Sanat Tarihi Nedir? Sanat Tarihi Hakkında Bilgi

0

Sanat tarihi nedir? Sanat tarihi nasıl başlar? İnsanlık tarihinde sanatın yer nedir? Sanat tarihi ile ilgili genel bilgiler.

İnsanlar çok eskiden beri hislerini ve heyecanlarını çeşitli sanat eserleri ile ifade etmişlerdir. İnsanlık tarihi kadar eski olan Sanat Tarihi ile ilgili bilgiler.


Sanat Tarihi
SANAT, insan yaratıcılığının mimarlık, heykelcilik, resim, edebiyat, müzik, tiyatro gibi çeşitli faaliyetidir. Bunlara «güzel sanatlar» da denir. Tarih boyunca gelip geçmiş sanat üsluplarını, bunların gelişmesini, birbirlerine etkilerini, tarihin içindeki yerlerini inceleyen bilime de «sanat tarihi» adı verilir.

İnsanlar, tarihten önceki yazının icadından önce olduğu için yazılı belgelerle tespit edilemeyen — çağlardan beri duygularını, düşüncelerini çeşitli şekillerle belirtmişlerdir. Bundan 20 – 30 bin yıl öncesine kadar uzanan bu çağdan kalma birçok resimlere mağara duvarlarında rastlanmıştır. Bunlar bugün bile hayranlıkla seyredilebilecek kadar güzel eserlerdir.

Daha sonraki çağlara geldikçe, daha çeşitli sanat eserlerine rastlıyoruz. Bu arada yalnız duvarlara basılmış, boyanmış resimler değil, resmin yanı başında gelişen heykelciliğe doğru da adım atıldığını gösteren eserler görülüyor.

Sanatın Beşiği: Ön Asya


Ön Asya (Anadolu, Mezopotamya ve dolayları) yeryüzünde ilk medeniyetlerin kaynağı olduğu gibi, ilk büyük sanat eserlerine de beşiklik etmiştir.

Ön Asya sanatının en eski devri, Fırat kıyılarında gelişen Sümer ve Eski Babil sanatlarıdır.

Sümer. —
M.Ö. 4000-2000 yıllarında yaşamış olan Sümerler’in, pişmiş tuğladan mimarlık eserlerinden birçok taş heykelleri zamanımıza kadar gelebilmiştir. Ur, Larsa, Eridu, Lagaş gibi merkezler kuran Sümerler’in altın çağı M.Ö. 2400’de, rahip-kral Gudea zamanında başlar. O çağdaki heykellerde eller, kollar gövdeye bağlı olmakla birlikte, gerçeğe yakın insan vücutları belirmeye başlamıştı. Bu heykellerde yüzün büyük kısmını gözler kaplar.

Eski Babil. —
Daha kuzeydeki Uruk, Akad, Nippur şehirlerini içine alan Eski Babil Krallığı’nda Sümer esaslarına dayanan sanat, Naramsin, Hammurabi gibi krallar adına yapılan «stel»lerde (anıt olarak yapılmış kabartma levhalarda), gelişmiş, canlı bir gerçekçilik gösterir. Aynı üslûp bol sayıda bulunan toprak mühür kabartmalarında da görülür.

Asur. — Kuzey Mezopotamya’da Dicle kıyısında kurulan, Ninive, Nimud, Asur şehirleri ile Asur devleti (M.Ö. 2000-700 yılları) anıt çapında bir mimarlık geliştirmiştir. M.Ö. IX. yüzyıldan başlayarak büyük saraylar, tapınaklar yükselir. Astronomik hesaplara göre yapılan tapınaklar üst üste taraçalar halindedir. Asurnasirpal’in Nimrud sarayı, «Asurluların Versailles’i» denilen II. Sargon’ un Dur Sarrukin debdebe içindedir. Mermer kabartma levhalar yan yana sıralansa 2 km. lik yolu kaplar. Kabartmalarda insan vücudu bütün kıyafet teferruatı, değişik yüz tipleri ile işlenir. Duruş hep yandandır. Saray duvarlarını süsleyen kabartmalar çok defa kralların av, savaş, zafer dönüşü sahneleridir. Kral Salmanassar devrinin ünlü Siyah Obeliskinde, üst üste beş sıra halinde, krala deve, fil kervanları ile hediye getiren uyrukları gösterilmiştir. Nemrut Sarayının kapısında ilk defa, önden heykel, yandan kabartma olacak kapıyı tutan Asur’un insan başlı, kartal kanatlı, öküz gövdeli masal yaratıkları yer alır.

