Çağlayanlar Kitap Özeti Karakterler – Ahmet Hikmet Müftüoğlu

0
Advertisement

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanlar adlı kitabından seçmeler, kitabın özeti, karakterler ve incelemesi. Ahmet Hikmet Müftüoğlu kitapları.

Çağlayanlar

Çağlayanlar Kitap Özeti Karakterler – Ahmet Hikmet Müftüoğlu

1922’de yayınlanan Çağlayanlar, 18 parçadan ibarettir. Milli edebiyatımız içinde uyandırdığı milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir.

Eserdeki hikâyelerden bazılarının isimleri şunlardır: Alparslan Masalı, Yarayı Kanatan, Üzümcü, Sümbül Kokusu, İnci, Yakarış, Bekir ile Tekir, Turhan Nasıl Çıldırdı, Maviş.

Çağlayanlar’dan Seçmeler

Bahar

Advertisement

– Pencereleri açın! Hava girsin! Akan rüzgâr, bu odanın kokusunu, hayalâtını, hatıratını, sürsün götürsün! Güneş girsin! Yağan ışık, köşelerin gölgelerini bozsun silsin!

Pencereler açıldı. Hava bürüdü. Güneş yürüdü. Hayalât, hatırat, siyah düşünceler sürüldü, silindi. Ve ben de beraber..

Fesim bükülmüş, boynum bükülmüş, boyun bağım bükülmüş, belim bükülmüş. Ölü küçük dalgalar gibi gayrı muntazam mavi, tümsek kaldırım taşları üstünde, batıp çıkan bir çürük sandal acziyle, sallana sallana ilerlemek istiyordum, yürüdüm. Sahile kadar geldim. Haraptım. Issız viranedeydim. Mavi deniz önümde, mavi gök üstümde idi. Taze baharın serin, serptiği ışıklara sarılmıştım.

Deniz kenarında idim. Arzın kenarında idim. Dalgalar taşlara çarparak sinelerini yırttıkça ipliği kopan inci gerdanlık gibi göz yaşlarım göğsüme dökülüyordu.

Advertisement

Bugün hava pek tatlı, güneş şakrak, gök pek açık, saçıktı. Fakat ben kahrolmuş, ben mahvolmuş, ben bitmiştim. Bir taşın üstüne yığıldım. Şakaklarımı avuçlarımın içine aldım. Nazarlarımın siyah nuru, denizin mavi atlası üzerinde kara lekeler bıraka bıraka uzanıyor. Karşı sahilin minarelerini kucaklıyor, kubbelerini öpüyor. Onlara gizli gizli veda ediyor ve “Sizi Allaha ısmarladım! Sizi Allaha ısmarladım!” diyordu.

Biraz ötede, döne döne, ağır ağır kalkan tozların arasından zayıf dermansız bir genç hayali koltuk değneğine dayanarak ağıyordu.

Uzaktan bir ses kaynaşan güneşin arasında süzülerek bize doğru erişti:

– Bahar kokuları, bahar kokuları!..

Bir sepetin içinde sünbüller, fulyalar, zerrinler, menekşeler, Şebboylar dalga dalga renkler, damla, damla rayihalar sıralanmıştı. Çiçekçi tâ yanımızdan geçiyordu. Dikkat ettim; genç hasta da gözlerini kapamış, başını arkaya bırakmıştı. Vatanın bu tatlı kokularını titreyen dudaklariyle emmek, öpmek istiyordu. Bu kokular bana ve ona ne müdebdep ve muhteşem tarih sahifeleri, ne mutantan ve muazzam zafer levhaları gösteriyor ve ne rakik ve ulvî ve hayat neşideleri okuyordu. Mevkiim Sarayburnunun en muallâ bir noktası idi. Sinan Paşanın Muradı Salis için yaptırdığı “İncili Köşk’un viranei zaili üstünde idik. Sanıyordum ki bugün baştan başa vatan, evlâtlarının kan ve yaşlariyle yakut ve incili bir kâşanedir. İkimiz de içinde iki ufak bürkân gibi tutuşan kalplerimizi örten sinemizi Kâbetullaha çevirdik. Bu rayihalara bürünen ruhlarımız sanki güneşten kanatlar takınarak sahibi Kuranın eşiğine çarpa çarpa erimek için bizden aynldı.

Advertisement

O dakika o da, ben de o mertebe masivadan ayrılmış, o mertebe fenafillaha ermiş.. Ben bir tayf, o bir zil olmuştuk, ikimiz de birbirimize yaklaştık.

– Ey genç adın nedir?

– Mazlum!

– Bak bahar nefhaları, güneş renkleri, nesim rayihaları bütün önüne dökülmüş. Daha ne istiyorsun? Neden mahzunsun?

Advertisement
Sepette ne kadar çiçek varsa aldım. Gencin kucağına, etrafına yığdım.

