SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) Tarihi

0
Advertisement

1917 ile 1991 yılları arasında yaşamış olan SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği)’nin kuruluşundan yıkılışına kadarki tarihi.

SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği)

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin tarihi 1917 Ekim Devrimi ile başlamakla birlikte, devrimin oluşum süreci de tarihinin başlangıcı kadar önemlidir. 1917’ye kadar tarihsel varlığını Rusya Çarlığı olarak sürdüren bugünkü topraklar, yeni yapıda bir devlet olan SSCB’nin topraklarını oluşturdu.

14 Şubat 1918’e kadar Jülyen takvimini kullanan Rusya, bu tarihten sonra Avrupa’nın kullanmakta olduğu Gregoryen takvimini kullanmaya başladı. Bu nedenle Sovyet Devrimi’nin Gregoryen takvime göre yapıldığı tarih 25 Ekim 1917 iken, Jülyen takvimine göre 7 Kasım 1917’dir. Rusya’daki çarlık yönetiminden hoşnut olmayan büyük insan kitleleri bu durumdan çıkış yolları aramaya başladılar. İlk Devrimci güçler, 1876’da Petrograd’da Toprak ve Özgürlük adlı bir dernek kurdular. Plehanov’un önderliğini yaptığı bu devrimci hareket, köylülerin güvenini kazanarak, onları çarlığa karşı bir ayaklanmaya götürmeyi amaçlıyordu. Bunu gerçekleştirmek için de köylüler arasında eğitim ve propaganda çalışmaları yapıyorlardı. Ancak bu çalışmalar düşünülen amacı gerçekleştiremeyince örgüt bölündü. 1881’de Çar II. Aleksandr bir suikastte öldürülünce, yerine geçen oğlu III. Aleksandr (1881-1894), güçlü bir polis örgütü kurunca devrimci hareket de bir süre için yatıştı. Rusya’daki ilk işçi örgütü 1875’te Güney Rusya İşçi Birliği adı altında kuruldu. Bu örgütü 1878’de Kuzey Rusya İşçi Birliği izledi. Plehanov’dan sonra Lenin’in devrimci hareketin içine girmesi, devrim sürecinin akışını değiştirdi. Lenin, Petrograd’da İşçi Sınıfının Kuruluşu için Mücadele Birliği adı altında gizli bir örgüt kurarak Marksistleri bir araya getirmeye çalıştıysa da 1895 sonunda birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve 1897’de Sibirya’ya sürüldü.

1905’te Rus Sosyal Demokratları, daha ılımlı ve Ortodoks Menşeviklere ve esnek daha köktenci çizgide Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklere ayrıldılar. 1902’de birçok büyük kentte grevler patlak verdi. İşçilerin yanı sıra birçok köylü ayaklanması da görüldü. 1900-1904 arasında 670 gibi büyük sayılabilecek sayıda köylü ayaklanması saptandı.

Advertisement

Ocak 1904’te patlak veren Rus-Japon Savaşı, biriken toplumsal sorunların ortaya çıkması için iyi bir ortam oluşturdu. Bolşevikler devrimi gerçekleştirebilmek için Rusya’nın savaştan yenik çıkmasından yanaydı. Savaşın Rusya’nın yenilgisiyle sürmesi üzerine, bundan yararlanmak isteyen devrimci güçler, Bolşeviklerin direnmelerine karşın, Papaz Gapon önderliğinde 140 bin kişiden oluşan bir işçi kitlesi, Petersburg’daki Kışlık Saray’a yürüyüşe geçti. Ancak saraya yaklaşan işçilere ateş açıldı, binden fazla kişi öldü ve bu devrim girişimi tarihe Kanlı Pazar olarak geçti (9 Ocak 1905). 1905 süresince çeşitli kentlerde birçok grev yapıldı. Haziran 1905’te Potemkin zırhlısındaki askerler ayaklandıysa da kısa sürede bastırıldı. Devrimci hareketin hızlı tırmanışı, Çar II. Nikolay’ın (1894-1917) halkın seçtiği bir meclisi (Duma) toplamasına yol açtı. Duma’ya toplamakla devrimcileri mücadeleden vazgeçireceğini umuyordu (6 Ağustos 1905). 6 Ekim 1905’te Moskova’da patlak veren genel grev, kısa sürede tüm ülkeye yayıldı, tüm iş alanlarını felce uğrattı. Bir süre sonra da hükümet kuvvetlerinin karşı koyması üzerine silahlı çatışmaya döndüyse de büyümeden sona erdi. Bu girişimden sonra devrimci güçlerde 1907’ye kadar süren bir gerileme dönemi görülür.

