Amerika Kıtasının Tarihi

1

Dünyanın en son keşfedilen kıtası olan Amerika’nın topyekün tarihi ile ilgili bilgiler. Amerika kıtasının kanla ve savaşla dolu tarihi.

Kristof KolombAmerika Kıtası 1492’de Kristof Kolomb’un dünyanın yuvarlak olduğu tezine dayanarak sürekli batıya gidildiğinde doğuya ulaşılacağı ve böylece Hindistan’ı bulacağı inancıyla başladığı geziyle keşfedildi. Daha sonra 1498’de Amerigo Vespucci’nin, Kolomb’un bulduğu, ancak Japonya’nın bir uzantısı saydığı toprakların bir kıta olduğunu duyunnasıyla kıtaya ilgi yeni boyutlar kazandı. Bu yolculuklarda önemli rol oynayan İspanya, bu tarihlerde rakip krallıkları birleştiren Castilla Hanedanı’nın yönetimine girmiş; Granada’yı alarak İslâm dünyasına karşı zafer kazanmış ve din adına kiliseyle birleşerek yeniden fetih günlerini yaşar durumdaydı. Yine bu tarihlerde Portekiz de denizlerdeki atılımıyla keşif peşindeydi. Bu çekişme üzerine İspanya kökenli Papa VI. Aleksandr (Borgia) daha 1493’te İspanya ile Portekiz arasında bir sınır oluşturmuştu. Bu sınır Yeşilburun Adaları’nın 100 fersah (568 km) batısmdan geçen meridyendi. 1494’te bu sınır aynı adaların 370 fersah (2103 km) batısından geçen meridyen olarak kabul edildi (Tordesillas Antlaşması 1494). 1508’de Papa bir adım daha ileriye giderek Afrika’yı Portekizlilere, tüm bilinmeyen toprakları, keşfedilmiş ve keşfedilecek yerleri de İspanya’ya (Castilla Hanedanı’na) armağan ettiğini bir kararname ile duyurmuştu. Yine 1508’de papalık, yayınladığı yeni bir kararnameyle Yeni Dünya’da kesilecek vergilerle kilise üzerindeki koruma ve esirgeme, otorite ve tüm kilise gelirlerini toplama hakkını da İspanya’ya veriyordu. İşte İspanyolların yağma, fetih ve soykırım kokan Amerika destanları Hıristiyanlıkla daha başlangıçta içiçe böyle başlıyordu.

Advertisement

İspanyollar Amerika’ya ayak bastıklarında kıtada kültürel yapılanmalar içinde yüzlerce bağımsız topluluk kabile yaşamı sürüyordu. Bunlardan Meksika ve Guatemala bölgesinde yaşayanlar Aztek Konfederasyonu içinde; Guatemala’nın Honduras Körfezi kıyıları, Yukatan Bölgesi, Honduras, Nikaragua, Kosta Rika ve Panama’nın olduğu Orta Amerika’da Maya yerleşmesi; Kolombiya’nın güneyi, Ekvador, Peru, Bolivya, Şili’nin kuzeyi, Brezilya’nın ormanlık alanlarında ise güçlü inka İmparatorluğu ileri bir uygarlık düzeyi içinde görkemli bir yaşam sürüyordu. Önce Bahama Adaları’na yerleşen İspanyollar, 1511’de Küba’ya egemen oldular. 1518’de Hernan Cortes, 100 denizci, 508 asker, 16 at, 5 kundaklı yay, 10 tunç top, az sayıda arkebüzle o çağda Madrid’den 5, Sevilla’dan 2 kat kalabalık olan Azteklerin başkenti Tenochtitlan’a girdi ve yağmaladı. 1530’da Portekizliler, 1494 ‘te İspanya ile imzaladıkları ve Papa tarafından çizilen ayırım çizgisinin ötesinde kalan Amerika topraklarını işgal hakkını tanıyan Tordesillas Antlaşmasına dayanarak Brezilya’ya çıktılar ve ilk yerleşim merkezlerini kurdular. 1533’te Francisco Pizarro, 180 asker ve 37 atla 100 bin Kızılderiliden oluşan İnka Ordusu’nu yenerek İnka İmparatorluğumu ele geçirdi. 1540’ta Pedro de Valdivia, Atacama Çölü’nü geçerek bugünkü Şili’nin başkenti olan Santiago’yu kurdu. Daha kuzeyde kalan Chaco ele geçirilince İspanyollar Peru’dan Amazon’un denize döküldüğü yere kadar uzanan Yeni Dünya topraklarında egemenlik kurdular. Görkemli inka ve Aztek imparatorluklarının yüzbinlere varan kuvvetlerinin yenilgisi ve çöküşü; iki dünya arasındaki gelişim eşitsizliği, at, zırh ve ateşli silahlar karşısında düşülen şaşkınlık, sömürgecilerin başvurdukları ihanet ve entrika yöntemleri, bakteri ve virüslerin yol açtığı salgın hastalıklara karşı bağışıklı olmayışlarına dayanıyordu. Bu egemenlik, altın ve gümüş yağması, Kızılderililerin soykırımı ve Hıristiyanlığın yayılmasının sonuçlarıydı. Sömürgelerde Örgütlenme. Kıtada bulunan İspanyol ve Portekiz sömürgelerinin örgütlenmeleri birbirine çok benziyordu. İspanya Amerikası tepeden tabana bir örgütlenme yansıtıyordu. Örgütlenmenin en başmda Meksika ve Orta Amerika’yı kapsayan Yeni İspanya, daha sonra Yeni Granada, Kolombiya ve Venezuela’nın oluşturduğu Terre Ferme, Şili ile birlikte Peru, Arjantin, Uruguay, Paraguay ve Bolivya’nın oluşturduğu La Plata yer alıyordu. Her kademede bir kral naibi yönetici durumundaydı. Kral naipleri erıcomienda denilen çalışma, maliye, yönetim ve adalet konularında kendine yardımcı kurullarla çalışıyordu. Dağlık ve ulaşım zorluğu olan bölgelerde bir genel komutan ve ayrı encomienda vardı. Encomiendaların altında corregiderros adı verilen memurlara bağlı olan corregimiento’lar bulunurdu. 16. yüzyıldan başlayarak başmda emrine yüzlerce köle verilen ve birinci görevi onları Hıristiyanlaştırmak sonra da köle yapmak olan bir encomendere’mn yönetimindeki encomienda’lar güçlendi. Encomiendalar tüm Kızılderilileri köle sayıyordu. Bunların çocukları ve torunları da köle olacaktı. 1601’de Kral III. Felipe encomiendalarda değişiklik yapmak istediyse de bunlar hep kâğıt üzerinde kaldı. Çünkü düzenleme isteğinin ardından artan giderler için daha çok maden isteniyordu. Bu da kölelerin daha çok çalışması ya da yeni köleler demekti. 1636’da başlayan

