0

C Harfiyle Başlayan Deyimlerin anlamları, açıklamaları, Deyimler sözlüğü C Harfi. Deyimlerin anlamı. C Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

C Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

ANLAMINA GÖRE – C / Ç HARFİ:

Cami İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Can İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Cesaret İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Cimrilik – Cömertlik İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları

HARF SIRASINA GÖRE

Cadı kazanı: Alabildiğine dedikodu yapılan, fesat kurulan yer, ortam.


Caka satmak : Gösteriş yapmak, büyüktük taslamak ; çalım satmak.

Cadı kazanı: Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer.”Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.”

Caka satmak: Çalım satmak, gösteriş yapmak.”Caka satmayı bırak da işine bak.”

Cam çıkmak: -1. Zor bir İş görüp pek bitkin bir duruma düşmek. -2. Çok örselenip yıpranmak. -3. Ölmek.

Cambul cumbul: Pek sulu, suyu bol (yemek için).”Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu.”


Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde :Yaşlanmış ama eski güzelliğini

Can (canı) gelmek : Güç kazanmak, canlanmak.

Can acısı: Vücudun herhangi bir yerinde duyulan şiddetli acı, ağrı.

Can afacak (can alıcı) (yer, nokta) :Bir konunun ya da şeyin en

Can alacak yer (nokta): Bir şeyin en önemli yeri, en temelli noktası.”Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaşamadık.”

Can almak : Ölüme yol açmak, öldürmek.


Can atmak (bir şeye, bir şey yapmaya) : Onu elde etmeyi, herhangi

Can atmak: Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek.”Top oynamaya can atıyordu.”

Can baş üstüne: İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır.”Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim.”

Can benim, çıksın elin canı: “Ben sağlığıma, sahip olduğum şeylere düşkünüm, bunun için ben üzülmeyeyim de, başkalarına ne olursa olsun.” anlamında.

Can beslemek : Hiç kaygı duymadan, yalnızca yiyip içip rahatına bak mak.

Can borcu : İnsana yaşama olanağı veren Tanrı’ya ya da kendisini ölüm tehlikesinden kurtaran bir kimseye olan manevi borç.

Can borcunu ödemek : Ölmek, vefat etmek.


Can borcunu ödemek: Ölmek.”Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.”

Can çekişmek : -1. (Canlı için) Ölmek üzere bulunmak, son nefesini vermek üzere olmak. -2. Sona ermek, yıkılmak üzere olmak. -3. (Gü neş) Batmak üzere olmak.

Can çekişmek: Ölmek üzere bulunmak.”Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu.”

Can damarı: -1. Bir İnsanın kendisi için en gerekli saydığı şey. -2. Bir şeyin en önemli, en duyarlı yönü.

Can damarı: Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç.”Babam evin can damarıdır.”

Can damarına basmak : -1. Bir kimsenin en önemli, en duygulu yönü nü açığa vurmak. -2. Bir İşin en Önemli noktası üzerinde durmak.

Can damarına basmak: Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak.”Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.”


Can dayanmamak (bir şeye): -1. Kötü, aa bir durum karşısında da yanıklılığını yitirmek. -2. Sevinçli bir durumdan hoşnut olmak.

Can dayanmamak: Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek.”Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?”

Can derdine düşmek: Kendi canını korumak, kurtarmak için çaba göstermek, kendini kurtarmaya bakmak.

Can dostu : Pek içten dost, çok sevilen dost.

Can düşmanı: Aşırı düşmanlık gösteren kimse, şey.

Can düşmanı: Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan.”Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.”

Can evi: -1. Kalp, yürek, gönül. -2. Bir şeyin en duyarlı noktası.

Can evi: 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge.”Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.”


Can evinden (evine) vurmak (yıkmak) (birini) : En duyarlı yerinden saldırmak, en hayati noktasından yaralamak.

Can evinden vurmak: En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak.”Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar.”

Can feda (kurban) : Uğrunda ölüm bile göze alınabilecek kadar gü zel, iyi olan kimse, şey için söylenir.

Can havli ile : Canını kurtarmaktan, ölüm korkusundan kaynaklanan güçtü tepkiyle..

