Eğil Dağlar Kitap Özeti Seçmeler ve Karakterler – Yahya Kemal Beyatlı

0

Yahya Kemal’in Eğil Dağlar isimli kitabından seçmeler, kitabın özeti, karakterler ve anlatılmak istenen. Yahya Kemal eserleri.

Eğil Dağlar

Advertisement

Eğil Dağlar Kitap Özeti – Yahya Kemal

Eğil Dağlar, Yahya Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında kaleme aldığı yazılardan oluşan bir eserdir. Ayrıca eser, Kurtuluş Savaşının günü gününe yazılmış en yakın tarihidir. Yahya Kemal bu eserle, Milli Mücadeleye bilgi ve fikirle hizmet etmiş, milletimizin kendine güvenmesi ve dimdik ayakta durması için neler yapması gerektiğini anlatmıştır. Kitapta Yahya Kemal’in Kurtuluş Savaşı için yazmış olduğu 86 yazı vardır.

Bazıları şu başlıkları taşımaktadır: Milli Fikirler, Misak-ı Milli, Ramazanla Beraber, Kandiller Yanarken, Yunan Buhranı, Tevekkül ve Vazife, İstanbul’da Bekamız, İlimde Amel, Kıssadan Hisse, İstiklâl Hissimiz, Yeni Türk Ruhu..

Eğil Dağlar’dan Seçmeler

Bu şehir Türk’tür ve Türk olmasa insaniyet güzelliğinden bir âlem kaybeder.

Mütarekenin ilk senesi, eli bayraklı Yunan taşkınlığı, yapılacak her alayiş gibi yapılmayacak her nümayişi yapmış, İstanbul’u yâr ü ağyâre bir Yunan şehri olarak göstermeye çalışmış bizim gibi ecnebilerin gözlerini de uzun bir müddet Elenizmos’un tütsüsüyle bulandırmıştı. O senenin ramazanı geldi. Bir gece Rumları tanıyan ve bizi seven bir ecnebi ile Moda’daydım. Karşıdan İstanbul, mahyalarıyla, minarelerinin şerefelerindeki kandilleriyle görünüyordu. O ecnebi bu manzaraya baktı, baktı: “Bu şehir Türktür ve Türk olmasa insaniyet güzelliğinden bir âlem kaybeder!” dedi.

Advertisement

Bu heyecanından biraz sonra da bu muazzam mahya ve kandil nümayişi karşısında hatırına gelen bir mülahazayı söyledi: “Rumlar bir senedir bu şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere baş vurmadılar, kendi evlerinden sonra Beyoğlu’nda Türk emlakini da maviye beyaza gark ettiler, siz ses çıkarmadınız lakin bu akşam ne sizin ne de hükümetinizin tertibi eseri olarak minareler kendiliğinden öyle bir nümayiş yaptılar ki bu şehrin milliyetini tamamıyla gösterir.” Hakikaten İstanbul’un o gece nümayişi, o senenin bütün çirkin nümayişlerini söndürmüştü.

Bu akşam İstanbul’u bir daha o hâlinde göreceğiz.

Yalnız artık gönlümüz mahyalara kanmıyor. Uzun seneler vatanda gurbet nasıl olurmuş duyduk. Kaza ve kaderin cilvesinden sonra istiyoruz ki ramazanı cedlerimiz gibi ferahlı bir müslüman kalbiyle idrak edelim.

Bugünkü Türkler siyasiyatta, ilmi, medeniyeti, hayatı telakkide daima üçe ayrıldıkları gibi ramazanı tahassüste de üçe ayrılıyorlar.

Bu üç zümrenin yalnız müşterek bir noktası var! Ramazana tehassür! Bir zümreye göre ramazan bir şehrayindir. Çörekli börekli, davullu dümbelekli, meddahlı Karagözlü, kahveli; nargileli, şuruplu şerbetli, amberli hacıyağlı, kandilli kâğıt fenerli bir şehrayin.

Bu zümrenin ramazan geldi mi hasreti coşuyor, hey gidi günler hey! Nerede eski ramazanlar diye bir acıklı hikâyedir tutturuyorlar ki her mevzu gibi yavaş yavaş beylik üsluba geçecek. İkinci bir zümre başta Dâru’l-Hikmetu-l-İlâmiyye ve bütün müttekîler ramazanı böyle anlayışa sinirleniyorlar, diyorlar ki: “Ramazanı bizim mütemeddinlerimizin sevdiği tarzda, bir şehrayindir, rengârenk gûnâgûn levhaları olan bir eski Şark âlemidir, diye Frenkler de seviyor; hattâ bu efendilerin çoğu, ramazanı sevmeyi onların şairlerinden, ressamlarından öğrenmiş olsalar gerek! Ramazan nefsimizle, dünyevi hırslarımızla mücadele ettiğimiz bir aydır. Camilerimizde potinlerini çıkaramayanlar, pantolonları yüzünden diz çökemeyenler bir gün, hatta o değil, iftira kadar ancak birkaç saat açlığa katlanamayanlar, neden seviniyorlar?