8 Temmuz 1906’da I.Devlet Duması dağıtıldı. Başbakanlığa getirilen Pyotr Stolipin devrimciler üzerindeki polis baskısını artırdı. 20 Şubat 1907’de II. Duma toplandıysa da, 3 Haziran 1907’de dağıtıldı. Böylece 1910’a kadar sürecek olan Stolipin’in baskıcı yönetimi başlamış oldu. 1911 başlarında Stolipin’in bir suikastte öldürülmesi üzerine devrimciler yeniden harekete geçtiler ve grevler yeniden başladı. 1910-1914 arasında 13 binden fazla köylü ayaklanması oldu. 1914’te İkinci Dünya Savaşı başladı ve Rusya kendini savaşın içinde buldu. Tüm cephelerde yenilgiler sürerken, içte de grevler arka arkaya yapılıyordu. Hoşnutsuzluğun giderek büyümesi üzerine, Rus burjuvazisi çarı değiştirmeye karar verdi. Şubat 1917’de yayılan grevlerde polisin açtığı ateşte ölenler oldu. 26 Şubat’ta politik amaçlı grev silahlı ayaklanmaya dönüştü. Askerler devrimcilerin yanında yer aldılar. Petrograd’da işçi ve asker temsilcilerinden oluşan bir Sovyet kuruldu. Duma, cephede bulunan Çar II. Nikolay’a bir heyet göndererek tahttan çekilmesini istedi. Bunun üzerine çar, kardeşi Mihail adına tahttan çekildiğini 2 Mart’ta duyurdu. Aynı gün, Prens Lvov başkanlığında geçici bir hükümet kuruldu. 3 Mart’ta da yeni Çar Mihail de tahttan çekildiğini duyurdu. Birinci geçici hükümetin başbakanı Lvov’dan (2 Mart-7 Temmuz 1917) sonra başbakanlığa Aleksandr Kerenski (7 Temmuz-25 Ekim 1917) getirildi. Başkomutan Kornilof’un komutasındaki bir askeri birlik Petrograd üzerine yürüdüyse de, Kornilof kente giremeden durduruldu. 110 gün kadar, ülke dışında kalan Lenin, 7 Ekim’de gizlice Petrograd’a döndü. 21 Ekim’de Petrograd Garnizonu, Devrimci Askeri Komite’nin buyruğuna girdi. Lenin’in önerisi üzerine ayaklanma 24 Ekim’de başlatıldı, aynı günün gecesinde Petrograd’ın tümü devrimcilerin eline geçti. Geçici hükümet, sığındığı Kışlık Saray’da kuşatıldı. 25 Ekim sabahı Kerenski gizlice kaçtı, bir süre sonra da Avrupa’ya geçti. Aynı günün gecesinde Geçici Hükümet’in tüm üyeleri tutuklandı. Böylece Rusya’da sosyalist devrim gerçekleşti ve ülkenin yaşamında yeni bir sayfa açıldı.

Petrograd’ın ardından, önce birkaç günlük çatışmayla Moskova, daha sonra da ülkenin her yanında Sovyet iktidarı kuruldu. 29 Ekim’de Vatanın ve İhtilalin Kurtuluşu Komitesi adlı bir karşı devrimci örgüt Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak Petrograd içinde silahlı bir ayaklanma düzenlediyse de kısa sürede bastırıldı. 3 Kasım’da da Moskova’da ayaklanan beyaz muhafızlar sindirildi.

Devrimi izleyen ilk günlerde, Lenin’in başkanlığında kurulan ilk Sovyet Hükümeti güç günler yaşadıysa da, halkın desteğini alarak giderek güçlendi. Kasım sonunda Don ve Ural Bölgesi’nde ki Kazak ayaklanması bastırıldı. Yeni iktidar, toprak ağalarına, hanedana ve kiliseye ait tüm toprak ve malları, köylü komitelerine teslim işine de girişti. Çıkarılan toprak kararnamesiyle toprak mülkiyetine son verildi, köylülerin topraklardan karşılıksız yararlanmaları sağlandı. Rusya’yı oluşturan halkların geleceklerini kendilerinin kararlaştırmaları kabul edildi. Çarlık Rusya’dan arta kalan tüm feodal yapılar ortadan kaldırıldı. Sovyet Hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’ndan Rusya’yı çekmek için savaşta yer alan tüm devletlere barış önerisinde bulundu. 3 Mart 1918’de Almanlarla Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı. 4 Mart 1918’de ilk Sovyet Anayasası Moskova’da toplanan Rusya Sovyetleri V. Kongresi’nde kabul edildi. Ancak Sovyet Hükümeti, kısa süren barış döneminin ardından bir iç savaşın içine girdi. 1918 başlarında ABD, İngiliz ve Fransız birlikleri Murmansk’a, Japonlar ise Vladivostok’a çıkartma yaptılar. Müttefikler o sırada Rus topraklarında bulunan 40 bin kişilik bir Çekoslovakya ordusundan yararlanma yoluna gittiler. İç savaşın ilk günlerinde Çekoslovak birlikleri, Sibirya ve Urallar’da önemli bölgeleri ele geçirdiler.