Can havli ile: Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak).”Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.”

Can havline düşmek : Canını kurtarmak kaygısı içinde olmak.

Can kalmamak : Gücü tükenmek, bitkin duruma gelmek.

Can kalmamak: Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek.”Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun.”

Can kaybı: Tehlikeli bir durumda meydana gelen ölüm; ölü

Can kaygısı (korkusu) : -2. Öleceğini sanmaktan doğan korku. -2. Bu korkuyla ölmemek İçin çabalama.

Can kaygısına düşmek : Hayatını’ kurtarmaktan başka bir şey düşünmemek.

Can kaygısına düşmek: Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak.”Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.”

Can kulağı ile dinlemek (birini, bir şeyi): Anlatılanları iyice kavrama ya çalışarak, dikkatlice dinlemek.

Can kulağıyla dinlemek: Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek.”Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı.”

Can kuşu: Ruh.


Can pazarı: Herkesin kendi canının kaygısına düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer.”Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.”

Can sağlığı: -1. İhsanın sağ ve sağlıklı olması. -2. İçinde bulunulan iyi durumla yetinmek, daha iyisini beklememek gerektiğini belirtmek için söylenir.

Can sağlığı: Esenlik, kişinin sağlıklı olması.”Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı.”

Can sıkıcı: Üzüntü ve tedirginlik veren, üzücü, sıkıntılı.

Can sıkıntısı: Yapacak bir iş ya da oyalanacak bir şey bulamayan kimsenin duyduğu ruhsal tedirginlik, bunalım.

Can sıkıntısı: Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım.”Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.”

Can sıkmak: Usanç vermek, bıktırmak.

Can vermek : -1. Ölmek. -2. Kutsal sayılan şeyler için hayatını feda et mek. -3. Diriltmek, canlandırmak.

Can vermek: 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak.”Adam bir kurşunda can verdi.”

Can yakmak: -1. Acıtmak, eziyet etmek, zulmetmek. -2. Bîr kimseyi büyük zarara uğratmak.

Can yakmak: 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak.”Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun.”

Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, hay van, şey.

Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse.”Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır.”

Cana can katmak : İnsanın dinçliğini, neşesini artırmak, yaşamayı da ha çekici duruma getirmek.

Cana can katmak: İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek.”Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.”


Cana minnet (bilmek): İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak.”Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.”

Cana yakın : -1. Sevimli, içten, sokulgan kimse. -2. Şirin, gönül okşayı cı şeyler için kullanılır.

Cana yakın: Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan.”Ne cana yakın bir insanmış meğer.”

Canciğer kuzu sarması: Birbirlerinden hiç ayrılmayan, birbirini çok seven, içli dışlı, candan {iki dost). (Kars. Ahbap çavuşlar, İki ahbap çavuş.)

Candan (canından) geçmek : Bir şey uğrunda canını bile verebilecek ölçüde bir özveri içinde olmak; o şey için ölümü göze almak.

Canı (gönlü) çekmek: Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak.”Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.”

Canı (yüreği) ağzına gelmek : -1. Çok heyecanlanmak. -2. Çok korkmak.

Canı acımak: Vücudun herhangi bir yerinde acı duymak ; canı yanmak.

Canı burnuna gelmek : Bir şey yapılırken çok zorluk çekmek; bunalmak.

Canı burnuna gelmek: Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak.”Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.”

Canı burnunda : Yorgun, bezgin; olup bitenlere kazanamayacak durumda olan.

Canı cehenneme : Sevilmeyen bir kimse ya da şey İçin duyulan nefreti, öfkeyi ya da umursamazlığı anlatmak için söylenir.

Canı çekilmek : Vücudun bir organı için, gücünü canlılığını yitirmek.

Canı çekmek (bir şeyi) : Onu istemek, arzulamak, ona imrenmek. (Kars. Ağzı sulanmak, gönlü çekmek.)

Canı çıkmak: 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak.”Onu razı edinceye kadar canım çıktı.”


Canı geçmek : Uyumak, dalmak.

Canı gelmek: bk. Can gelmek.

Canı gitmek (bir şeye) : Özen gösterilen, üzerine titrenen bir şeye za rar gelecek diye çok kaygılanmak.

