Algı Perdesi: Algılarımız Yanılıyor Olabilir Mi? Felsefenin Yaklaşımı Nedir?

0

Felsefede Algı Perdesi nedir? John Lock’un insanın anlayışı, algılarımız üzerine düşünceleri, Kartezyen tiyatro, Berkeley’in immateryalist kuramı hakkında…

Algı Perdesi

Dünyayı nasıl görür, nasıl duyar, nasıl koklarız? Çoğumuz üzerinde düşünmeksizin çevremizdeki fiziksel nesnelerin aşağı yukarı onları algıladığımız gibi olduğunu varsayarız, ama sağduyuya dayalı bu yaklaşıma ilişkin bazı sorunlar vardır ki birçok filozofu dış dünyayı aslında doğrudan gözlemleyip gözlemlemediğimizi sorgulamaya yöneltmiştir. Onlara göre bizler sadece içsel “fikirlere”, “izlenimlere”, ya da modern terimlerle dile getirecek olursak “duyu verilerine” doğrudan erişebiliriz. 17. yüzyıl İngiliz filozofu John Locke bunu aydınlığa kavuşturmak için çok bilinen bir imge kullanmıştı. İnsanın anlayışının ışık geçirmemecesine kapatılmış bir oda gibi olduğunu ileri sürdü. Odanın içine birkaç küçük açıklıktan düşen görüntüler dışarıdaki gerçek görüntüleri olsa olsa andırıyor, görüntüsü olmayan şeylerin ise fikirlerini oluşturuyordu.

algı perdesi

Ama Locke’un tasarımında büyük bir pürüz vardır. Odaya giren fikirlerin (ideaların) dışarıdaki nesnelerin az çok sadık birer temsili olduğunu varsayabiliriz, ama eninde sonunda bu içsel temsillerin dışsal nesnelere, ya da herhangi bir şeye karşılık gelmesi bir çıkarsama meselesidir. Doğrudan erişebildiğimiz tek şey olan fikirlerimiz, bizimle dış dünya arasında geçilmez bir “algı perdesi” oluşturur.

1690 tarihli İnsanın Anlayışı Üzerine Bir Deneme adlı yapıtında Locke, “temsili” algı modellerinin en eksiksiz anlatımlarından birini sunar. Ara fikirler ya da duyusal veriler içeren bu tür modeller, bizimle dış dünya arasına bir boşluk koyar. Gerçekliği bilip bilmediğimize dair görüşler de işte bu boşlukta kök salar. Perdeyi yırtmanın ve şüpheciyi alt etmenin tek yolu, gözlemciyle dış nesne arasında doğrudan bağlantı sağlamaktır. Locke’un modelinde böyle sorunlar varsa, zaten neden kabul edelim ki?

Birincil ve ikincil nitelikler

Algılarımızın güvenilmezliği, şüphecinin bilgi iddialarımıza saldırırken kullandığı silahların önemli bir bölümünü oluşturur. Bir domatesin aydınlatma koşullarına bağlı olarak kırmızıdan siyaha herhangi bir renkte görünebileceği gerçeği, şüpheciye göre, duyularımızın bilgiye giden güvenilir bir yol olarak kabul edilmesine gölge düşürür. Locke, içsel düşüncelerle dışsal nesneleri birbirinden ayıran algı modeliyle şüphecinin elinden bu silahı almayı umuyordu. Kendi teziyse daha başka bir ayrıma, birincil niteliklerle ikincil nitelikler arasındaki ayrıma dayanıyordu.

domates

Domatesin kırmızılığı domatesin kendisinin bir özelliği değil, çeşitli faktörlerin etkileşiminin sonucudur. Söz konusu faktörler arasında domatesin dokusu ve yüzey yapısı gibi fiziksel özellikleri, kendi duyu sistemimizin özellikleri ve gözlem sırasındaki çevre koşullarını sayabiliriz. Bu özellikler (daha doğrusu “özellik-dışılıklar”) domatesin kendisine ait değildir ve “ikincil nitelikler” olarak adlandırılırlar.

Aynı zamanda, domatesin boyu ve biçimi gibi birtakım gerçek özellikleri vardır ki bunlar domatesin gözlemlendiği koşullara ya da gözlemcinin varlığına bağlı değildir. Bunlar “birincil nitelikler”dir; ikincil nitelikleri açıklar ve bizim ikincil nitelikleri tecrübe etmemizi sağlarlar. İkincil niteliklere ilişkin fikirlerimizin tersine, birincil niteliklere ilişkin fikirlerimiz (Locke’un düşüncesine göre) fiziksel nesnelerin kendilerine çok benzer ve bu nesneleri bilmemizi sağlarlar. Bu yüzden bilim büyük ölçüde birincil niteliklerle ilgilenir. Şüphecilerin meydan okumasına karşı en büyük kanıtımız da bu birincil niteliklere dair fikirlerimizdir.