Advertisement

Brest-Litovsk Antlaşması’na karşın Almanlar da Sovyetlere karşı savaşa girdiler. Kısa sürede Finlandiya ele geçirildi. Baltık Denizi’nden Kafkaslar’a kadar uzanan bölge Alman tehdidi altına girdi. Ukrayna ve Beyaz Rusya, Almanlar tarafından işgal edildi. 30 Ağustos 1918’de Lenin’e bir suikast düzenlendi ve yaralandı. Eylül 1918’de örgütlenmesini tamamlayan Kızılordu karşı saldırıya geçerek Çekoslovak birliklerini püskürttü. Bu arada Almanya, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca öteki Müttefik devletler Sovyetler’in üzerine gitmek için serbest kaldılar. İngilizler devrimi yok etmek için Kasım 1918’de Amiral Kolçak’ı Sibirya’da “Yüce Naip” ilan ettiler. 1918 sonu ile 1919 başları karşılıklı savaşlarla sürüp gitti.

1919 baharında Kızıl Ordu başarıya ulaştı ve düşman güçler Sovyet topraklarından çekildiler. Ancak Amiral Kolçak’ın komutasındaki güçler henüz yenilgiye uğratılamamıştı. 1919 yazı başlarında Kolçak kesin bir yenilgiye uğratıldı ve böylece bu tehlike de ortadan kalkmış oldu. Aralık 1919’da son karşı devrimci güç olan General Denikin komutasındaki birlikler de yenilgiye uğratılarak son karşıt güç ortadan kaldırıldıysa da, Batılı devletler bu kez Polonya’yı Sovyetlere karşı kışkırttılar. 25 Nisan 1920’de Polonya, Kiev’i ele geçirdi. Kızılordu, Temmuz 1920’de iki devlet bir barış antlaşması imzalayarak savaşa son verdiler. Böylece 1920 sonlarında Sovyet topraklarında yabancı müdahale ve iç savaş sona erdi.

İç savaşın ardından, açlıkla karşı karşıya kalan işsizleri ve köylüleri Sovyet yönetimine karşı kullanmak isteyen karşı devrimci güçler Mart 1921’de Kornştad Ayaklanması’nı kışkırttılar. Ancak bu ayaklanma Troçki’nin komutasındaki Kızılordu birliklerince 18 Mart 1921’de kanlı bir biçimde bastırıldı. Geniş halk kitlelerinin hoşnutsuzluğu, Sovyet yönetiminin yeni bir ekonomik politika belirlemesine yol açtı. Kısaca NEP adıyla bilinen bu yeni ekonomik politika, 8-16 1921 arasında çalışmalarını sürdüren Komünist Partisi’nin 10. Kongresi’nde çizildi. Alınan temel kararlardan biri, küçük üretici durumunda olan köylülerle işçilerin uzlaşmasını sağlamak ve böylece gerçek anlamdaki proleterya diktatörlüğünü kurmaktı.

