Amerikan Toplum Yapısı Hakkında Bilgi

0

Amerika Birleşik Devletlerinin oldukça kozmopolit olan toplum yapısı ile ilgili tarihi süreç ve gerçekleri hakkında bilgiler

newyork20. yüzyılın son çeyreğinde, ABD’nin iki devrim arasındaki bir süreçten geçtiği izlenimi doğdu. Amerikan eğitimcisi ve psikologu Kenneth Keniston’a göre, ilk devrim, liberal demokrasi alanında gerçekleşmişti. Kökleri 17. ve 18. yüzyıllara uzanan bu devrim, bireysel özgürlüğü ve hareket serbestliğini getirmeyi amaçlıyordu. İkinci devrim ise daha büyük anlam taşıyacak ve hoşnutluk sağlayacak yeni yaşam biçimlerine, ilişkin bir arayış içeriyordu. İlk devrim, ortaçağda ortaya çıkan, toplumsal konumlarıyla sınırlanmış bireyleri özgürlüklerine kavuşturmayı amaçlıyordu. Bu anlayışa göre, bireyler eğitilirler ve yönetime katılma hakkını elde edebilirse, yaşam koşullarını geliştirebilir ve daha büyük bir saygınlık ve refah içinde yaşayabilirlerdi. Bu yüzden, söz konusu hedeflerle fırsat eşitliği, hareket serbestliği, eğitim ve öğretime ağırlık veriliyordu.

Advertisement

1960’larda Amerikan demokrasisi, ilk devrimin hedeflerini, toplumun çoğunluğu için somut bir gerçek duruma getirmeyi başardı. Ancak bu hedeflere tüm Amerikalılar ulaşamadı. İlk devrimin görevlerinin eksiksiz bir biçimde yerine getirilemeyişi protestolara, kızgınlığa ve saldırılara yol açtı. Bu başarısızlık aynı zamanda ikinci devrimin de temelini oluşturdu. Amerikan yaşam biçiminde, ilk devrimin öngördüğü gelişmelerden toplumun her kesiminin yararlanmasını sağlayacak değişiklikler yapılacaktı. Yeni devrim refah aşamasına ulaşmış bir toplum bilincinin de yaratılmasına çalışacaktı. Refahın başlıca hedef olarak görülmediği bu topluma uyacak ve burada anlam taşıyacak değerlerin arayışı içine girilecekti.

Çok çeşitli özellikler gösteren Amerikan toplumunun yapısı belirli nitelikleriyle ele alınabilir. Kentleşme düzeyi ve yer değiştirme sıklığı bunlardan biridir. 20. yüzyıl ortalarında Amerikan yaşam biçimine bir dizi çarpıcı değişim yön vermektedir. 1900’lerde Amerikalıların çoğunluğu çiftliklerde yaşarken 1980’lerde çiftçiler, nüfusun ancak % 2’sini oluşturuyorlardı. Ayrıca, toplumun giderek genişleyen bir kesimi, 50 bin nüfuslu bir kentin merkezini oluşturduğu, bu kentle bütünleşmiş alanlarda yaşamaya başlamıştı. Bu nedenle, 1960-1980 arasında merkezi kentlerin boyutları hemen hiç değişmediği gibi, en geniş büyük kent bölgelerinde de en düşük genişleme oranı görüldü. Ancak bu dönemde merkezi kentlerin çevresindeki yörekentler (banliyolar) hala hızla genişliyordu. Artık kentleşme Amerikan toplumunun hemen tüm alanlarına egemen olmuştu. 20. yüzyılın başlarında Amerikalıların çoğunun yaşamları boyunca bir ya da iki kez ve yanı eyalet ya da yönetim birimleri sınırları içinde yer değiştirdikleri görülürken, 1960’larda nüfusun % 18’inin her yıl ev değiştirdiği saptanıyordu.