Yeni Babil. — Yeni Babil devletinde (M. Ö. 604-539) Kral Nebukadnezar ile, Babil sanatı yeniden yükseldi. Savaşları ile değil, yapıları ile övünen bu kral, Babil’i İlkçağ’ın ünlü şehri yaptı. Yunan tarihçisi Herodotos’a göre bu şehir, Fırat’ın iki kıyısını içine alan, bir kenarı 22 km. uzunluğunda kare bir alanı kaplıyordu; yani bugünkü New York dolaylarından büyüktü. 170 metre yüksekliğindeki, 42 metre kalınlığındaki şehir duvarına, zengin süslemeli tunç kanatları olan 100 kapı açılmıştı. Nebukadnezar, sarayı yanına dünyanın 7 harikasından sayılan Asma Bahçeleri’ni kurdurmuştu. Fırat kıyısında baş tanrı Bel (Marduk) tapınağı ile İncil’de adı geçen Babil Kulesi yükseliyordu. Babil Kulesi, Asur sanatında da görülen bir «zikkurat» (eğimli rampalarına yukarı doğru incelerek helezoni bir şekilde tepeye kadar dolaştığı bir kule) idi. Yeni Babil sanatında pişmiş, renkli sırlarla kaplanmış tuğla duvar kabartmaları önemli yer tutar.


Hitit. — M.Ö. 2000-800 yılları arasında Kuzey Suriye’den Orta Anadolu’ya kadar uzanan Hitit devletinin başkenti bugünkü Boğazköy (Çorum) yakınındaydı. Buranın 23 km. kuzeyindeki Alacahöyük ile Suriye sınırında Zincirli de Iititler’in başlıca büyük şehirleriydi. Yapı sanatında büyük, heybetli taş kaplı binaları, Boğazköy’de Aslanlı Kapı ile Kı-ral Kapısı, Zincirlikale Kapısı gibi kapılar, sütunlu merdivenler özellikle göze çarpar. Hititler kabartmalarında daha çok tanrılarını tasvir etmişlerdir. Boğazköy yakınındaki Ya-zılıkaya kabartmalarında bütün Hitit tanrıları kutsal hayvanları ile birlikte toplanmıştır.

Eski İran. — M.Ö. VI.-IV. yüzyıllar arasında İran’ın ilk büyük sanat devri olan Ahamenişler sanatında kaya mezarları, Persepolis gibi muazzam saraylar ilk planda gelir. Saray duvarlarını süsleyen kabartmalarda, sonsuz sıralar hissini veren çokluk ve yeknasaklıkta, krala hediye getiren esir memleket kişileri, askerler, muhafızlar devlet kudretini belirten bir sanatın temsilcisidirler.

İran’da, daha sonraki çağlarda Sasaniler (M. S. 225-634), kendilerinden önceki Arsakilerin (M. Ö. 250 – M. S. 225) Yunan şekillerini Eski Doğu üslubu içinde eriten eserler verdiler, sonra, kubbe ve tonoz inşaatına dayanan şahsi üsluplarını geliştirmişlerdir. Firuzabad, Servistan sarayları en önemli yapılarındandır. Hükümdarlarını, tanrılarını gösteren kaya kabartmaları yanında «Tak-ı Bostan» denen, gene tipik bîr Sasanî yapı şekli olan eyvan (üstü tonozla örtülü, bir yanı açık mekân) da gerçekçi av sahneleri de vardır. Sasanilerin en heybetli yapısı, başkentleri Ktesifon’daki «Tak-ı Kisra» diye anılan saraylarıdır. Bir eyvanı henüz durmaktadır. 30 metreyi aşan yüksekliğiyle bu eyvan dünyanın en büyük yapılarından biridir.

Asya Sanatı

Dünyanın en eski sanat eserlerine, Ön Asya’dan sonra Orta Asya’da da, Uzak Doğu’da da rastlanır. Bu arada, Eski Türk sanatının M.Ö. 6000 yıllarına kadar uzandığı görülür.

Çin. —
Asya’da gelişen sanatlar arasında, Çin sanatının da çok eski bir tarihi vardır. Çin sanatı M. Ö. 4000 – 3000’den bugüne kadar aralıksız süregelen en eski sanattır.