Kartezyen tiyatro

Kartezyen tiyatro

Locke’un algı modeline “temsili gerçekçilik” denir. Böylece onun görüşünü (mesai saatleri dışındaki filozoflar da dahil olmak üzere) hepimizin genelde benimsediği “naif” ya da “sağduyuya dayalı” gerçekçilikten ayrı tutarız. Her iki görüş de, bizden bağımsız bir dış dünya olduğunu dile getirmeleri açısından gerçekçidir, ama kırmızılığın domatesin bir özelliği olduğunu yalnızca naif versiyon savunur. Kurama klasik açıklamasını veren kişi Locke olsa da temsili algı modeli onunla başlamamıştır. Bazen bu modelden küçümseme amacıyla “Kartezyen tiyatro” diye söz edilir, çünkü Descartes’a göre zihin, ideaların bir iç gözlemci -maddesiz ruh- tarafından görüldüğü bir sahnedir. Bu iç gözlemcinin de (homunculus) kendi içinde başka bir iç gözlemcisinin olması gerektiği (ve bunun böyle sonsuza dek gideceği) kurama yönelik itirazlardan yalnızca biridir. Tüm itirazlara rağmen, model etkisini sürdürmektedir.

Locke’un odasında hapis

Locke’u ilk eleştirenlerden birisi İrlandalı çağdaşı George Berkeley idi. Berkeley, dolaysız algı nesnelerinin idealar olduğunu savunan temsili algı modelini kabul ediyordu. Ancak Locke’un görüşünün şüphecilerin hakkından gelmek şöyle dursun, onlara büsbütün teslim olma tehlikesi taşıdığını hemen fark etmişti. Odasına kapanmış Locke, varsaydığı “görüntülerin ve görüntüsü olmayan fikirlerin” gerçekten dış nesnelere benzeyip benzemediğini kontrol edemeyecekti asla. Hiçbir zaman perdeyi kaldırıp öbür tarafa bakamayacaktı. Dolayısıyla bir temsiller dünyasına kısılıp kalmıştı. Bu durumda şüpheci davayı kazandı demekti.

Locke’un tutumunun tehlikelerini açık seçik ortaya koyan Berkeley, sıra dışı bir sonuca vardı. Bizi dış dünyayla tekrar bağlantıya geçirmek için perdeyi yırtmaktan ziyade, perdenin ardında bağlantı kurulacak hiçbir şey olmadığına kanaat getirdi! Berkeley’e göre gerçeklik “idealar”ın ya da duyumların kendisinden ibaretti. Fakat bunlarla zaten tamamıyla bağlantı halinde olduğumuza göre, şüphecilik tehlikeleri ortadan kalkmış oluyordu. Gerçi ödediğimiz bedel bir hayli yüksek olmuştu: fiziksel bir dış dünyanın yok sayılması!

Berkeley’njın idealist (ya da immateryalist) kuramına göre, “var olmak algılanmaktır” (esse est percipi). Peki öyleyse biz nesnelere bakmayı bıraktığımız anda varoluşları sona mı erer? Berkeley bu vargıyı kabul ediyordu ama cevabı da hazırdı: Tanrı. Evrendeki her şey her an Tanrı’nın zihninde olduğu için, dünyanın varlığı ve devamlılığı güvencedeydi.

“İşte böyle çürütüyorum”

Berkeley’nin immateryalist kuramı, günümüzde uçuk olarak değerlendirilse de, kendisinin tüm felsefi hünerlerini sergilediği bir metafizik şovu olarak kabul edilir. İşin ironik yanı, Berkeley’e soracak olursanız kendisi sağduyunun savunucusuydu. Locke’un mekanik dünya kavrayışının tuzaklarını ustaca ortaya döktükten sonra kendisine göre aşikar olan, üstelik hem şüpheci hem de tanrıtanımaz iddiaları tek vuruşta kapı dışarı eden bir çözüm önermiştir. Bugün hafızalardaki yerini, Samuel Johnson’ın immateryalizmi kendince çürütüşüne borçlu olduğunu bilse gururu daha da kırılırdı herhalde. Boswell’in The Life of Samuel Johnson (Samuel Johnson’ın Yaşamı) adlı kitabında anlattığına göre Johnson “Büyük bir taşa sert bir tekme attıktan sonra İşte böyle çürütüyorum İmmateryalizmi,’ diye bağırmıştı.”


Bir Yorum Yazmak İster misiniz?