1994’te 260 milyon kişinin yaşadığı ABD’de, nüfus toplulukları açısından sınıflandırma şöyledir: % 74’ü (193.3 milyon kişi) Beyaz; % 13’ü (33 milyon kişi) Zenci; % 10’u (26.8 milyon kişi) ise, aralarında Kızılderililer, Eskimo-lar, Japonlar, Çinliler; % 1 (2.6 milyon) Latin Amerikalılar (özellikle melezler) gibi çeşitli ırk grupları. 1810-1930 arasında Zencilerin nüfus içindeki oranının düşmesinde iki etkenin payı vardır:
1) Bu dönemde Beyaz göçlerinin büyük boyutlarda varlığını sürdürmesine karşın, 1 Ocak 1808’de ülkeye köle getirilmesinin yasaklanması (ancak kaçak yollardan ülkeye Zenci köle sokulması belirli ölçülerde sürdürülmüştü);
2) Zencilerin ölüm yüzdesinin Beyazlara oranla daha yüksek oluşu. En az bir yüzyıl, Zencilerde doğum oranı, Beyazlardan daha yüksek bir düzeyde kaldıysa da 1930’a kadar bu olgu, Zencilerin nüfus içindeki oranım arttırıcı etken olamadı.

1930-1988 arasında ise Zencilerin nüfus içindeki oranı yükseldi. 1900’lerde Zencilerin coğrafi dağılımı, her 10 Zenciden 9’unun Güney’de yaşaması nedeniyle Beyazlardan büyük ayrılık gösteriyordu. Ancak, 1980’lerde, Zencilerin yalnızca % 53’ü Güney eyaletlerinde yaşıyordu. Bu olguda, Güneyden, özellikle Kuzey’in endüstrileşmiş eyaletlerine ve Kaliforniya’ya kitlesel göçlerin yapılmasının rolü büyüktür.

Advertisement

Bununla birlikte, 1970-1988 arasında ters yönde bir gelişme görüldü; bölgeden göçlerin yerini, küçük çapta da olsa bölgeye yapılan göçler aldı. 1970’ten bu yana Zencilerin, merkez kentlerden yörekentlere aktığı görülmektedir. Ancak Zenciler merkez kentlerde Beyazlara oranla daha toplu bir biçimde yaşarlar. Günümüzde merkez kentlerde yaşayan Zencilerin oranı % 56, Beyazların oranı % 24; yörekent-lerde yaşayan Zencilerin oranı % 21, Beyazların oranı % 42 ve büyük kentler dışındaki alanlarda yaşayan Zencilerin oranı % 23, Beyazların oranı % 34’tür. ABD’de yaşayan yabancı ülkelerde doğmuş kişilerin sayısı ise 9.6
milyondur (nüfusun % 4.7’si). 10 yıllık yoğun göçlerin ardından yabancıların, nüfusun % 14.5’ini oluşturduğu bu düzey, 1910’a göre daha düşüktür. Sınırlayıcı yasaların göçlerin hızını kestiği, 1920’lerden sonra 1960’larda getirilen birtakım düzenlemelerle’ göçler, son otuz yıla göre bir ölçüde arttı. 1970-1988 arasında 8.8 milyon kişi ABD’ye göç etti.