Çin mimarlığının başlıca özelliği «pagoda» denen tapınaklardır. Once ahşap olan bu yapılar yavaş yavaş taşa geçti. Çatının üstü renkli seramik levhalarla örtülüydü.


Çin plâstik sanatı Budist Hint plâstik sanatının etkisindedir. Çin tunç işlemeleri, Çin porselenleri çok ünlüdür. Resim de Çin sanatının en ileri gelen bîr koludur. Kâğıt, ya da ipek üzerine sulu boyalar, daha çok siyah mürekkeple yapılır. Çin resmi tamamen çizgici bir resim tarzıdır, perspektif, gölge tanımaz.

Çin sanatında Tang (M. S. 618-906), Sung, Ming (1368-1644), Çîng (1644-1912) devirlerinde mimarlık en zengin örneklerini vermiştir. Plâstik sanatların en parlak devirleri de Han (M. O. 206 – M. S. 220), Tang devirleridir. Boyalı mezar figürleri, tunç aynalar, türlü insan tiplerini gösteren biblolar, hayvan figürleri zamanımıza kadar gelmiştir. Porselende, Ming, Çîng hanedanları zamanında en olgun eserlerini vermiştir.

Hint. — Hint sanatında anıt ölçüsünde mimarlık Budizm yerleştikten sonra. M. O. III. yüzyılda Asoka devrinde başladı. Karakteristik Budist anıtları «stupa» İle «stampa»lardır. Stupalar tepe biçimindedir. Tepe üzerinde kare bir taban üstünde bir yarım küre ile onun üzerinde de şemsîye biçimi bir taş yükselir. Bu, Buda’nın altında kutsal nura kavuştuğu ağacı temsil eder. Stampalar ise tanrı temsilcisi hayvan heykel ve kabartmalarının, daha başka timsallerin süslediği yüksek sütunlardır.

Budist tapınakları önceleri kayalar içine oyulurdu. M. S. IV.-VIII, yüzyıllarda kayalardan adeta bir heyke! gibi yontularak yapıldı. Böylece, serbeslik kazanan tapınaklar, gitgide kabartmalarla, mimarlık süsleriyle, heykellerle kaplanan kapı kuleleri zenginlik kazandı. M. S. IX. yüzyıldan başlayarak yavaş yavaş İslâm sanatı tesirleri yayılmıştır.

Hint plâstik sanatında baş konu Buda figürleridir. Ayrıca sayısız daha başka tanrıların verdiği konu bolluğundan da istifade edilmiştir. Yalnız çok kollu, dans eden Şiva bile değişik tasvir imkanları sağlar. Hint resmi, Avrupa’dakine çok yakın bir fresk tekniğiyle, Budist mağara tapınaklarının duvarlarını süsler. Buda’nın hayatını, mucizelerini anlatan sahneler, ağaç ve çiçek dolu bahçelerde saraylar görülür. Hindistan’ın çeşitli sınıflarına mensup insanlar tip ve kıyafetlerinin bütün teferruatı ile büyük bir şekil zenginliği meydana getirirler.

Japon. — Japon sanatı öteden beri Çin sanatına bağlı kalmış, ancak, ev, bahçe mimarlığında kendine özgü bir üslûp yaratmıştır. Ayrıca, Çin sanatının bütün kollarını kendine göre, daha ince, daha zarif bir üslûba sokmuştur. Resimde Japon sanatı, renkli tahta basım tekniğiyle ün salmıştır, Bu tekniğin büyük ustalarından başlıcaları Harunobu (1725-1770), Kiyonaga (1752-1815), Uta-maro ( 1753-1806), en ünlüsü Hokusai (1760-1849 )dir.

Japon sanatı çay takımları, lâke ve maden işleri gibi el sanatlarında da ileridir. Çin ve Japonların bu el sanatları, XVII. yüzyıldan beri Avrupa’ya pek çok ilhamlar vermiştir.


Akdeniz Medeniyetinde Sanat

Akdeniz çevresinde kurulan medeniyetler Mısır, Girit, Yunan ve Roma sanatına gelişme imkânları sağlamıştır. Bunlardan en eskisi Mısır sanatıdır.