Canı gitmek: Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak.”Araba çizilecek diye canı gidiyor.”

Canı gönülden (yürekten) : İçtenlikte, samimi olarak, İsteyerek.

Canı ile oynamak : Tehlikeli işlerle uğraşmak.

Canı ile uğraşmak : Eski sağlıklı durumuna kavuşmaya çalışmak, öt memek için çaba harcamak.

Canı istemek (bir şeyi): -1. Bir şeyi yapmaya ilgi, heves duymak. -2. Bir şeye karşı içinde istek uyanmak.

Canı isterse : Olumsuz bir yanıt karşısında, “Kabul etmezse etmesin” anlamında umursamazlık bildirir.

Canı pahasına : Ölümü göze alarak, hayatını tehlikeye atarak.

Canı sağ olsun: Çeşitli kayıplar karşısında “Kendisi sağ ya, önemli olan bu” anlamında teselli sözü.

Canı sıkılmak: -1. Yapacak bir işi, oyalanacak bir şey olmadığı için bir sıkıntı duymak. -2. Bir olaydan, durumdan büyük üzüntü duymak; neşesi kaçmak. -3. Bir kimse için yan üzülmek, yan öfkelenmek.

Canı tatlı: Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan.”Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.”

Canı tatlı: Zorluklara katlanmayı göze almayan (kimse).

Canı tez: Bir işin çabucak yapılmasını isteyen, sabırsız (kimse). (Kars. İçi tez.)


Canı tez: Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen.”Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!”

Canı yanmak : -1. Vücudun herhangi bir yerinde aa duymak; canı acı mak. -2. Aa bir deneme geçirmek, bir İşte büyük zarara uğramak.

Canı yanmak: 1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak.”Canını yakmadan ver o elindekini bana!”

Canı yok mu? : -1. “O, bu sıkıntıya nasıl dayanıyorsa sen de dayanma lısın.” -2. “Ona bu kadar zor bir işi yaptırmak insafsızlıktır.” -3. “O da o şeyden istiyor.” anlamlannda.

Canım yanmaz: Üzülmeye konu olan şey ile yol açtığı kötü durum arasında denklik olmadığı durumlarda kullanılan yazıklanma sözü.

Canıma değsin : bk. Oh canıma d eğ s in.

Canımı sokakta bulmadım : ‘Bu sıkıntıya katlanmaya, bu tehlikeye atıl maya hiç niyetim yok.” anlamında.

Canımın içi: Canım kadar çok sevdiğim kimse.

Canına (cana) kastetmek : öldürmeye niyet etmek.

Canına (cana) kıymak: -1. Bir kimseyi, canlıyı öldürmek, katletmek. -2. Kendini öldürmek, intihar etmek. -3. Gücünü aşan işleri yaparak kendine eziyet etmek.

Canına acımamak: Kendini tehlikelerden korumayı düşünmemek,, kendini yıpratmak, sağlığını düşünmemek.

Canına değmek : Hoşlandığı bir şey olduğu, bir şeyi yaptığı için keyif lenmek.

Canına değmek: 1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak.”Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi”

Canına değsin : “Yapılan iyilikler o ölmüş kimseye ulaşsın, onun ruhu’ şad olsun.” anlamında.

Canına düşkün : Kendine iyi bakan, her şeyine Özen gösteren, rahatı na düşkün (kimse).


Canına kıymak: 1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek.”Komşunun kızı canına kıymış.”

Canına minnet: Herhangi bir durumu, başka durumlarla karşılaştırdı ğında daha iyi bulan kimse için söylenir.

Canına okumak : -1. Bir kimseye, hayvana, şeye büyük zarar vermek. -2. İyi bir şeyi, yolunda giden bir işi berbat etmek.

Canına okumak: 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak.”Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.”

Canına susamak :Belayı üzerine çekecek, kendisinin ölümüne yol aça cak davranışlarda bulunmak. (Kars. Belasını aramak, eceline susa mak.)

Canına tak demek (etmek): Bir sıkıntı, olumsuzluk, artık katlanılmaz duruma gelmek. (Kars. Bıçak kemiğe dayanmak)

Canına tak demek: Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek.”Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!”