Cedlerimizin mübarek an’anelerini güden bu muttaki, musalli, mutekid zümre hiç olmazsa bu ay müddetince orucu, namazı, sadakayı, nefsimizi tezkiyeyi tavsiye ediyor. Lakin bir zamandır bu memlekette bir üçüncü zümre türedi. Bu zümre diyor ki: “Senede bir defa gelen bu otuz günlük sürekli şehrayin içinde büyük mazinin şaşaasını yaşıyoruz; lakin bu levha mazidir, biz onun içinde bir müzede dolaşır gibi dolaşıyoruz, zevk alıyoruz, eğleniyoruz. Kendimiz ondan değil ve ona Frenkler kadar yabancıyız. Eğer bu levhanın biraz daha hayatı varsa o eski sürekli hayattan bakiyedir; eski İslam medeniyeti söndükten sonra islâm imamı da gevşedi.

Advertisement
İbadet bile ancak bir teamül hâline girdi.

Bununçündür ki Yunan Hükümeti gibi bu milletin, bu dinin imhasına çalışan bir hükümet, zaptettiği müslüman memleketlerinde müslüman ahâliye jandarmalarının kırbacıyle namaz kıldırmak, cezayı nakdi tertibiyle oruç tutturmak istihzasına cüret ediyor. Emindir ki, bugünkü Müslümanların ibadeti o eski iman devirlerimizdeki ibadet gibi bir iman olmaktan uzak ve sadece bir teamüldür. Eğer bugünkü ibadetlerimiz cedlerimizinki gibi, pür iman olsaydı, Yunan Hükümeti aksine hareket ederdi. Müslümanların elinden her türlü hakk-ı hayatlarını aldığı gibi ibadetlerine de mâni olurdu.

Biz cedlerimiz kadar Müslüman, onların diyanetine sahip onlar kadar imanı hararetli olursan bu mübarek ay yeni bir şaşaa ile dirilir. Bir müze, bir şehrayin olmaktan çıkar, her sene tekerrür eden bir tasfiye merhalesi olur.”

Kimi eski ramazanlara mütehassir, kimi ramazanı cedlerimizin lezzetiyle hâlâ yaşıyor. Kimi ramazanın da her şey gibi zevalinden korkuyor. Maamafih ramazan eski medeniyetimizin ufak tefek güzellikleriyle devrine devam ediyor. Her sene gibi bu sene de ramazana girerken biraz gurbetten çıkacağız!

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam”

Felâketin bin acısına mukabil bir hayrı da olmaz olur mu? Yunanlılar bin seneden beri Hudâvendigâr toprağına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmaya savaşırken o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk İslam şehitlerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar. İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları facia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı, bilakis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yeni, yepyeni bir hayat idrak etti. Ertuğrul’un türbesini yıktıklarını duyanlar Küçük Asya’nın bütün dağlarından yavaş yavaş iniyor, Söğüt’e doğru yürüyor. Bu saat Hudâvendigâr toprağına doğru, bütün Anadolu’da öyle önüne geçilmez bir yürüyüş var; Tesalya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyor:

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni tâlim çıkmış varam ahşam!”

Ah bu türkü! Yirmi dört sen evvel hangi şehirden, hangi köyden, hangi kulübeden birdenbire aksetti? Türkleri daima şen olan İzmir’den mi? Daima kahramanca olan Aydın’dan mı? Yoksa daima bağrı yanık olan Edirne’den mi? Nereden? Güftesini üslubu gibi bestesinin zevkinden de nereden çıktığı belli değil; her türkünün iklimi şivesinden az çok belli olur, bunun bilakis menşei Rumeli midir? Anadolu mu anlaşılamıyor, o kadar milli!

Yirmi dört sene evvel ilk çıktığı zaman vatanın bütün sokaklarında, Tesalya’ya doğru redif taşıyan Anadolu ve Rumeli trenlerinde yalnız bu türkü işitiliyordu:

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni tâlim çıkmış varam ahşam!”

O harbin redifleri bu türküyü geçtikleri bütün şehirlere baktılar, İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Halep, Üsküp, Manastır kafeşantanları sabahlara kadar tekrar ettiler. Erzurum’dan Yan-ya’ya kadar, Alasonya’dan Dökeme Tepeleri’ne kadar her tarafta bu türkü aksediyordu.

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam!”

Bu türkü yeni Türk şiirinin ilk ve maatteessüf son güzel eseridir; çünkü ondan beri bu kadar şevkli, atılışlı, canlı mısralar söylenmedi. Üst tabakanın edebiyatı ya bir nazire gevelemesi, yahut da sıkıntı veren bir sinir iniltisi hâlinde iken alt tabakanın insanları köylüler: “Eğil dağlar! Eğil!” tarzında ne kadar atılışlı bir hayalle kıyam ediyorlardı, yeni talim çıktığını haber almış koşuyorlardı, yeni ve muntazam bir millet olmaya ne kadar şâyân-ı dikkat bir heves gösteriyorlardı.


Leave A Reply