Mısır. — Mısır sanatı M.Ö. 3200 yıllarında başlamıştır. Daha o çağlardan beri taş yapılara rastlanır. M.Ö. 2781’de Eski Krallık devrinde, firavun Coser’in, mimarı İmhotep’e yaptırdığı ilk piramit yükselir. O devrin mimarlık özelliği piramitlerdir. M.Ö. 2500-2450 arasında yapılan bugünkü Kahire yakınında Gize’deki firavun Keops ve Kefren ehramları dünyanın en muazzam yapılarındandır. Keops piramidi 145 m. yüksekliği bulur. Kefren piramidi pembe granit taşlarla kaplanmıştır (Bk. Ehramlar). Orta Kırallık (M. Ö. 2100 -1700) devrinde kayalara mağara mezarları oyulmaya başlandı. Yeni Krallık (1700 -1100) devrinde bunlar daha büyük ölçüler aldı, kayalara derin oyulmuş firavun mezarları meydana geldi. Karnak’ta, Luksor’da ise tanrı Amon adına muazzam tapınaklar yükseldi. Karnak’taki Amon tapınağının başlıkları o kadar büyüktür ki, üstünde 100 kişi yer alabilir.
Anıt ölçüsünde heykeller hakkında da Eski Krallık devrinde firavun Kefren tarafından yaptırılan, 60 m. uzunluğundaki tabiî bir kayadan yontulmuş olan aslan gövdeli, insan çehreli Sfenks fikir verebilir. Heykel sanatı Eski Krallığın sonuna doğru gerçekçi bir üslûba yönelmiş, bugün Louvre Müzesi’nde Duran Kâtip heykeli, Köy Muhtarı heykeli gibi gerçekçi portreler meydana gelmiştir. Yeni Krallık devri heykellerinde ise bir zarafet, incelik görülür. Bunun en güzel örneği Kraliçe Nefertiti’nin bugün Berlin Müzesi’nde bulunan başıdır.

Mısır resminde de, duvarlara hayatın çeşitli sahneleri işlenirdi. Orta Krallık devrinde önemli bir yenilik olarak duvar kabartmalarının yerini «tempera» tekniğinde resimler aldı. Mısır sanatının son devirlerinde papirüs üzerine yapılan resimler ise ilk minyatür sanatının belirtileri sayılabilir.

Girit — Yunan sanatının doğrudan doğruya öncüleri Girit ve Miken sanatı olmuştur. Girit’te M.Ö. 2000’den beri gelişen sanat, başlıca mimarlık eserlerini, birkaç kat üzerine girift dairelerden meydana gelen Knossos, Phaistos, Hagia Triada gibi saraylarda vermiştir. Knossos Sarayı’nın canlı renkli freskler pek ünlüdür. Bu fresklerde boğa oyunları, kırlarda gezinen insanlar, insan toplulukları, hayvanlar, gerçekçi bir üslûpta, hayat dolu olarak tasvir edilmiştir. Aynı gerçekçi işleniş, türlü deniz hayvanları ile resimlendirilen seramik eserlerde, vazo, çanak-çömlekler de de görülür. M. O. 1200’den sonra Girit medeniyeti hayatiyetini kaybeder.

Miken. — Girit’in zarif saray sanatına karşılık, savaşçı bir kavmin yapıları olan, Orta Yunanistan’daki Miken şatoları, kalın duvarlarla çevrili müstahkem mevkilerdir Miken devri M, O. 1660’tan 1200’e kadar sürer Önceleri kuyu biçiminde olan mezarları, sonraları kubbeli kıral mezarları halinde gelişir. Bu mezarlarda zengin altın eserlerden hazineler bulunmuştur

Yunan. — Yunan sanatı daha sonraki Avrupa sanatının bütün kollarının temellerini kurmuş, Avrupa kültürünün öğretmeni olmuştur. Tabiata dönük olan bu sanat, tabiatı belirli ölçülere, değerlere göre idealleştirmiştir. Başlıca konu insandır. Yunan sanatındaki tanrı tasvirlerinde insan vücudu idealize edilmiştir.

Yunan sanatı başlıca şu devirlere ayrılır:

a) Arkaik Devir (M Ö. 900-550). — Tahtadan taş mimarlığın^ geçen tapınakların şekli gelişti, M. O. VL yüzyılda Dor ve İyon sütun düzenleri kuruldu. Bu tapınakların aslında çeşitli renklerle boyalı oldukları bilinmektedir. Devrin en önemli tapınakları Olympia’daki Hera tapınağı, İtalya’daki Yunan kolonilerinden Paestum ve Sicilya’daki en eski tapınaklardır.

