Mevlana’nın büyük eseri olan ve sadece islam elemini değil insanlık alemini de derinden etkilemiş olan Mesnevi’den seçme kısa hikayeler
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi adlı eseri, insanın iç dünyasını, davranışlarını, nefsini, bilgisizliğini ve olgunlaşma sürecini anlatan çok değerli hikâyeler içerir. Bu hikâyelerde günlük hayattan alınan olaylar aracılığıyla derin anlamlar ve ahlaki öğütler verilir.
Aşağıdaki hikâyeler, Mesnevi’de anlatılan olaylar ve ana fikirler korunarak, özgün ve günümüz Türkçesine daha yakın cümlelerle yeniden anlatılmıştır.

Mesnevi’den Hikâyeler – 1: Ham Meyve ve Olgunlaşmak
Mevlânâ, insanın dünyadaki hâlini bir ağacın üzerindeki meyvelere benzetir. Ona göre insanlar da tıpkı meyveler gibi farklı olgunluk seviyelerindedir. Kimi henüz hamdır, kimi ise zamanla olgunlaşarak tatlanmıştır.
Ham bir meyve, bulunduğu dala sıkı sıkıya tutunur. Onu daldan ayırmak kolay değildir. Çünkü henüz olgunlaşmamış, tadını ve değerini bulmamıştır. Olgunlaşmış bir meyve ise dala eskisi kadar sıkı bağlanmaz. Zamanı geldiğinde kendiliğinden yere düşer.
İnsan da böyledir.
Henüz manevi açıdan olgunlaşmamış insan, sahip olduğu şeylere, düşüncelere ve dünyaya büyük bir tutkuyla bağlanır. Elindekileri kaybetmekten korkar ve onları bırakmak istemez. Bir şeye aşırı derecede bağlanmak, onun peşinden körü körüne gitmek ve başka ihtimalleri görememek, insanın henüz ham olduğunun bir işareti sayılabilir.
Ancak insanın gönlü ve anlayışı olgunlaştıkça dünyaya bakışı değişir. Daha önce çok önemli gördüğü şeylerin aslında geçici olduğunu fark etmeye başlar. Mal, makam, şöhret ve sahip olunan diğer dünya nimetleri onun gözünde eski değerini kaybeder.
Mevlânâ, insanın olgunlaşmasını yalnızca bilgi sahibi olmakla açıklamaz. Gerçek olgunluk, insanın kendi iç dünyasını tanıması ve hakikati kavramasıdır.
Bir çocuk nasıl anne karnında yalnızca kendisine verilen besinle büyüyorsa, insanın ruhu da zaman içinde farklı aşamalardan geçerek gelişir. Fakat insanın ulaşabileceği en yüksek anlayışı kelimelerle anlatmak her zaman mümkün değildir. Bazı gerçekler vardır ki insan onları başkasından dinleyerek değil, kendi içinde yaşayarak ve fark ederek anlayabilir.
Bu nedenle hikâyenin temelinde şu düşünce vardır: İnsan olgunlaştıkça dünyaya körü körüne bağlanmaktan uzaklaşır ve gerçek değerlerin farkına varır.
Mesnevi’den Hikâyeler – 2: Kilimin Tozunu Silkelemek
Bir insanın elinde bir kilim olduğunu düşünelim. Kilimin üzerindeki tozları temizlemek isteyen kişi onu sopayla döver. Dışarıdan bakan biri, sopanın kilime zarar verdiğini düşünebilir. Oysa amaç kilimi incitmek değil, üzerindeki tozu uzaklaştırmaktır.
Mevlânâ bu durumu başka bir örnekle açıklar.
Bir atın sahibi, hayvanının düzgün yürümemesi nedeniyle ona vurduğunda, aslında amacı atı cezalandırmak değildir. Onun istediği, atın aksak yürüyüşünü bırakması ve daha düzgün, daha sağlıklı bir şekilde ilerlemesidir.
Buradan insan davranışlarına geçilir.