Canına tükürdüğüm (tükürdüğümün, üfürdüğüm): Kızılan bir şey den söz ederken söylenir.

Canına yandığım (yandığımın) : Öfke, hayranlık, sevgi gibi duyguları belli ezgilemelerle anlatır. .

Canına yandığım (yandığımın): Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır.”Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta.”

Canına yetmek: -1. Artık dayanamayacak duruma gelmek, bezmek, bıkmak. -2. Bıktırmak, bezdirmek.

Canına yetmek: Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek.”Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım.”

Canından bezmek (bıkmak, usanmak) : Yaşama isteği yok olacak ka dar sıkıntı içinde olmak.

Canından bezmek: Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek.”Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!”

Canından etmek (birini) : Onun ölümüne yol açmak, onu öldürmek.

Canından geçmek : bk. Candan geçmek.

Canından olmak: ölmek.

Canını acıtmak : Bir yerinin acımasına yol açmak.

Canını almak: -1. Öldürmek. -2. Çok sevindirmek, canını verdirecek kadar memnun etmek.

Canını almak: Öldürmek.”Allah canını alsın da kurtulalım senden!”

Canını bağışlamak: Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek.”Ona kıyamadı ve canını bağışladı.”

Canını bağışlamak: Öldürmekten vazgeçmek.

Canını cehenneme göndermek : öldürmek.

Canını çıkarmak : -1. Öldürmek. -2. Çok yormak, hırpalamak. -3. Boz mak, yıpratmak, eskitmek.

Canını dar atmak (bir yere): Tehlikeli durumdan güçlükle kurtularak bir yere sığınmak.

Canını dişine takmak (almak) : Bir işe her türlü tehlikeyi göze alarak, bütün gücüyle girişmek.

Canını dişine takmak: Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak.”Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.”

Canını sıkmak: Neşesini kaçırmak, keyfini bozmak, üzmek.

Canını sokakta (pazarda) bulmamak : Bedeni olur olmaz şeylerle yıpratmamak, sağlığın değerini bilmek.

Canını sokakta bulmak: Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır.”Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.”

Canını vermek : Değerli bir şey uğruna her türlü fedakârlığı yapmak, hatta ölümü bile göze almak.

Canını vermek: 1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak.”Vatan uğruna kim can vermez ki?”

Canını yakmak : -1. Bir yerini acıtmak, act vermek. -2. Sıkıntı ve zara ra uğratmak.

Canını yakmak: 1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak.”Lütfen canını yakma çocuğun.”

Canının derdine düşmek : Tehlikeli bir durumda kendinden başkasını düşünmemek.

Canının içine sokacağı gelmek: Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak.”Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!”

Canla başla : Her türlü fedakârlığı göstererek, var gücüyle.

Canla başla: Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak.”Hepsi canla başla çalıştı.”

Canlı cenaze : Çok zayıf, çelimsiz (kimse).

Canlı cenaze: Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse.”Adam canlı cenaze gibiydi.”

Canlı yayın: Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını.”Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.”

Cart curt etmek : “Şöyle yaparım, böyle yaparım” diye yüksekten ko nuşmak, korkutmaya çalışmak.

Cart curt etmek: Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak.”Karşımda cart curt edip durma.”

Cart kaba kâğıt: “Senin yüksekten atmana, korkutmana hiç kimse al dırmıyor.” anlamında.

Cart kaba kâğıt: Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.

Cartayı çekmek : -1. Ölmek. -2. Yellenmek, osurmak.

Cavlağı çekmek: Ölüp gitmek.

Cebi delik: Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen.”Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın.”

Cebi delik: Parasız, züğürt (kimse).

Cebi para görmek: Artık para kazanmaya başlamak; eli para gör mek.

Cebinde akrep olmak: Cimri olmak, para harcama konusunda çok is teksiz davranmak. (Kars. Elî cebine varmamak.)

Cebinden çıkarmak (birini) : Zekâ, bilgi, beceri vb. bakımlardan söz konusu kimseden üstün olmak.

Cebine indirmek (atmak) (bir şeyi) : Hakkı olmayan bir şeyi kendine mal etmek.