Yunan sanatında plastik sanatlar Mısır ve Ön Asya’nın bağlarından kendini kurtarmıştır. Önceleri duran, sonraları oturan insan figürü konu olarak alınmıştır. Buradan hareketlere geçilir. Başlıca konu tanrılardır; onların yanında kahramanlar, mitoloji sahneleri ele alınır. Yüz ifadesi hafif bir gülümsemeden ileri gelişmemiştir.


b) Klâsik Devir (M. S. 550-400). — Bütün sanat kollarının en olgun basamakları bu devirde aşılmıştır. Mimarlıkta Dor ve İyon üslûpları matematik açıklıkta büyük bir zarafet kazanır. En önemli eserler Atina’da Parthenon, Olympia’da Zeus, Paestum’da Poseidon, Ephesos’ta Artemis tapınakları, Olimpia ve Delphi tapınaklarının çevresindeki hazine binaları, Atina’daki Dionysios tiyatrosu gibi en eski tiyatro binalarıdır. Plâstik sanatlarda artık mekân içindeki hacimli vücutlar, en güç hareketler verilebilmektedir. Ağırbaşlı yüz ifadeleri hâkimdir. İnsan vücudunun şekillenmesi için sabit kurallar konur. Myron’un Disk Atıcı’sı, Phidias’ın Parthenon’daki Athenea heykeli, Kresilas’ın Yaralı Amazon’u, Paionios’un Nike (zafer tanrıçası), Polykletos’un Mızrak Taşıyıcı’sı devrin en tanınmış heykelleridir. Resimde kırmızı figürlü vazo üslûbu en parlak devrindedir

c) Helenik Devir (M. O. 400-27). — Dior ve İyon düzeni yanında yeni olarak Korent düzeni yer alır. Modern anlayışta bir şehircilik de, bu devirde gelişmeye başlar İskenderiye, Antakya gibi İlkçağ’ın büyük şehirleri kurulmuştur. Didyma’nın Apollon, Priene’nin Athenea, Magnesia’nın Athenea tapınakları gibi Batı Anadolu eserleri son büyük Yunan yapılarındandır.

Plâstik sanatlarda ise idealizmin yerini dramatik bir üslûp alır, Konuların artık sınırı yoktur. Tanrı tasvirleri gerçekçi-dramatik figürlerin, mitolojik sahnelerin gölgesinde kalır. Anadolu Bergama KıraIlığı sanatında şiddetli hareketlerle birleşen ruh haletlerinin ifadesi yeni bir üslûp yaratır,

Etrüsk. — Roma sanatının öncüsü, Orta İtalya’da yaşıyan Etrüskler’dir. M. Ö. 600-250 yılları arasında yapılan, Tarquînia, Cerveteri, Orvieto, Chiusi’deki mezar odalarının duvarlarındaki freskler en önemli Etrüsk eserleridir. Etrüsk sanatının gerçekçiliği Roma sanatının da esas ilkelerinden olmuştur.

Öte yandan, Roma sanatı daima Yunan sanatının da etkilerine açık kalmıştır.

Roma. — Mimarlıkta Roma tapınakları çok basamaklı bir taban üzerine oturtulmuştur. Kesme taş yerine tuğla kullanılması, bina dışlarının ya sıva ile ya da renkli mermer levhalarla kaplanması Yunan sanatına karşı bir yeniliktir. Zeminler mozaiklerle döşenir, Yunanlılardan alınan tonoz büyük ölçülerde kullanılırdı. İyon-orent düzenlerinin karışımı olan «komposit» sütun başlıkları da yenidir.

Roma mimarlığı en önemli eserlerini ihtiyaç karşılayan yapı tiplerinde vermiştir: Büyük örtülü pazar yerleri, tiyatro ve amfiteatrlar (Marcellus Tiyatrosu, Colosseum, M. S. 80), büyük su kemerleri, köprüler, villâlar (Tivoli’de Hadrianus villâsı, Pompei villâları, M. S. 125) gibi. Şehirlerin ortasını forumlar (şehrin esas meydanı, pazar ve mahkemelerin bulunduğu meydan) alırdı (Roma’da Trajan Forumu gibi). Muazzam ölçüleri bulan kaplıcalar, M.S 215’te Caracalla, 290’da Diocletian kaplıcaları, tonozlu inşaatın birer örneğidir. M.Ö. 27’de yapılan Pautheon en mükemmel merkezi yapılardandır.