Bir kişinin başka birini cezalandırması veya sert bir şekilde uyarması bazen dışarıdan kötü niyetli bir davranış gibi görünebilir. Fakat bunun altında kişinin kötü davranışı değiştirme isteği de bulunabilir.
Mesnevi’de bununla ilgili olarak yetim bir çocuğu döven adam örneği verilir. Çevredeki insanlar onu görünce neden savunmasız bir çocuğa vurduğunu sorarlar ve böyle bir davranışın doğru olmadığını söylerler. Adam ise kendisini savunarak aslında çocuğun kendisini değil, onun içindeki kötülüğü ve yanlış davranışları ortadan kaldırmaya çalıştığını söyler.
Benzer şekilde bir annenin çocuğuna öfkeyle söylediği ağır bir sözün altında bile bazen çocuğunun kötü bir davranıştan vazgeçmesini istemesi bulunabilir.
Hikâyenin anlatmak istediği temel düşünce, insanın görünen davranışın arkasındaki amacı da değerlendirmesi gerektiğidir. Bir davranışı yalnızca dış görünüşüne bakarak yorumlamak bizi yanıltabilir.
Ancak bu hikâyeyi, insanlara zarar veren her davranışı haklı göstermek şeklinde anlamamak gerekir. Buradaki asıl düşünce, düzeltmek amacıyla yapılan uyarı ile zarar vermek amacıyla yapılan davranış arasındaki farkı görebilmektir.
Mesnevi’den Hikâyeler – 3: Ekmek ve Canlılık
Bir sofranın üzerinde duran ekmeğe baktığımızda onun yalnızca bir yiyecek olduğunu görürüz. Ekmek hareketsizdir; kendi başına konuşamaz, yürüyemez veya herhangi bir davranışta bulunamaz.
Fakat insan o ekmeği yediğinde durum değişir.
Ekmek ve su insan bedeninin bir parçası değildir. Ancak insan onları tükettiğinde beden tarafından kullanılır. Besinler vücuda enerji verir, insanın güçlenmesine ve yaşamını sürdürmesine yardımcı olur.
Mevlânâ bu basit görünen olaydan daha derin bir anlam çıkarır.
Sofrada duran cansız bir yiyecek, insan bedenine girdiğinde bedenin gücüne katkıda bulunur. Su da aynı şekilde insanın yaşamını sürdürmesinde vazgeçilmez hâle gelir. Yani başlangıçta insanla aynı özelliklere sahip olmayan bu maddeler, bedenin içerisinde bambaşka bir işlev kazanır.
Bu durum insana daha büyük bir soruyu düşündürür:
Eğer sıradan görünen ekmek ve su bile insan bedeninde böylesine önemli bir değişime uğruyorsa, insana hayat veren ve bütün bunların gerçekleşmesini sağlayan asıl yaşam gücünün kaynağı nedir?
Mevlânâ, insanın bu noktada yalnızca gördüğü maddi dünyayla yetinmemesi gerektiğini anlatır. Görünen olayların arkasındaki büyük düzeni ve yaşamın kaynağını düşünmeye davet eder.
Ekmek sofrada dururken yalnızca ekmektir. Fakat insan onu aldığında bedeninin bir parçası hâline gelen bir enerjiye ve güce dönüşür. Su da aynı şekilde yaşamın devamlılığında rol oynar.
Hikâyenin temel düşüncesi, gündelik ve sıradan gördüğümüz olayların bile üzerinde düşünürsek bizi daha büyük gerçekleri sorgulamaya götürebileceğidir.
Mesnevi’den Hikâyeler – 4: Kuş ve Avcı
Bir adam, kurduğu tuzakla bir kuş yakalar. Kuş, kendisini yakalayan adama bakar ve kurtulabilmek için onunla konuşmaya başlar.
Kuş, adama kendisinin çok küçük ve değersiz bir canlı olduğunu söyler. Adamın daha önce pek çok büyük hayvan yediğini, öküzler, koyunlar ve develer tükettiğini hatırlatır. Böyle bir insanın küçücük bir kuşu yiyerek doyacağını düşünmenin anlamsız olduğunu söyler.