20. yüzyıl, ülkede yaşam düzeyinin yükselmesinin, toplumsal yapı açısından önemli sonuçları vardır. Ülkede yaşayanların gerçek ortama gelirleri enflasyona karşın, giderek artmaktadır; ancak, Zencilerle Beyazlar arasındaki gelir dağılımı eşit olmadığı gibi, kadınlar için de eşit ise eşit ücret ilkesi uygulanmamaktadır. Çeşitli girişimlerle bu çelişkilerin ortadan kaldırılmasına çalışılırken, gelir düzeyinin yükselmesi, bireyin tüketici olarak önemini artırarak çağdaş Amerikan toplumundaki karşılıklı dayanışmanın geliştirilmesini sağladı. En değerli tüketim araçlarından biri sayılan televizyonun tüm ülkeye yayılması, kırsal kesimlerdeki yaşam biçimlerinin zamanla kentlerdekine benzemesi sonucunu doğurur. Böylece Amerikalıların çoğunun yaşam düzeylerini ve alışkanlıklarını bütünleştiren yeni bir türdeşlik ortaya çıktı. Coğrafya bölgelerine, gelir gruplarına ve ırklara bağlı olarak gösterse de, genelde 20. yüzyılda eğitim düzeyi ve sağlık hizmetlerinden yararlanma oranı yükselmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çalışma saatlerinin azalması, ücretli tatillerin uzatılması ve refah düzeyinin yükselmesi, dikkatleri eğlenceye ve boş zamanları değerlendirmeye yönelik etkinlikler üzerinde yoğunlaştırdı. Son kırk yılda, eğlence-tatil etkinliklerine ayrılan harcamalarda artış % 900 dolayındadır. Etkin katılıma dayalı golf, tenis, bovling, avcılık, balıkçılık, yelkencilik gibi sporlar giderek yaygınlaşırken, futbol, beyzbol, basketbol ve at yarışları gibi gösteri niteliğindeki spor etkinlikleri geniş izleyici kesimlerinin ilgisini çekmeye başladı. ABD toplumunun bu genel çizgilerde toplanabilecek yapısının, 2 yüzyıllık tarihsel bir süreç içinde giderek karmaşıklaştığı bilinmektedir. Daha karmaşık bir toplumu doğuran tarihsel gelişmeler şöyle özetlenebilir: Amerikalılar içinde daha 1776’larda karmaşık bir toplum düzeni yeni bir olgu değildi. Ülkede insanları belirli konumlarda tutacak yapılanmalar henüz oluşmamıştı. Koloniler; Av-rupa’daki devlet, kilise, aile ve hukukun bireyi değiştirilmesi çok güç konumlarda tutulmasını sağlayan yüzlerce yıllık deneyimden yoksundu. Bunun tersine, ülkeye sürekli göçler oluyor, eski göçmenlerin soyundan gelenler ise sık sık yer değiştiriyorlardı. Bu yüzden 2 yüzyıl sonra olduğu gibi 1776’da da kararsızlık ve çeşitlilik, toplumun başlıca özellikleri durumundaydı. Bu uzun dönem için toplumun tümünü tanımlamada kullanılabilecek bir yöntem bulunamadı. Amerikan toplumuna ilişkin çözümlemeler, refah düzeyiyle ilgili çeşitli aşamaları ve birçok etnik topluluğun varlığını gösteriyordu.