Roma sanatındaki bir başka özellik de zafer tak ve sütunlarıdır (Septimus Severus, Konstantin takları, Trajan, Marcus Aurelius sütunları). İmparatorluğun Baalbek, Palmyra gibi şehirleri Roma ile boy ölçüşebilecek zenginlikteydiler.

Roma plâstik sanatları Yunan sanatının et-kisincledir. Çok keskin bîr gözleme dayanan portre plâstiği İse Roma’nın özelliğidir. Zafer tak ve sütunlarında yer alan, devir olaylarını anlatan tarihî mahiyetteki kabartma serileri önemli bir yeniliktir. Roma resmi de helenis-tik resmin devamıdır. Pompei duvar fresklerinde çeşitli üslûpların gelişimi görülür.

IV. yüzyılda Roma’da kilise mimarlığı başladı. Ön Asya ve Anadolu’da kilise yapıları tonozludur. Bu devirde büyük bîr mozaik sanatı da vardır. Plâstik sanatlarda lahit kabartmaları, tahta işleme, fildişi oymalar dikkate değer. İskenderiye ve Antakya minyatür okulları, helenistik ve ona karşı ifadeci dinî üslûpları temsil ederler.

Bizans. —
İlk Hıristiyan devrinin ifadeci üslûbu Bizans sanatında antik sanatın gelenek kalıntıları ile birleşir, buna Ön Asya etkileri de karışır. İlk devir mimarlığında basilikalar ile merkezî yapı yan yanadır. Ayrıca, kubbeli basilika, haçvari kubbeli kiliseler gibi yapı tipleri görülür. Bu eserlerin hemen hepsinde zengin mozaikler vardır.


Orta Bizans sanatının (842-1260) başlıca eserleri Yunanistan’da Daphni, Hosias Lukas, Sakız adasında Nea Moni manastır kiliseleri, İstanbul’daki Pantokrator (Kilise Camisi)dir. Daphni ve Hosias Lukas mozaikleri zenginlikleriyle dikkati çeker. Son Bizans devrinden Chora manastır kilisesi (Kariye Camisi) fresk ve mozaikleri, İtalya’daki İlk Rönesans devrine köprü kuracak mahiyette yeni, canlı bir üslûp getirmiştir.

Bizans mozaikleri ya helenistik geleneğe bağlı (mekân içinde hacimli vücutlar), ya da altın zemin üstünde çok stilize, dar figürlü, uzamış hatların hâkim olduğu satıhçı üslûptadır. Konuları türlü cephelerine göre Isa ve İsa’nın hayatı sahneleri, Meryem, azizler, bunların hayat sahneleri teşkil eder. Bizans sanatı fildişi oyma, kumaş gibi el sanatlarından başka minyatürde de güzel eserler vermiştir.

Avrupa Sanatı

Ortaçağ. — Kavimler göçünün büyük hareketi sona erince, bütün Avrupa memleketlerinde yüzyıllar boyunca, çok benzer şartlar doğmuştu. Her yerde derebeylik hâkim bulunuyordu. Yüksek kilise makamları da şövalyelerin elinde bulunduğundan, bütün kültür meselelerine onlar yön veriyordu.

Ortaçağ sanatı iki büyük devre ayrılır: Roman Sanatı; Gotik Sanat.

a) Roman Sanatı (1000-1200). — Bu devirde Cermen kavimleri daha önemli rol oynadığı halde, sanat tarihinde «Roman Sanatı» deyimi yerleşmiştir. Roman sanatında tahta yapının yerini taş yapı almıştır. İlk Bizans devrinden beri ilk defa yeniden anıt ölçüsünde mimarlığa dönülmüştür. En önemli yapı konuları şatolarla kiliselerdir. O çağdaki şatoların pek azı zamanımıza kadar gelebilmiştir. Almanya’nın büyük imparator şatolarından hemen hiçbir şey kalmamıştır. Fransa’da Angers, Cancassonne, İngiltere’de Norman kaleleri örnek olarak gösterilebilir.