27 Mart-2 Nisan 1922 arasında toplanan Komünist Partisi 11. Kongresi, Lenin’in katıldığı son kongre oldu. Bu kongrede Stalin genel sekreterliğe seçildi. Böylece Stalin parti hiyerarşisi içinde ikinci adam durumuna geldi. 1922 sonbaharında Kızılordu, Uzakdoğu’da bulunan son Japon birliklerini temizledi. 1921 sonbaharında Sovyet Hükümeti, Çarlık Rusyası’nın borçlarını zaman içinde ödemeye hazır olduğunu duyurmuştu. Bu amaçla Nisan-Mayıs 1922’de Cenova’da bir toplantı düzenlendiyse de bir sonuca varılamadı. Almanya ile Sovyetler Nisan 1922′ de Rapallo’da diplomatik ilişki kurmayı kararlaştırdılar. Bu arada Sovyetler, bağımsızlık savaşı veren Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelerle de anlaşmalar yaparak bu ülkelere maddi ve manevi destek sağladı. Ekim 1922’de proleterya diktatörlüğünü kurmak ve güçlendirmek için Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adıyla tüm Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyetlerin bir devlet çatısı altında birleştirilmesine karar verildi. 30 Aralık 1922′ de Moskova’da toplanan 1. Sovyetler Kongresi’nde, yeni devletin kuruluş esasları belirlendi. Yapılan seçimler sonunda Kalinin bir tür cumhurbaşkanı, Lenin de başbakan oldu. Böylece SSCB, çok uluslu bir sosyalist devlet olarak resmen kuruldu. 1922 sonbaharında Lenin’in sağlığı bozulmaya başladı. Nitekim 1923’te parti yönetimi Stalin, Zinovyev ve Kamenev üçlüsünün eline geçti. Troçki ise parti içindeki tek karşıt güç olarak belirdi. 21 Ocak 1924’te Lenin öldü. 23-31 Mayıs 1924 arasında toplanan Komünist Partisi 13. Kongresi’nde “Lenin’in Vasiyeti” adı verilen mektup okundu. Bu mektupta Lenin, parti genel sekreteri olan Stalin’in yetkilerini gerektiği gibi kullanmadığını belirtmesine karşın, Kongre Stalin’i yine de görevinde bıraktı. Aynı yıl içinde toplanan SSCB 2. Sovyetler Kongresi’nde SSCB’nin ilk anayasası kabul edildi. Lenin’in ölümünden sonra iktidarda tek adam durumuna gelen Stalin, NEP’e karşı çıkan Troçki’ye karşı açıkça cephe aldı. Ancak bir süre sonra Zinovyev ve Kamenev de Troçki’nin yanında yer alınca, Stalin’e karşı yürütülen muhalefet güç kazandı. Troçki ve yandaşları sürekli ve evrensel devrimi savunurken, Stalin tek ülkede sosyalizmin kurulabileceğini savunuyordu. Bu çekişme, 1928’de Troçki’nin sürgüne gönderilmesiyle son buldu.

Advertisement

SSCB’nin tüm denetimi Stalin’in eline geçince, küçük köy ekonomisinden endüstrileşmeye geçilmeye başlandı. 1934’te Kirov’un bir suikastle öldürülmesi üzerine Stalin, muhalefete karşı sert önlemler aldı. Geniş çaplı tutuklamaların ardından, çok kişi idam edildi. 1939’da SSCB ile Almanya arasında bir saldırmazlık antlaşması yapıldıysa da Almanya, Haziran 1941’de SSCB’ye saldırdı. İki yıl süren kanlı bir savaştan sonra 1943 kışında Almanlar Stalingrad’da ağır bir yenilgiye uğradılar. İkinci Dünya Savaşı boyunca Tahran, Yalta ve Postdam’da Müttefiklerle yaptığı görüşmeler sonunda SSCB’ye kazanç sağlayan antlaşmalar yaptı. Savaşın bitiminden ölümüne kadar Stalin ülkede tek güç olarak kaldı. Stalin’in 5 Mart 1953’te ölümünün ardında, ülkede yeni bir dönem başladı. Parti Genel Sekreterliği’ne Georgi Malenkov seçildi. Gizli Polis Örgütü (KGB) Beria’nın, Silahlı Kuvvetler Mareşal Bulganin’in, Dışişleri Molotov’un yönetimindeydi. Ekibin beşinci üyesi olan Nikita Kruşçev, ötekilere oranla daha az tanınan bir politbüro üyesiydi. Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı’na (parlamento başkanlığına) da, Mareşal Kliment Voroşilov seçildi. Kruşçev, ötekileri ayıklayarak yönetimi kendi eline aldı. Beria, “ihanet” suçundan mahkûm oldu ve idam edildi. Komünist Parti ile Kızılordu’nun desteğini alan Kruşçev, Malenkov’ u görevden uzaklaştırarak genel sekreter oldu. Bulganin de 1955’te başbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşı yıllarının parlak komutanı, Stalin tarafından pasifize edilmiş Mareşal Georgi Jukov yeniden ön plana çıktı, Kruşçev’in önde gelen destekçilerinden biri oldu. 1955 Ekimi’nde, Kruşçev beşli ekipten, dışişlerini elinde tutan Molotov’u da saf dışı etmeyi başardı. Yerine Andrei Gromiko getirildi. Beşli ekipten geriye kalan tek kişi Bulganin ise, başbakanlığa yükselmiş olmakla birlikte, gerçekte Kruşçev’in elinde “yaşlı bir piyon” durumundaydı. 1957’de Molotov, Malenkov başta olmak üzere Stalinci ekipten önde gelenler, parti karşıtı etkinlikte bulunmaktan mahkemeye çıkartıldılar. “Partiye karşı komplo kurmak” suçlamasıyla yargılanan sanıklar suçlu bulundular. Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’da elçi atanan Molotov ve Kazakistan’ın ıssız bir köşesinde bir elektrik santralına müdür olarak gönderilen Malenkov, partiden çıkartıldılar. Kruşçev’in 1957’de rakiplerine de bu son darbeyi indirebilmesi, bir yıl önce 25 Şubat’ta toplanan 20. Kongre’den parlak bir başarıyla çıkması sonucunda gerçekleşti.

