Serveti Fünun Edebiyatı Özellikleri – Sanatçıları

0

Serveti Fünun döneminin özellikleri, edebiyatı, sanatçıları, Serveti Fünun edebiyatı, dönemi hakkında bilgi.

Serveti Fünun; adını taşıyacak edebiyat kümelenişinin (Edebiyat-ı Cedide) yayın organıdır (anlamı: Ferilerin Zenginliği); Ahmet İhsan Takgöz’ün (1868-1942) ilk sayısını 27 Mart 1891’de çıkardığı haftalık dergidir. Bir siyasal organ değil, okur gereksinimlerini karşılayan oyalayıcı, eğlendirici, zaman zaman öğretici yazılarla yüklü bir haber aracıydı. İlk sayılarında (253’e kadar) edebiyat, derginin zayıf yanlarından biriydi; Batı edebiyatından bazı çeviriler yanı sıra Ahmet Rasim, Halit Ziya, Nabizade, İsmail Safa vb. gibi imzalara rastlanırdı. Eski edebiyat yanlılarının (Malumat) Recaizade Ekrem’e çatan eleştirileri üzerine Ahmet İhsan, hocası Recaizade’ye derginin sayfalarını açtı, yönetime onun seçimiyle Tevfik Fikret getirilince (1896) edebiyat bölümü ağır basmaya, öne geçmeye başladı. 553. sayıda Hüseyin Cahit’in (Yalçın) çevirdiği Edebiyat ve Hukuk makalesinin ‘Ama bir gün de geldi ki 1789 yönetimiyle Fransa’da boşanma yerleşti’ cümlesinde Fransız Devrimi’nin tarihi geçtiği için (3/16 Ekim 1901) dergi kapatıldı. 22 Kasım 1901’de yeniden çıkış izni aldıysa da adını taşıyan edebiyatçılar kümesi dağılmış oldu. Saray tarafından edebiyat konuları yasaklanmış sayıldığı için derginin eski magazin kimliği geri geldi. Edebiyat tarihimizin en uzun ömürlü dergisini Ahmet İhsan Takgöz sürdürdü (bir dönemde adı Uyanış olduysa da çabuk vazgeçildi). Servetifünun Ahmet İhsan’ın ölümünden sonra da iki yıl yayımlandı, 22 Mayıs 1944 tarihli 2461. sayıda kapandı.

Advertisement

Serveti fünun Edebiyatı (Edebiyat-ı Cedide): Adını taşıyan dergide bir araya gelen, ortalama 1870 doğumlu şair ve yazarların yarattığı edebiyat kümesi; bunların ölçü ve beğenilerine göre oluşan yeni bir edebiyat cephesidir. Servetifünun Edebiyatı, dünya görüşü (felsefe) ve sanat anlayışı ortak olan kişilerin yarattığı bir edebiyat akımı değil; bir kuşak birliği, bir yayın ortaklığı, bir ruh hali ile beğeni yakınlığından doğan küçük bir topluluktur. Öğrenim benzerlikleri onları birbirine yaklaştırır; “Servetifünun zümresini oluşturan öğelerin birleşme noktasını yalnızca sanatı ve edebiyatı anlayış yolunda toplamak gerekir inancındayım….” (Kırk Yıl, Halit Z. Uşaklıgil).

Serveti fünun topluluğundaki şairler: Tevfik Fikret (1867-1915), Cenap Şahabettin (1870-1934), Hüseyin Siret (1872-1959), Hüseyin Suat (Yalçın) (1867-1942), Ali Ekrem Bolayır (1867-1937), Ahmet Reşit Rey (1870-1956), Süleyman Nazif (1870-1927), Süleyman Nesip (1866-1917), Faik Ali Ozonsoy (1875-1950), Celâl Sahir Erozan (1883-1935);

nesir yazarları: Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945), Mehmet Rauf (1875-1931),, Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957), Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927), Safveti Ziya (1875-1929), Ahmet Şuayip (1876-1910)…