1776’da ülkeye gelen gezginler, eyaletlerde birçok meslek grubu ve toplumsal grupla karşılaştılar. Bu gezginler içinde en şanslıları, Virginia’da Byrd-ler; Rhode Island’da Hazardlar ya da New York’ta Livingstonlar gibi büyük malikâne sahiplerinin konuğu olanlardı. Ülkenin bu ileri gelen kişileri, toplumun geniş kesimini oluşturan ve aileleri ile birlikte kendi topraklarını işleyen bağımsız çiftçilerden soyutlanmıştı. Öte yandan, bu küçük çiftçiler de başkalarının topraklarını işleyen ve bunun karşılığında kazançlarından toprak sahiplerine pay veren kiracı çiftçilerin üzerinde bir toplumsal dilim oluşturuyorlardı. Daha alt düzeylerde ise kırsal kesimde belirli bir süre işverenlerinin ailelerine hizmet eden uşaklarla binlerce Zenci köle ve onların köle olarak doğan çocukları yer alıyordu. İki yüzyıl öncesinin küçük kentlerinde de bir başka sıradüzen geçerliydi. En üstte vali ve çevresindeki memur, yargıç ve danışmanlar bulunuyordu. Görevlerinin ve etkinliklerinin sağladığı birçok ayrıcalıktan yararlanan bu grubu, çoğunlukla denizaşırı ticaretle uğraşan, ancak ulusal girişimlerde de bulunan zengin tüccarlar izliyordu. Türdeş bir yapı taşımayan bu toplumsal katmanı oluşturan tüccarlardan bazıları memurlarla ve Avrupa ile sıkı ilişkiler kuruyor, kimileri henüz ülkeye girme çabası gösteriyordu. Bazılar çoktan zengin olmuş, bazıları ise bunu gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ancak tüccarlar, çıraklarıyla birlikte kentlerin ayakta kalmasını sağlayacak işleri yapan marangozlar, ayakkabıcılar, halatçılar ve öteki zanaatkârlardan açıkça üstün bir konumdaydılar. Beceri ve sermayeleri olan bu zanaatkârlar ise gündelik işlerde çalışan denizciler, vasıfsız içiler, dul ve yetimlerle öteki yoksul ve bağımlı kişilerin üzerinde yer alıyorlardı. Kırsal kesimde olduğu gibi kentlerde de köleler en alt düzeyi oluşturuyordu. Ancak, 1776’nın katı görünümlü sıradüzeni, aldatıcı bir nitelik taşıyordu. Gerçekten de gezginlerin gözlemlediği ayrımlaşmalar toplumsal yapı içinde önemli bir yer tutuyordu; buna karşın, derinlerde bulunan ve daha az dikkat çeken toplumsal güçler, insanların konum değiştirmelerine olanak tanıyordu. Pek çok zengin, tüccar, etkin memur ve büyük toprak sahibi bu konumlarını miras yoluyla değil, alçakgönüllülükle başlattıkları girişimleriyle elde etmişlerdi. Yoksullar, yaşam boyu hizmet edecek diye bir kural yoktu. Sınır boyunca uzanan engin topraklar herkese çeşitli fırsatlar tanırken, kalabalıktan rahatsız olanlar da Batı’yâ yönelen göçler sonucu bu sorundan kurtuluyorlardı. Ayrıca insanların toplumdaki yerlerini sınırlayan hiçbir lonca, tarikat ya da politik kurum yoktu. Bu gibi organların ülkede yerleşeceği konusunda en ufak bir belirti görülmediği gibi, halkın da bu tür katı bir bölünmeyi onaylaması sözko-nusu değildi. Bağımsızlık Bildirisi, kesin bir açıklık getirmediyse de, Amerikalılar tüm insanların doğuştan özgür ve eşit olduklarını, bu yüzden de herkesin yaşamaya, bağımsızlığa ve mutlu olmak için çalışmaya hakkı olduğunu kavrıyordu. Bağımsızlık Bildirisi’ni imzalayanların torunları, 2 yüzyıl boyunca bu önermelere açıklık kazandırmaya çalışacaklardı. Ancak, genelde bildirinin özü, fırsatların zengin olduğu ve hareket özgürlüğünün bulunduğu açık bir toplumu vurguluyordu. 1776’da olsun, iki yüzyıl sonra olsun birçok etnik topluluğun bir arada yaşadığı bir toplumu tümüyle ekonomi ve meslekler açısından yaklaşarak çözümlemek olanaksızdı. Ülkeyi sömürgeleştirmede önemli adımlar atmış olan İngilizlerin torunları, anayurttan sürekli göçler sonucu Bağımsızlık Savaşı öncesinde nüfusun başlıca öğesi durumundaydı.Ülkeye ilk gelenler arasında yer alan Hollandalı ve İsveçliler de bu dönemde geniş bir grup oluşturuyorlardı. Yine aynı dönemde Atlas Okyanusu’nu aşarak ülkeye gelen İskoçlar, İrlandalılar, Galliler, Almanlar ve Yahudiler de kalabalık bir topluluk durumuna gelmişlerdi. Bu toplulukların kaynaşmasıyla yeni cumhuriyetin yurttaşı olacak ve yönetime katılma hakkı bulunacak bir soy gelişti. Kimi daha anayurtlarındayken birbirlerine düşmanca duygular besleyen bu yabancılar topluluğunu uyumlu bir biçimde bir arada tutmak olanaksızdı. Bu grupların tek bir toplum gibi davranmasını beklemek toplumsal alanda bir karmaşa yaratacaktı. Topluluklar arasında uyumun sağlanamaması sonucu gelecekte sorunu nasıl çözümleneceği belirsizleşti. Zencilerin çoğu köle olduklarından, öteki grupların kullandığı haklardan yoksundu. Özgür bir toplumla bağdaşmadığı için köleciliğin zamanla ortadan kalkacağı kuşkusuzdu; ancak kuşaklar boyu süregelen sömürünün yarattığı kin ve önyargıların, özgürlüğün kazanıldığı anda yok olması beklenemezdi. Kızılderililer de başka bir sorun kaynağıydı. Kendilerinin zamanla Beyaz komşularının yaşam biçimini benimseyeceklerine inanılıyordu.