Cebini doldurmak: Fırsatlardan yararlanıp bol para kazanmak.

Cebini doldurmak: Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak.”Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın.”

Cehennem azabı: 1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza.”Allah bizi cehennem azabından korusun.”

Cehennem azabı: Dayanılmaz, çok büyük üzüntü, eziyet.

Cehennem gibi: Çok aşırı ölçüde sıcak.

Cehennem olmak: Defolup gitmek.”Çabuk cehennem ol yanımdan.”

Cehenneme kadar yolu var: “Hiç buralarda görünmesin, defolup git sin, cehenneme gitsin.” anlamında kızgınlık sözü.

Cehennemin dibi (bucağı) : Çok uzak, varılması pek güç yer.

Cehennemin dibine gitmek, cehennem olmak : Defolup gitmek.

Cemaziyelevvelîni bilmek (birinin): Onun herkesçe bilinmeyen, geç mişteki kötü bir durumunu bilmek.

Cemaziyülevvelini bilmek: Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek.”Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim.”

Cendereye sokmak: Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak.”Adamı cendereye almayı iyi beceriyorsun.”

Cephe almak (birine) : Ona karşı düşmanca tavır takınmak; bir düşün ceye karşı olmak, direnmek.

Cepheden hücuma geçmek : Doğrudan, açıkça karşı çıkmak.

Cesaret almak (bulmak) : Bir kimseye, şeye güvenerek gücü artmak.

Cesaret etmek (bir şeye): Tehlikeli bir işe korkmadan girişmek, güç-

Cesaret gelmek : Yılgınlığı gitmek, yüreklenmek.

Cesaret göstermek : Yürekli davranmak.

Cesaret vermek (birine) : Birinin yılgınlığını gidermek, birini yüreklen dirmek; ona moral vermek.

Cesaretini kırmak : Cesaretini yok etmek, yürekliliğini sarsmak, umut suzluğa düşürmek.

Cevabı yapıştırmak (dayamak): Karşısındakine hiç de beklemediği ters ve kesin bir yanıt vermek.

Cevabı yapıştırmak: Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek.”Öyle bir cevap yapıştırdı ki hasmı donakaldı.”

Cevahir (cevher) yumurtlamak : Saçma sapan konuşmak.

Cevap vermek (bir şeye) : Bir gereksinimini karşılamak.

Cevher yumurtlamak : bk. Cevahir yumurtlamak.

Ceza almak: -1. (Öğrenci için) Cezalandırmak. -2. (Suçlu İçin) Para ödeme zorunda bırakılmak.

Ceza çekmek: İşlediği suçtan ötürü hapiste yatmak; cezasını çek mek.

Ceza kesmek (bîrine) : Bir görevli, yasadışı bir davranışı nedeniyle suçluya para cezası yazmak.

Ceza yemek : Cezalandırılmak. (Kars. Hüküm giymek.)

Cezasını çekmek: -1. bk. Ceza çekmek. -2. Yaptığı yanlış bir işin, davranışın zararını görmek.

Cezaya çarptırmak (birini) : Onu cezalandırmak.

Cıcığı çıkmak : Çok hırpalanmak.

Cici bici: Güzel, İyi, yeni, sevimli, renkli ve süslü eşyalar için söylenir.

Cicim ayı: Evliliğin ilk zamanları, balayt.

Ciğeri beş para etmemek: Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak).”Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok.”

Ciğeri beş para etmez: Çok değersiz, aşağılık, İşe yaramaz kimse için söyfenir.

Ciğeri sızlamak (parçalanmak) : Çok acı duymak, üzülmek (Kars. İçi burkulmak, sızlamak, parçalanmak.)

Ciğerimin köşesi: 1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım.”O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir.”

Ciğerini okumak : Bir kimsenin ne düşündüğünü pek iyi bilir durumda olmak.

Ciğerini okumak: Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak.”Bizimi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez.”

Ciğerini sökmek: Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak.”Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun.”

Cim karnında bir nokta : Hiçbir şey bilmeyen, kara cahil kimse için söylenir.

Cin çarpmak: Boş inançlara göre cinlerin saldırısına uğrayıp hastalan mak, sakatlanmak, aklını yitirmek.