Batılı bir edebiyat yaratmak dileğindeki gençler, yenilik ardında koşmayı baş ilke yaparlar, Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) diye anılmaktan hoşlanırlar. Fransız Edebiyatı’nı yakından izleyerek şiirler, öyküler, romanlar, düz yazıyla şiirsel anlatılar (mensur şiir) yazar, estetik sorunlarıyla uğraşır, sanat eleştirilerine özenirler. Fransız Edebiyatı’na aşırı bağlılıkla, taklitçilikle, ulusal olmayan, karışık bir kişilik kazanmakla, dildeki aşırı karışıklıkla, anlaşılmak olmakla suçlanırlar (Bu dönemde Serveti fünun topluluğuyla tartışmaya giren ve çoğu edebiyatımızda iz bırakmış eskilik yandaşları Hazine-i-Fünûn, Resimli Gazete, Musavver Malûmat, Musavver Fen ve Edep, İntikâa gibi dergilerde yazarlar). Kısa sürede sanat değerini önceki kuşağa onaylatan, Serveti fünun topluluğu (Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Muallim Naci, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Nabizade Nâzım… ölmüşlerdir; Abdülhak Hamit ve Sami-paşazade yurt dışı suskunluğundadırlar…) kendi içinde beğeni ve tutum hesaplaşmasına girişir. Konular yinelenmekte, aynı bireysel duygular ve duyarlık bıkkınlık vermekte, cansız ve karamsar bir toplamda birleşilmektedir. Yönetimdeki bir anlaşmazlık yüzünden Ahmet İhsan’a kırılan Fikret dergiden çekilir; Hüseyin Cahit onun yokluğunu duyurmamaya çalışırsa da kırgınlığını artmaktan başka bir işe yarayamaz. Derginin kapatılışından sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunan yazarlar 5 Aralık 1901’de yeniden yayımlanan dergide görev uzaklaşmaları, korku, çekingenlik, vazgeçiş gibi nedenlerle yeniden buluşamazlar. 1908’e kadarki dönem, yalnızlık köşelerinde tekil çalışmalarla, yayınsız yazılarla, uzun susuşlarla geçer. İkinci Meşrutiyetken (1908) sonra her şey değiştiği için kolayca yadsınırlar. Güçlü birkaç kişi çabalarını aynı değerde sürdürerek 20. yüzyılın da değeri olurlar. Serveti fünun yazarlarına göre sanat, toplum sorunları için bir araç değildir. Bu ilk gözlem, mizaçlarına da uyar ve “sanat sanat içindir” ilkesinin sorumsuzluğuna götürür. Amaçlarının sanatta incelmek ve derinleşmek oluşu, çoğuna edebiyata yalnızca bir iki yönünü açık tutar. Toplumsal bir görev duygusu taşımadıkları için çoğunlukla şiirle yetinir, bir türün başarısında iyi sonuçlara erişmek isterler. Dergicilik, böyle bir tutuma elverişlidir. Nasılsa bir azınlığa seslendiklerini bildikleri için yazarken de hep birbirlerini düşünür, kendi beğeni ve düzeylerinde gördükleri okurlarına kendilerini beğendirmek için gereksiz süs ve gösteriye dalarlar.

Advertisement

II. Abdülhamit döneminin sansür, jurnal, hafiye korkusuyla yasaklar dizisi yüzünden bireyci bir nemelazımcılık ve düzeni bozmama eğilimi hepsinde ortaktır (bazıları sarayda görevlidir). 1901’de dergilerinin kapatılması, mahkemeye verilmeleri küçücük bir korkutmadır. Aklanarak dergilerini çıkarmakta özgür bırakılınca hemen çözülüvermeleri, aralarında beğeni ve kültür birliğinden başka hiçbir bağ kalmadığını kanıtlar. Sansürün denetimindeki gazete, kapalı bir kurulukta kaldığı için ilgi çekmez. Tiyatro çalışmaları durdurulduğu için bu türde kimse eser yazmaya heveslenmez. Genellikle tarih, yasaklar sınırındadır; o yana da yönelmeye olanak yoktur. Dil konusunda ise Serveti fünun bütün ulusal bilinç davranışlarından yoksun, tam bir çıkmazdadır. Üslup yaratma çabasıyla süsleme öğelerine başvurma modası yeniden başlar. Yeni ve alışılmamış sözcük ve imgeler bulmak başlı başına bir iştir. Anlatım karışır, ağırlaşır, ağdalaşır, Türkçe söz dizimini iyi bilmedikleri için Fransızcanın sentaks taklidine başlanır. Umutlu, aydınlık, yiğit ve yürekli bir edebiyat yerine aşırı duyarlı, bezgin, karamsar, melankolik ve düşçü bir dünya görüşü yerleşir. En çok işledikleri temalar, düş-gerçek karşıtlığı, canına kıyma, kaçış dileği, kırılış, küsüş, mutluluğu yitirme ya da hiç bulamamadır. Eserlerinin adları bile bu yönü belirlemeye yeter. Şiirde Abdülhak Hâmit’in giriştiği biçim yenilikleri iyice geliştirilir. Bir iki gazel yazıp hemen batı nazım biçimlerine atlayan bu dönem şairleri sone, tezrarima gibi yabancı biçimler yeğlerler. Kalıplaşmış, müstezatı, geliştirerek serbest müstezata yönelmeleri, nazımda dize birimliğini uygulamaları, anlamı şiirin bütününe dağıtmaları, beyitten kurtulup uyakları (kafiye) ses ilkesine göre kullanmaları en yararlı davranışları olur.

Roman ve öyküde ruh çözümlemelerine önem verildiği için insana doğu bir gelişim sağlanmıştır. Doğa sevgisiyle günlük yaşam görüntülerinin genişçe işlendiği bu dönem, şiirin konularını genişletirse de gördükleri doğa kent olanaklarından başka olmadığı için zamanla kalıplaşır, kartpostal görüntülere bakılır, Serveti fünunda birçok şiir, uygun birer resimle birlikte yayımlanır. Konular, İstanbul yaşamıdır, kahramanlar seçkin mevkilerdendir. Yine de zaman gereği-gerçekçilik yerleşir; romantik konuları anlatırken bile bu tutumdan vazgeçmezler. Öykü hızla gelişir. Aruz, ısrarla savundukları ölçüdür. Dile getirdikleri yabancı sözcükler bolluğunda, aslında bu zorunlu ve tek yoldur. Halk edebiyatını hiç bilmez, üstelik küçümserler. Simgeler arayarak, soyut-somut kavramları aynı tamlamada birleştirerek, şiire anlam kapalılığı getirirler, uyuma önem verirler. Asıl çıkmazları Osmanlıcanın dışında bir Türkçe bulunduğunu düşünüp bilmeyişlerindendir.


Leave A Reply