Ancak, ilişkilerin en yoğun olduğu sınırda süregelen savaşlar bunun kolay gerçekleşemeyeceğini gösteriyordu.Bunun üzerine Kızılderilileri Amerikan topraklarında yaşayan, ancak tam bağımsızlıkları olmayan ayrı uluslar olarak kabul etme eğilimi belirdi. Oysa bu yaklaşım, kuramsal olarak bile hiçbir zaman geçerlilik kazanamadı. Ülke topraklarında grupların yayılabileceği genişlikte yer bulunduğu sürece söz konusu sorunlar, büyük zararlara yol açmadı. Birbirleri arasındaki mesafeyi koruyan çeşitli topluluklar, çelişkileri açığa çıkarmazken çatışan çıkar ve görüş ayrılıklarının doğuracağı zararlardan da kaçındılar. Ortamın elverişli olması, Amerikalıların ırk ve ekonomik alandaki eşitsizlikle ilgili sorunların çözümünü geleceğe ertelemesini sağladı. Bununla birlikte, 2 yüzyıllık bir süre sonunda, yer darlığının sonuçları ortaya çıktı. Sıkışık bir ortamda yaşayan insanların, artık sorunlardan kaçınması olanaksızdı. Böylece uzun, yavaş ve sancılı bir uyum sağlama sürecine girildi. Zaman, karmaşıklığı basitleştire-mediği gibi, toplumdaki ayırımları da gideremedi. Endüstri alanındaki gelişme ve kentlerdeki yoğunlaşma bu çelişkileri daha da derinleştirerek eskisinden belirgin bir duruma getirdi. Gelir dağılımı, 2 yüzyıl öncesine oranla daha dengesizdi. Zenginlerle yoksullar arasındaki ayrılık belirgindi. Bununla birlikte, aşamalı olarak uç noktalarda bir değişim gerçekleşti. Veraset ve gelir vergileri, en zengin kesimin birikimlerini sınırlandırırken, federal yasalar da tüm aileler için en düşük gelir tabanını yükseltti ve yoksullar için yardım programları geliştirildi. Hükümet programlarıyla işsizlik, hastalık ve yaşlılığa karşı yardım ve sigorta getirilirken, güç durumda kalanları korumaya yönelik artırım önlemleri de azaltılmış oldu. Meslekler alanındaki ayrılıklar da değişti. Çalışan Amerikalılar, geçmişteki gibi katı bir sıradüzen içinde yer almıyorlardı. Tarım, tek çalışma alam olma işlevini yitirdi. 19. yüzyılda tarım etkinlikleriyle uğraşanların oranı azalırken, endüstri alanında çalışan ücretlilerin sayısı arttı. Ancak, 20. yüzyılın ortalarından başlayarak makineleşme üretimde el emeğine olan istemi azalttı. Bu arada hizmet sektöründe ve büro işlerinde çalışanlar çoğaldı. Beyaz yakalı olmak her zaman işçilerden daha fazla ücret almak ve daha üst konumda bulunmak demek değildi. Gerçekten de Amerikalıların geçimlerini sağladıkları işleri tek sıralamada toplama olanağı yoktu.

Irk, din, etnik azınlıklar, toplumsal refah konularıyla ilgili, uzun süre varlığını koruyan sorunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kesin çözümü zorunlu kıldı. Amerikan toplumunun 1776’da olduğundan çok daha karmaşık bir yapıya ulaşması, sorunların çözümünü güçleştirdiyse de, eski kuşakların uygulanmasını erteledikleri belirsiz kararları gerçekleştirme çabasıyla günümüze ulaşıldı.

Advertisement


Leave A Reply