Kiliseler ise muazzam, kütlevi yapılardır. Kuleleriyle dış görünüşleri şatoların manzarasına yakındır. Almanya’da kule sayısı 5’e kadar çıkar. Ren nehri boyunca Speyer, Worms, Mainz gibi büyük katedraller yükselir. Eski Hıristiyan sanatının bazilika tipi gene kullanılırsa da, yavaş yavaş düz çatıdan tonoz örtüsüne geçilir ki bu, Ortaçağ’ın büyük yapı yeniliğidir.

Ortaçağ plâstik saantlarında, bu arada duvar fresklerinde, tabiattan uzak Kuzey sanatı görüşü hâkimdir. Dine bağlı sembolik bir tabiat kavramı vardır.

VII. yüzyıldan İtibaren İrlanda, Almanya, Fransa’da manastırlara bağlı minyatür okulları meydana çıkar. Minyatürlerde sembolik tasvirler yanında tabiat gözleminin de bulunuşu dikkati çeker.

b) Gotik Sanat (1200-1500). — «Gotik» deyimini XVI. yüzyılda İtalyanlar’ın, «barbar» buldukları bu üsluba yakıştırdıkları bir addır, Gotlar’dan gelmedir. Ortaçağ’ın bu ikinci büyük devrinde şehirler belirmeye başladı. Her şehir kendi katedralinin en muhteşemi olması için bütün varlığını ortaya koyuyordu. Bütün bir şehir halkının, Bitmesi yüzyıllarca süren bu büyük yapılarda elbirliğiyle çalıştığı olmuştur.

Gotik üslûp Fransa’da gelişmiştir. Bu üslûpta Roman kütle yapısının yerini parçalı yapı alır. Roman devrinde kemerler yuvarlakken, gotikte sivri kemer kullanılmıştır. Sivri kemer de, yüksek yapılara elverişli bir şekildir, iç mekânda aranan yüksekliği elde etmeye yaramıştır.

Duvarın parçalanması ile, duvar resimleri yerlerini renkli pencere camlarına bırakmış, «vitray» sanatı doğmuştur. Türlü renklerdeki camlardan yüksek mekânların içine süzülen ışık, mistik bir hava yaratmıştır. Fransız katedralleri bu üslûbun en gösterişli temsilcileridir.

Resimde gotik devir esaslı yenilikler getirdi. Bu arada, ilk defa tablo yapılmaya başlandı. Tablo, kiiisede altarda duran resimli tahta kanadlardan doğdu. Gene ilk defa yağlıboya tekniği kullanıldı. Yağlıboyayı ilk kullananlar Van Eyck Kardeşler’dir.

Gotik devrinde müzik de gelişti. Bu arada, Fransa’da Leoninus, Perotinus jgibi, müzikte devrim yapan ustalar yetişti. Paris’teki Notre-Dame Kilisesi’nin koro şefi olan Leoninus çoksesli müziğin gelişmesinde en önemli adımı atmıştır.

Tiyatro da gotik devrinde, kiliselerde oynanan dinî oyunlarla gelişti. Öte yandan, halk sanatı da karnaval şenliklerinde bir nevi ortaoyunu olarak kendini gösterdi.

Yeniçağ. — Bu çağdaki Avrupa sanatı 1) Rönesans, 2) Barok, 3) Klâsisizm, 4) Romantizm devirlerini geçirmiştir.

a) Rönesans. — İtalya’da 1400-1590, kuzeyindeki memleketlerde 1450-1600 yıllarında devam etmiştir. Rönesans yeni, şahsi hayata uyanmış Avrupalı’nın Ortaçağ’daki kapalı görüşe karşı tepkisidir; Bu, İtalya’da Antik devre, taklitten çok uzak bir dönüş olarak görülür. Serbestliğe kavuşan şahsiyet, tekrar tabiata döner. Yüksek bir güzellik anlayışı ile, tabiata dayanan temellerde idealizm de buna katılır. Yeni sanat şekilleri İtalya’dan öteki Avrupa memleketlerine de yayılmıştır. Ancak, hele kuzeyde, İtalyanlar’ın «güzel şekil» idealizmi yerine kuvvetli bir natüralizm görülür.