– Bak! Bu kokular, senin harım rayihalarındır. Saraylarının, pınarlarının, kulübelerinin, ninelerinin, mihraplarının kokularıdır. Münkesir kalbini bu çiçeklerin özleriyle peçinle!

Mazlüm önünde bir sahife gibi açılan Topkapı sarayının etrafına solgun bakışlarını gezdirdi. İçini çekti, kollan, birer kırık dal gibi, kıvrıldı ve yanına düştü.

– Hayır, dedi, bütün kokulan bir siyah tül ile örtülü sanıyordum. Lâle bir açık yara, konca bir kan pıhtısı, sünbül çitişmiş bir hasta saçı, menekşe, mavi gözlerin damla damla yaşı..

– Bütün bir senenin fecri bahar! Bak, sana ne neşeli dakikalar vadediyor.

Advertisement

– Bende şimdi bir zevk kaldı. Ağlamak zevki!.. Bir ümit kaldı: mahşer ümidi.

– Baharın minesi yağmurdur. Babası güneş. Bütün bunlar aile efradını sana, senin saadetine hasrettiler.

– Nesim esareti, kuşlar enini, kokular buhuru matemi telkin ediyor. Bence şimdi gök bir türbe, güneş bir kandil.

– Görüyorum ki hem hastasın, hem meyus. Benden gizleme, söyle niçin meyus? Neden hastasın?

Advertisement

– Peki dinle: benim bir sevgilim, sevgili zevcem vardı. Güzel, gürbüz çocuklarım vardı. Babam ve üvey anam sevgilimin kıymetini bilmediler. Onu sevmesini bilmediler. Biçâre kadın bu ihmale dayanamadı, öldü. Sonra çocuklarım da öldü. Sonra evim de yandı. Servetim de mahvoldu. Sonra işte ben de bittim. Bahar! Bahar! Ben baharımı mezarımda açılacak dikenlerde görüyorum.

* * *

Pazar günü, Budapeşte Darülfünunu Tabiiyyat şubesinde öğranim gören Hüseyin Arif, Macaristan’ın dar sokaklarından birinin kasvetli, dar evlerinden birinde, gazete okumaktadır. Gazetede Çanakkale Savaşı’nın gidişatıyla ilgili pek çok haber vardır. İstanbul’un, Boğazlar’m her yanının sarıldığı, ülkenin çok zor durumda olduğu yazmaktadır. Hüseyin Arif, memleketinin düştüğü bu durumdan dolayı büyük bir hüzün içindedir. Ülkenin cephane durumu çok eksiktir. Oysa düşman askerlerine her yandan yardım gelmektedir. Onların her türlü imkânı karşısında Türk askerinin yalnızca bir göğsü, bir de bazusu vardır.

İstanbul; camileriyle, mavi denizi ve göğü, mezarlıkları, surları ile gözlerinin önüne gelmektedir. Ona göre, İstanbul’un hamalları Avrupa’nın lordlarından daha asildir. Kaldığı Macar topraklarındaki sokaklara göre İstanbul’un sokakları daha nurani, daha neşelidir. İçinden bir çığlık kopar. Allah’a, vatanımı düşmana çiğnetme, diye yalvarır.

Bu hüzün içinde, memleketine ait neyi varsa hepsini koklar. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiştir. Pencereyi açınca duyduğu sümbül kokusuyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine kapanarak ağlamaya başlar. O sırada kapı vurulur. Gelen Mehmet Siyavuş’tur. Mehmet’e sümbülü derinden koklamasını söyler. Mehmet Siyavuş da irkilir. Çünkü sümbül, İstanbul kokmaktadır. Mart aylarında İstanbul’da işportalarda ‘bahariye kokulan ‘ diye satılan sümbül kokusunu hatırlarlar. İkisi de ‘Ah vatan!’ derler. ‘Vatanı kaybediyoruz.’ diye ağlamaya başlarlar. İki genç, bir şey yapmaları gerektiğine karar verir. Hüseyin Arif arkadaşına: ‘Yaşamak alçaklıktır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.’ der. Birbirlerine sarılarak ikisi de vatan için savaşmaya karar verir.

Advertisement

iki gün içinde eşyalarını satarlar. Pasaport işlemleri için gittiklerinde görevli onlara Talebelerin askerlikleri ertelendi.’ dediğinde, onlar büyük bir huzurla ‘Biz gönüllü gidiyoruz.’ cevabını verirler.

Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü

Samime Hanım, kanepede gazeteleri okumaktadır. Yanında Ayşecik vardır. Ayşecik, Samime Hanım’m hizmetçisidir. Samime Hanım’ın kocası, Ayşecik’in de babası ve nişanlısı Trablus cephesine gittiklerinden beri koca evde birbirlerine arkadaşlık etmektedirler. Ayşecik, bu eve akrabası olan Samime Hanımın kocası Tuğrul Bey’in babasından haber alabileceği ümidiyle gelmiştir. Fakat Tuğrul Bey de kısa zaman sonra cepheye gitmiştir.