20. Kongre’de, Kruşçev, Stalin’e karşı beklenmedik şiddette bir saldırı başlattı. Kruşçev’in “gizli” olan bu konuşması, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanarak tüm dünyaya duyurulunca bomba etkisi yaptı. Kruşçev’in, SSCB’nin izlediği dış politikada yaptığı değişiklikler ve Stalin’i suçlayan 20. Kongre harekette önemli gelişmelere yol açtı. SSCB, “barış içinde bir arada yaşamak” adını verdiği yeni bir dış politikada çizgisi izlemek kararını aldığını açıkladı. Kruşçev, Birleşmiş Milletler’in 1958 Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, bu görüşü hararetle savundu. SSCB’nin yeni bir dış politika izlemeye başlamasının da etkisiyle uluslararası ilişkiler “soğuk savaş “tan “serin savaş” ortamına doğru kaydı. Macar halkı, 23 Ekim 1956’da ayaklandı. Moskova, Macar Ayaklanması’nın aldığı görüntünün Varşova Paktı’nın çökmesiyle sonuçlanacağı yargısına vardı. 4 Kasım’da SSCB tankları Macaristan’a girdiler ve ayaklanma kanlı bir biçimde bastırıldı. Stalin’cilikten arınma politikasının bir sonucu da, o tarihe kadar SSCB resmi ideolojisinin ayrılmaz bir parçası olarak bilinen “proletarya diktatörlüğü” görüşünün ve yönetime devrim yoluyla gelme anlayışının yerini SSCB’de proletarya diktatörlüğü değil, “tüm halkın iktidarı” anlayışı aldı. Kruşçev yabancı komünist partilere de aynı yolu gösteriyor, ayrıca devrim yaparak yönetime gelmek stratejisini savunuyordu.

1957-1963 arasında süren kıyasıya bir ideolojik tartışmanın ardından uluslararası komünist hareket kesin olarak ikiye bölündü. Bir yanda SSCB ve izleyicileri öteki yanda Çin ve Arnavutluk. SSCB ve ABD arasındaki ilişkiler de, 1962’de patlak veren Küba’daki Sovyet füzeleri ve Berlin bunalımları yüzünden güç günler geçirdi. Dönemin ABD
Başkanı John F.Kennedy ile Kruşçev arasında kurulan diyalog, dünyayı bir ara eşiğine kadar geldiği nükleer bir yıkımdan kurtardı. Kruşçev’in yönetimi eline aldığı tarihten beri iç ve dış politikada gerçekleştirdiği değişiklikler, büyük ve önemliydi. Ancak başardıklarının yanında önemli başarısızlıkları da vardı. Kruşçev’in özellikle tarım politikası açmaza girmişti. Büyük tarımsal çiftlikler oluşturma girişimiyle birlikte yürütülen, son derece iddialı ve tarımı makinelendirme politikası bir türlü rayına oturamamış ve önemli bir kaynak savurganlığına yol açmıştı. Kruşçev’in, ağır endüstri ve silah endüstrisini ikinci plana atarak tüketim malları endüstrisine önceliği vermesi ve bunların niteliklerinin iyileştirilmesi için çaba göstermesi, halkın onaylamasına karşın, parti ve ordu içerisinde kötü karşılanmıştı. Kruşçev’in özellikle parti içinde ve bürokratlar arasında şimşekleri çeken bir tutumu da teknot-ratlara ve fabrika yöneticilerine ağırlık vermesiydi. Bu durumda partililer ve bürokratlar kendilerinin ikinci plana itildiğini görüyorlar, ayrıcalıklarını yitirmemek için, Kruşçev’e karşı sessizce eyleme geçiyorlardı. Devlet ve parti aygıtında Kruşçev’in ağırlığı azalmaya başladı.