Ardından adama üç öğüt verebileceğini belirtir.
Ancak bu üç öğüdü aynı anda vermeyecektir. İlk öğüdünü adamın elindeyken, ikincisini bir duvarın üzerine konduğunda, üçüncüsünü ise bir ağaca çıktığında söyleyeceğini ifade eder.
Adam bunu kabul eder.
Kuşun ilk öğüdü şudur:
Gerçekleşmesi mümkün olmayan veya akla aykırı bir söze, kim söylerse söylesin hemen inanma.
Kuş bu sözünü söyledikten sonra adamın elinden kurtulur ve yakındaki bir duvarın üzerine konar.
İkinci öğüdünü de verir:
Geçmişte yaşanmış ve artık geri döndürülemeyecek şeyler için kendini boş yere üzme.
Daha sonra kuş, adamı sınamak ister. Kendi bedeninde çok değerli, büyük bir inci bulunduğunu ve eğer adam onu ele geçirebilseydi kendisinin ve çocuklarının büyük bir servete kavuşacağını söyler.
Adam bu sözleri duyunca büyük bir pişmanlık yaşar. Kuşu neden bıraktığını düşünür ve kaçırdığı büyük fırsat için üzülmeye başlar. Adeta büyük bir serveti elinden kaçırmış gibi dövünür.
Kuş ise adama daha önce verdiği öğüdü hatırlatır:
“Geçmişte kalan bir şey için neden hâlâ üzülüyorsun? O fırsat artık geri gelmeyecek.”
Ardından kuş, adamın ilk öğüdünü de anlamadığını söyler. Çünkü adamın kuşun söylediği her söze hemen inanmaması gerekiyordu.
Sonra kuş ona kendisini düşünmesini söyler. Kendisi yalnızca birkaç dirhem ağırlığındadır. Böyle küçük bir kuşun bedeninde, anlatıldığı kadar büyük ve değerli bir incinin bulunması mümkün müdür?
Adam bu sözleri duyunca hatasını anlar.
Kuş, adamın kendisine verdiği üç öğütten ilk ikisini bile uygulayamadığını fark eder. Buna rağmen adam üçüncü öğüdü de merak eder ve kuştan onu söylemesini ister.
Kuş ise bunun üzerine onun hâlâ dersini tam olarak öğrenmediğini gösteren bir cevap verir.
Bu hikâyede kuşun verdiği üç öğüt üzerinden akıl, sorgulama, geçmişe gereksiz yere takılmama ve duyulan her söze inanmama gibi konular ele alınır.
Hikâyenin en dikkat çekici yönü ise insanın bazen kendisine verilen doğru öğüdü dinlediğini düşünmesine rağmen, karşılaştığı ilk durumda o öğüdü unutabilmesidir.
Mesnevi Hikâyelerinin Verdiği Ders
Mesnevi’deki hikâyelerin en önemli özelliklerinden biri, oldukça basit görünen olayların arkasında derin anlamlar taşımasıdır. Bir meyvenin daldan düşmesi, bir kilimin dövülerek temizlenmesi, ekmeğin insan bedeninde farklı bir hâle gelmesi veya bir kuşun avcıyı kandırması gibi olaylar üzerinden insanın davranışları sorgulanır.
Bu hikâyeler bize olgunlaşmayı, düşünmeyi, sorgulamayı, hatalardan ders çıkarmayı ve görünenin arkasındaki anlamı araştırmayı hatırlatır.
Mevlânâ’nın hikâyelerinde asıl amaç yalnızca bir olay anlatmak değildir. Okuyucunun, anlatılan olaydan kendisi için bir ders çıkarmasıdır. Bu nedenle Mesnevi’deki hikâyeler, yazıldıkları dönemden yüzyıllar sonra bile insan davranışları üzerine düşünmek isteyen okuyucular için anlamını korumaktadır