Rönesans mimarlıkta gotik sistemi tamamen bırakmış, basilika ve merkezî yapıya dönmüştür. Sivri kemerin yerini yuvarlak kemer almıştır. Plastik sanatlarda da konuların dine inhisar etmekten çıkması pek çok imkânlar yaratmış, portre birden ön plâna geçmiştir. Rönesansın özelliklerinden biri de her sanat kolunda eser veren büyük sanatkâr şahsiyetleri yetiştirmiş olmasındadır: Mimar-heykelci-ressam Michelangelo, mimar-heykelci Brunelleschi gibi.

b-) Barok (1590-1750). —
Barok sanat İtalya’da doğduysa da sonradan asıl gelişmesine Almanya, Avusturya, Fransa ve İspanya’da ulaştı. Barok sanat büyük bir hareket içindedir; his, hayal ve heyecanlara hitap eder. Ruhi ifade son haddine kadar götürülür. Resim hakim roldedir, yapılarda ela gölge-ışık etkileri ön plandadır.

Plâstik sanatlarda şiddetli, bazan da aşırı hareketler, ruhi ifadeye verilen önem göze çarpar. Portreden sonra, natürmort, janr, manzara özellikle gelişir. Bu arada XVII. yüzyıl Hollanda resminin özel bir yeri vardır: Rembrandt, Rubens gibi büyük sanatkârlar yanında Hals, Vermeer, van Dyck, Ruisdael gibi önemli ressamlar yer alır.

c) Klâsisizm (1770-1830). — İlk defa olarak bir sanat üslûbu iç zorunlulukla değil, edebî, ilmî bir eskiye dönüş hareketiyle doğuyor. Baroka tepki olan bu hareket, antik sanata (Yunan-Roma sanatına) dönüştür. Barok devrinin heyecan ve hareketi yerine sükûnet, her bakımdan ölçülü bir davranış, tarihî, mitolojik motiflerin belirtilmesi başta gelir.

Rönesans Eskiçağ’a dönerken taklide düşmemiş, canlılığını kaybetmemişti. Klâsisizm ise yer yer kuru ve akademiktir. En aşırı devri «ampir» üslûbudur. Mimarlıkta Schinkel (Alman), plâstik sanatlarda Canova (İtalya), resimde İngres (Fransa) kişilik sahibi sanatçılardandır.

d) Romantizm (1810-1850). — En çok resimde belirir, klâsisizme karşı bir nevi tepkidir. Almanya, Fransa, İngiltere bu üslûba katılmışlar, İtalya’da ise yerleşmemiştir. Dine, mucize inanışına dönüş, şahsî ruh haletinin ifadesi olarak manzara resmi, resimde masal ve efsanenin yeni konular olarak ortaya çıkması, romantizmin özelliklerindendir.

Modern Devirde Sanat

XIX. yüzyılın sonunda, millî, mahallî üslûpları silerek bütün dünyayı saracak olan yeni bir sanat devri başladı. Modern devir sanatında sanatçının kişiliği hâkimdir. -Sanat dinî, moral, sosyal, her türlü maksatlı tatbikten vazgeçer, «sanat için sanat» ilkesine bağlanır. Şekil ve ifade yeni kanunlara tabi olur. Sanatkâr yaşantılarını sembolik şahsi şekillerle, bağımsız olarak ifade eder.

Mimarlıkta 1910’dan beri yapının saf konstrüktif güzelliği keşfedildi. Demir, beton, cam gibi yeni yapı malzemeleri yeni şekiller doğurdo. 19ı9’da Almanya’da W. Gropius «Bauhaus» mimarlık çığırını kurdu. Mimarlık tabiata yaklaşan bir hayat tarzına uydu. Ha-va-ışık bu mimarlığın esas kavramlarıdır. Açık, sade nispetler, ritmik şekillendirme, kübik kütlelerin değerlendirmesi, dikine, enine hatların dengeli düzeni de bu mimarlığın ilkelerindendir.

Her biri şahsına has bîr yapı sanatı uygulayan, bir memlekete bağlı kalmayıp çeşitli yerlerde eser veren modern mimarlardan çoktur: Bonatz, Mendelsohn, Mies van der Rohe, Le Corbusier, F. L. Wright, Niemeyer, Netra bunların başında gelir. Bu arada Wright «mimarlık, çevreyle organik bir bütün halinde birleşmelidir» ilkesini ortaya atmıştır.





Bir Yorum Yazmak İster misiniz?