1964 Ekim’inde, bu kez bir dörtlü ekip, yani Leonid Brejnev, Mihail Suslov, Aleksandr Şelepin ve Aleksi Kosgin, Merkez Komitesi’nin olağanüstü bir toplantısında, istifasını vermeye zorlanan Kruşçev’in yerine ülkenin yönetimine el koydular. Stalin’in ölümünden sonraki yönetim çekişmesine benzer bir süreç bu kez de yaşandı. Çekişme, özellikle Brejnev ile Şelepin arasında geçti. Suslov (ideolojiden sorumlu) ile Kosigin’in (Başbakan) desteğini sağlayan Brejnev, Şelepin’i devre dışı bırakmayı başardı. 1966’dan başlayarak Brejnev, öteki üç kişiye oranla da daha ağır basmaya başladı. Sonunda “eşitler arasında birinci” konumundan sıyrılıp tek lider olarak kendini kabul ettirmeyi başardı. Brejnev’in gerçekte Kruşçev’in belli bir noktaya getirdiği dış politikayı pek değiştirmedi. 1957’de Dışişleri Bakanı olan Andrey Gromiko, koltuğunu, Brejnev’in döneminde de korudu. Brejnev’in Batılı ülkelere yönelik olarak izlemeye koyduğu “yumuşama” politikasıyla bir bakıma çelişen bir gelişme, 21 Ağustos 1968’de, SSCB ile Varşova Paktı üyesi öteki ülkelerden Bulgaristan, Macaristan, Polonya ve Demokratik Almanya’nın askeri birliklerinin, birkaç aydır Çekoslovakya’da girişilen reformları önlemek üzere askeri müdahalede bulunmaları oldu.

Advertisement

Prag 68 Baharının zorla engellenmesinin asıl etkileri, uluslararası komünist hareket içinde oldu. Özellikle, Batı Avrupalı komünist partilerin büyük bölümü Moskova’ya karşı tavır aldı. Moskova, Çekoslovakya’ya müdahalenin, bu ülkeyi “emperyalist kampın kucağına düşmekten” kurtardığını ileri sürdüler. Batı’da “Brejnev doktrini” olarak anılan ve bu olay sırasında ortaya atılmış olan “sınırlı hükümranlık ilkesi”ydi. Buna göre, bir sosyalist ülkenin bağımsızlığı ve egemenliği içinde yer aldığı Sosyalist Uluslar Topluluğu’nun daha önde gelen çıkarlarıyla sınırlıydı. Bu çıkarlara ters düşen bir gelişme olduğunda, topluluk bu gelişmeyi önlemek üzere duruma her yoldan müdahale edebilirdi. 1960’lann sonuna doğru “soğuk savaş” yerini yeniden “yumuşama”ya bıraktı. Ancak, Brejnev’in, Kruşçev’den farkı, ABD’ye ekonomik planda yetişip geçmek yerine, askeri güç planında yetişip geçmekti. Brejnev döneminde SSCB askeri planda bu hedefine erişti, nükleer silahlar alanında ABD’ye denkliği sağlarken konvansiyonel askeri güçlerini de çok geliştirdi. Geleneksel olarak güçlü kara kuvvetlerinin yanı sıra, hava kuvvetlerini, deniz kuvvetlerini de çok güçlendirdi. Öyle ki, SSCB, tüm Rus tarihinde görülmemiş bir deniz gücüne ulaştı. 1982’de, aynı anda tüm okyanus ve büyük denizlerde eşgüdümlü bir deniz-hava manevrası gerçekleştirdi. Brejnev döneminde ekonomiyle ilgili tüm Sovyet istatistik rakamları, sürekli yüksek oranlarda katlandılar. Ne var ki, ekonominin temel olarak ve öncelikle ülkenin askeri gücünü ilerletici, geliştirici yönde değerlendirilmesi, kurulması, bir süre sonra özellikle Brejnev’in yönetiminin son yıllarında, 1980’lerde tüm olumsuzluklarıyla kendini gösterdi. Ekonomik planda ülkeyi büyük bir çıkmaza sokan Brejnev, yönetiminin son yıllarında politik bir çıkmaz yarattı.