Cin çarpmışa dönmek : Neye uğradığını anlayamayacağı kötü bir du ruma düşmek.

Cin çarpmışa dönmek: Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek.”Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı.”

Cin fikirli: Çok akıllı, çok zeki, çok kurnaz (kimse).

Cin fikirli: Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı.”Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir.”

Cin gibi: Pek anlayışlı ve çok zeki (kimse).

Cin ifrit olmak (kesilmek) : Son derece kızmak, aşırı öfkelenmek.

Cinler cirit (top) oynamak : Bir yerde hiç kimse bulunmamak; bir yer tenha ve ıssız olmak.

Cinler cirit (top) oynamak: Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.

Cinleri başına toplamak: Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek.”Zorla cinleri başıma topladınız.”

Cirit atmak (bir hayvan, bir kimse) : Zararlı yaratıklar yada insanlar meydanı boş bulup istediği gibi davranmak.

Cuk oturmak: -1. bk. Aşığı cuk oturmak. -2. Uygun olmak, uygun düşmek.

Curcunaya çevirmek (veya döndürmek): Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek.”Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler.”

Cümbür cemaat: Topluca, hep birden.”Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik.”

Cümbür cemaat: Topluca, hep birlikte.

Cümle kapısı: Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı.”Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar.”

Cüret etmek: Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.”O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti.”

Cürmü meşhut hâlinde yakalamak: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak.”Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.”

Çabalama kaptan ben gidemem: “Zorlamanın hiç faydası yok, ben bu işi yapacak güçte değilim; boşuna uğraşıyorsun, yapamam, gitmem,” anlamında kullanılır.

Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak.”İstanbul` un fethiyle yeni bir çağ açıldı.”

Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan.”Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.”

Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik.”Çakı gibi delikanlı olmuş.”

Çalım satmak (caka satmak): Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.

Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak.”Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.”

Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak.”Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.”

Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak.”Onun da çam devirmede üstüne yok hani.”

Çam yarması: İri gövdeli insan.

Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek.”Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.”

Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek.”Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.”

Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden.”Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.”

Çanına ot tıkamak: Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak.”Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek.”

Çantada (torbada) keklik: “Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır” anlamında kullanılır.”Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.”

Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak.”Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.”

Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek.”Paranı sakın çarçur edeyim deme.”

Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.

Çark etmek: Dönmek, geri dönmek.”Birkaç adım sonra çark ediniz.”

Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak.”Eline alır almaz saatin çarkına okudu.”

Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun.”Deniz çarşaf gibiydi.”

Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer.”Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.”

Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda.”Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.”

Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda.”Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.”

Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek.”Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.”

Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız.”Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.”

Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak.”Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.”

Çekidüzen vermek: Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek.”Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.”

Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak.”Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!”

Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak.”Aradığını bulamayınca çekip gitti.”

Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma.”Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.”

Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık.”Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.”

Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak.”Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.”

Çene çalmak: Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek.”Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.”

Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak.”Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.”

Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.”Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.”

Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen.”İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?”

Çetele tutmak: Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek.”Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.”

Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş.”Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.”

Çevir kaz (ı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.

Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi.”Bu işte çıban başı mı olmak istersin?”

Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer.”Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.”

Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak.”Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.”

Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek.”İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.”

Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu.”Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.”

Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek.”Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.”

Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek.”İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.”

Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak.”Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.”

Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak.”Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.”

Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış.”Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.”

Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler.”İşte çifte kumrular geliyorlar.”

Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak.”Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.”

Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: “Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım” anlamında kullanılır.

Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak.”Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.”

Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak.”Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.”

Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak.”Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?”

Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi.”Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.”

Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek.”Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.”

Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak.”Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!”

Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak.”Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.”

Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek.”Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.”

Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek.”Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!”

Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş.”Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.”

Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir.”Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.”

Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak.”Gel, çok görme bana bu işi.”

Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak.”Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.”

Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak.”Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!”

Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi.”Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.”

Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak.”Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!”

Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap.”Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.”

Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz.”Pantolonun çuval gibi olmuş.”

Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak.”Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.”

Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.”Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.”

DEYİMLER

deyimler-1

Deyimler Sözlüğü
A BCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ



Bir Yorum Yazmak İster misiniz?