Samime Hanım ile Ayşe iki dert ortağı olmuşlardır. Her ikisi de her gün Allah’a cephedeki yakınları için yalvarmakta, evde matem havası esip durmaktadır. Samime Hanım, Ayşe’ye kocasından, Ayşe de utanarak nişanlısından bahsetmekte; böylelikle avunmaktadırlar.

Ayşe, Samime Hanıma muharebeden bir haber olup olmadığını sorar. Samime Hanım, gazetedeki haberi okumaya başlar. Gazetede şunlar yazmaktadır:

Advertisement
‘On üç zırhlıya karşı bir asker’

“Salı sabahı düşman zırhlılarından on üçü Trablus’un şark tarafında kalan Hamidiye Istihkamı’nı dövmeğe başlamışlardır. İstihkamda on bir neferle bir çavuş vardı. Neferlerin dokuzu bir müddet sonra şehid, ikisi mecruh olmuş ve sağ kalan Mehmed Çavuş isminde bir kahraman henüz parçalanmayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde işitilmemiş, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiş bir inat ve metanetle tek başına düşmana mukabele etmiş ve nihayet tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yağan yüzlerce gülle altında parça parça olmuştur. Böyle emsalsiz erlere malik olan millet dünyanın en büyük milletidir.”

Gazetedeki haberi duyan Ayşe, haykırmaya ve ağlamaya başlar. Haberdeki Mehmet Çavuş babasıdır. Ayşe baygınlık geçirir. Samime Hanım, onu teskin etmeye çalışır. İkisi de abdestlerini alarak Allah’a secde ederler. Dakikalarca ağlayarak Allah’a dua ederler. Samime Hanım, Ayşe’ye yatmasını ve Allah’a nişanlısının yaşaması için dua etmesini söyler.

Ayşe rüyasında nişanlısı Tosun’u görür. Bir melek, onu Trablusgarb’a nişanlısının yanına götürür. Nişanlısının yanında babası da vardır. Babası, nişanlısını götürmesini, onun yerine de savaşacağını söyler ve gider. Ayşe, Tosun’a sarılarak ağlamaya başlar. Tosun’la birlikte bir yere otururlar. Tosun, düşman kurşunu askerlerimizin bağrını delerken, buradan ayrılamayacağını söyler. Bu arada, Tosun’un her yerinden inciler akmaktadır. Ayşe incileri toplayıp padişaha vererek nişanlısının bedelini vereceğini düşünür ve sevinir.

Tosun, düğmesini açtığında içinden mücevherler dökülmeye başlar.

Tosun, orta: “Benim bedelim bu çöllerin bütün kumlarıdır. Ben bitmeyince Trablus, bitmez.” der. Padişaha bir demet çiçek götürmesini söyler. Ona son söylediği cümle: “Gönlüm diyor ki ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.”

Advertisement

Ayşe, sabah olunca hemen bahçeden çiçek toplar. Padişaha gidecektir. Dolmabahçe Sarayı’ nın önünde elinde çiçeklerle duracak, padişah onu görünce Ayşe’yi yanına çağıracaktır. O da padişaha: “Alınız menekşelerimi, veriniz gülümü!” diyecektir. Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç bölük asker görür, içlerinde Tosun da vardır. Onu görünce gözleri kararır ve oracığa düşüverir.

Ayşe aldanmıştır. Gördüğü asker Tosun değildir. Elindeki menekşeler de çamurun içine düşmüştür. O anda rüyada Tosun’un: “Ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.” dediğini hatırlar. Ağlayarak onun şehid olduğunu anlar.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU

1870-1927 yılları arasında yaşamıştır. Galatasaray Lisesi’nden mezun olmuştur. Konsolosluk, müsteşarlık, profesörlük yapmıştır. İlk defa, 1896’da Servet-i Fünun dergisinde yayımladığı bir hikâye ile bu gruba dahil olmuştur. Daha sonra Türkçülük ve Yeni Lisan akımı etkisinde yazılar yazmaya başlamıştır. Yerli konuları milli bir dille yazmıştır. Eserleri, Haristan ve Gülistan, Gönül Hanım, Çağlayanlardır.

Advertisement

Milli şair unvanı verilen Mehmet Emin Yurdakul’un Türk şiirinde açtığı çığın Ahmet Hikmet Müftüoğlu Çağlayanlar’da hikayeleriyle devam ettirmiştir. Yazar, bu eserdeki hikâyelerinde Türk destanlarından, tarihinden, faydalanmış; Trablus, Balkan, I. Dünya savaşlarında yaşanan olayları anlatmıştır.


Leave A Reply