1979 sonunda SSCB, Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. Gerilemeye yüz tutan yumuşamanın tümüyle sona ermesi ve yeni bir soğuk savaş döneminin açılmasına yol açtı. 10 Kasım 1982’de Brejnev öldüğünde, ardında askeri açıdan güçlü, ekonomik açıdan geri bir ülke bıraktı. Genel Sekreterliğe gizli polis örgütü KGB’nin eski Başkanı Yuri Andropov (1914-1984) seçildi. Andropov, yönetimi eline alır almaz en ivedi soruna el attı, özellikle ekonomik reformları başlattı. Ancak sağlığı elvermedi. Dış politika alanında başlattığı “barış saldırısı”nı da, ekonomideki reform girişimlerini de sürdüremedi. Genel Sekreter seçildiğinde 68 yaşında olan Andropov, bir süre sonra böbreklerinden rahatsızlandı. Şubat 1984’te öldü. Bu kez onun yerini, yine 70 yaşın üstünde ve tutucuların lideri olarak tanınan Konstantin Çernenko (1911-1985) aldı. Ancak, onun da sağlığı oldukça bozuktu. Özellikle dış politikada ipler tümüyle Gromiko’nun eline geçince yeniden sertlik yanlısı bir tutum içine girdi. İç politikada ve ekonomide reformlar da askıya alındı. 1985 Mart’ın da ölen Çernenko’nun yerini, 11 Mart 1985’te, Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, Politbüro’nun en eski ve 1957’den beri Dışişleri Bakanı olmanın da verdiği ağırlıkla Gromiko’nun önermesiyle genel sekreterliğe seçildi. Bu gelişme, hemen SSCB iç ve dış politikasına yansıdı. Gorbaçov, Çernenko döneminde kesintiye uğramış olan yenilikçi politikayı yeniden rayına oturttu. İç politikada hemen aldığı kararlardan biri SSCB toplumu için ciddi bir yaraya dönüşmüş alkolizmi azaltmak üzere alkol tüketimine sınırlama koymak oldu. Dış politikada ise Andropov’un başlattığı ancak ölümüyle yarıda kalan barış saldırısını yeniden başlattı. 19 Kasım 1985’te, ABD ve SSCB liderleri Cenevre’de ilk kez buluştular. Sonuç olumlu olunca iki lider, 1986’da yeni bir dorukta daha derinlemesine görüşme kararı aldılar.

1986, Gorbaçov için temel olarak yönetimini sağlamlaştırma, kendi çizgisini yürürlüğe koyacak yeni kadroları işbaşına getirme yılı oldu. Bu doğrultuda en önemli adım 3 Temmuz’da atıldı. Dışişleri Bakanı Gromiko, devlet başkanlığına atanarak onurlandırılırken, Dışişleri Bakanlığı’na Eduard Şevardnadze getirildi. Aynı tarihte, genel sekreterlik için Gorbaçov’un rakiplerinden biri o tarihte en önde geleni Grigori Romanov, “sağlık nedenleriyle” politbüro ve Merkez Komitesi üyeliğinden istifa etmek zorunda kaldı. 11 Ekim 1986 günü başlayan ve İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te gerçekleşen doruk toplantısında Gorbaçov ile Reagan ikinci kez bir araya geldiler. Reykjavik buluşması, Orta Menzilli Nükleer Füzeler (INF) konusunda çok önemli ilerlemeler kaydedilmesine karşın, “Yıldız Savaşları” olarak kamuoyunda anılan Amerikan “Stratejik Savunma Girişimi” (SDI) konusunda uzlaşma sağlanamadığı için başarısızlıkla sonuçlandı. 8 Aralık 1987’de Washington’da bir kez daha bir araya gelen Gorbaçov ve Reagan, nükleer silahlarda ilk kez gerçek anlamda indirim sağlayan çok önemli bir uluslararası antlaşmayı imzaladılar. Aynı dorukta “bölgesel sorunlar” olarak anılan politik sorunlar da ele alındı. Doruğun hemen ardından Moskova, Afganistan’daki Sovyet askeri varlığının Şubat 1988 sonuna kadar çekileceğini açıkladı ve gerçekten de bu takvime uyuldu.

Gorbaçov, dış politikada SSCB’ye yepyeni bir çehre kazandırırken ve bunda da kısa zamanda büyük başarı elde ederken iç politikada aynı başarıyı göstermekte daha fazla zorlandı. İçeride basit reformlar düzeyini aşan ve zaman zaman Sovyet liderin “devrim” olarak nitelediği perestroyka (yeniden yapılanma) ve glastnost (açıklık) politikalarını yaşama geçirmek, parti ve devlet aygıtındaki tutucular, egemen konumdakiler tarafından olabildiğince baltalandı. Ancak, Şubat 1987’de toplanan SSCB Komünist Partisi 27. Kongresi, 1988 Haziran’ındaki 19. Ulusal Parti Konferansı ve 1988 Temmuz’undaki Merkez Komitesi toplantısında Gorbaçov’un aldırmayı başardığı pek çok yönetsel karar, kadro değişiklikleri, reform önlemleri, aynı yıl 1 Ekim’de olağanüstü toplanan Merkez Komitesi’nde en üst düzeyde bir kadro yenilenmesine kadar uzandı. Başta Devlet Başkanı Gromiko olmak üzere tüm yaşlı yöneticiler emekliliklerini istemek durumunda kalırlarken, Gorbaçov, parti genel sekreterliğinin yanı sıra devlet başkanlığına da seçildi.

Advertisement

1989-1990 Gorbaçov yönetimi açısından son derece yoğun ve yıpratıcı geçti. İçte, cumhuriyetlerde ivme kazanan milliyetçilik hareketleri (özellikle Baltık, Kafkas ve Orta Asya Müslüman cumhuriyetlerinde), giderek bağımsızlık istemlerine, etnik çatışmalara, şiddet eylemlerine dönüştü: Dağlık Karabağ nedeniyle Ermeni-Azeri çatışması, Özbekistan’da Mesket Türkleri’ne saldırı; Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Estonya, Litvanya gibi birlik cumhuriyetlerinden “sovyet sosyalist” sözcüklerinin çıkarılması ve bağımsızlık verileceğini, ancak “Birlik”ten ayrılınmasının söz konusu olamayacağını vurguladı. Mart 1990’da, Anayasa’da yapılan bir değişiklikle, SSCB Komünist Partisi’ nin tekeline son verilerek, siyasal partilerin ve derneklerin kurulmasına izin verildi.

Mayıs 1990’da seçimle oluşturulan ve büyük çoğunluğu Komünist Partisi dışında seçilen SSCB Halk Temsilcileri Kongresi (2.250 üyeli) başkanlık sistemine ilk adım olarak, M.Gorbaçov’u geniş yetkilerle yeniden devlet başkanı seçti. Devlet Başkanı’nın bundan sonra yapılacak ilk seçimde halk tarafından seçilmesi kararlaştırıldı. Kimi muhalifler, Gorbaçov’un yetkilerinin genişletilmesinin “diktatörlüğe yol açabileceğini” savunurken; Gorbaçov, reformların sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için, SSCB Halk Temsilcileri Kongresi’nden istediği onayı aldı. (Aralık 1990). Gorbaçov’un en şiddetli muhalifi Rusya SSFC Devlet Başkanı Boris Yeltsin (aşırı liberal), reformların amacına ulaşmadığını yinelerken, Dışişleri Bakanı E. Şevarnadze’nin istifası (Aralık 1990) Gorbaçov’a büyük darbe oldu. Politik sorunların yanı sıra, ekonomik bunalım doruğa ulaştı. Besin sıkıntısı çekilmesi üzerine, batılı ülkeler, SSCB’ye yardıma başladı (Ocak 1991).

Ekonomik reformlarda yetersiz kaldığı öne sürülen Başbakan N. Rijkov’un yerine A. Pavlov getirilirken (Şubat 1991); serbest piyasa ekonomisine geçişi hedefleyen ekonomist S.Şatalin’in hazırladığı “500 Gün Planı”nın bitiminde (1992 başı) nasıl bir sonuç alınacağı beklemesi içine girildi. İçteki yoğun eleştirilere ve yıpratıcı gelişmelere karşın, Gorbaçov’ un dış politikada yıldızının parlaması sürdü: Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasiye dönüşlerine (1989, 1990) destek verme; ABD’nin yeni başkanı G. Bush ile Malta Doruğu (Aralık 1989); iki Almanya’nın birleşmelerinde (Kasım 1990) etkin rol; Çin (1989), ABD (1990) gezileri; dünya barışına katkılarından dolayı, 1990 Nobel Barış Ödülü. Irak’ın Kuveyt’i işgaline (2 Ağustos 1990) karşı tavır aldı. BM Güvenlik Konseyi’nin ekonomik ambargo ve Kuveyt’in kurtarılması için askeri müdahale kararlarına katıldı. Ancak, Körfez’e asker göndermedi.

Körfez Savaşı’nın ardından SSCB’de Gorbaçov yönetimine karşı girişilen bir darbe, Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in direnmesi karşısında sonuçsuz kaldı. Özellikle Yeltsin’in bir tankın üzerine çıkıp darbecilerin aleyhinde, demokrasinin lehinde yaptığı ve yankı bulan konuşması, darbenin sonunu hazırladı (Ağustos). Darbeciler tutuklandı ve çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak bu olay, SSCB’nin dağılmakta olduğunun sinyallerini vermekte gecikmedi. Cumhuriyetlerin çoğunda yapılan halkoylamalarında bağımsızlık yanlısı sonuçlar alınmaya başlanması üzerine 8 Aralıkta üç Slav devleti olan Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna Minsk’te bir araya gelerek SSCB’nin dağıldığını ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’nun kurulduğunu açıkladılar.

Advertisement

21 Aralıkta Kazakistan’ın başkenti Alma-Ata’da bir araya gelen Sovyet cumhuriyetlerinin devlet başkanları, Bağımsız Devletler Topluluğu’nu biçimlendiren antlaşmayı imzaladılar. M. Gorbaçov da sözde kalan devlet başkanlığından 25 Aralıkta istifa etti. Böylece Ekim 1917 Devrimi’nden bu yana 74 yıldır hukuksal varlığını devlet olarak sürdüren SSCB tarihe karışmış oldu (21 Aralık 1991).


Bir Yorum Yazmak İster misiniz?