encomienda uygulaması, 3 kuşağı köle olarak aldığı için yeniden köleliği uzatmak gerekiyordu. Bu amaçla encomiendaların baskısıyla 1629’da kalıtsal kölelik 3 kuşağa 1704’te 4 kuşağı kapsayacak biçimde uzatıldı. Ancak Avrupa’nın maden, tarım ürünü, kahve ve şeker isteğine köle dayanmıyordu. Zor koşullar nüfusun hızla azalmasına yol açıyordu. Günümüzde yapılan araştırmalar, sömürge dönemi öncesinde Meksika’nın nüfusunun 35 milyon olduğunu ortaya koymaktadır. And Dağları yöresinde yaşayan Yerliler de yaklaşık bu sayıdaydı; Orta Amerika yerlileri 13 milyon, Maya, inka ve Aztekler ise 70-90 milyon kadardı. Oysa 1650’lerde toplam yerli nüfus 3.5 milyon kalmıştı. Kalanlar ise fetihte görev almış komutan ve askerlere yağmadan sonra kurdukları madenlerde ve çiftliklerde çalışmak üzere köle olarak verilmişti. Hernan Cortes’e 25 bine yakın köle verilmesi Kızılderililerin nasıl bir durum içinde olduklarının belirtisidir. 1545’te bugünkü Bolivya’da yer alan Potosi’de zengin gümüş yatakları bulundu; bunu Meksika’daki Zacatecas ve Guanajuto yataklarının bulunuşu izledi. Yine aynı dönemde gümüş-cıva alaşımı keşfedildi ve düşük ayarlı gümüş yapımı gerçekleşti. Bluefledst altın madeninde Kızılderililer köle olarak çalıştırılarak altınlar gemilerle İspanya’ya taşımyordu. Bu tarihte İspanya tacı ipotek altındaydı. Din savaşları, kilisenin bitmek tükenmek bilmeyen masrafları ve sömürge yayılmacılığının doğal sonucu olarak ortaya çıkan besin ve mal isteğindeki beklenmedik artışlar, İspanya ve Portekiz’e yaradığı kadar Avrupa’nın gelişimine de katkıda bulunuyordu. 1503-1660 arasında Amerika’dan 185 ton altın, 16 bin ton gümüş Avrupa’ya taşındı. Bu rakamlar tüm Avrupa rezervinin 3 katıydı. Başka bir deyişle 1660’a kadar Amerika’ dan sökülüp alınan altın ve gümüş; 1650-1780 arasında Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Endonezya’ dan yağmaladıklarıyla Fransa’nın 18. yüzyıl boyunca Zenci köle ticaretinden sağladığı kazançların, İngilizlerin Antiller’deki ticaret ve Hindistan yağmasıyla oluşturdukları kârların ve 1880′ lerde tüm Avrupa’daki endüstri alanlarına yatırılan sermayelerin toplamından iki kat fazlaydı. Ancak İspanya

kendi sömürgelerindeki ticaretin % 5’ini denetliyordu. Ticaretin üçte biri Hollandalıların, dörtte biri Fransızların, beşte biri Cenevizlilerin, onda biri İngilizlerin ve Almanların elindeydi. Özellikle Flamanlar, İspanya ekonomisi üzerinde olduğu kadar İspanya kralı üzerinde de etkindiler. Bu etkinlikten yararlanarak Amerika’da madenlerin ve toprak sahiplerinin gereksinim duydukları yeni işgücünü karşılamak için Afrika’dan Zenci köle götürüp satma iznini almışlardı. Böylece Afrika, bir Zenci köle avlama alanı olmaya başlamıştı.

Amerika’nın ekonomik yapısı da ana sömürge ülkesi olan İspanya’nın ekonomik yapısına bağlıydı. Madenden besin üretimine varıncaya kadar tüm süreçler boyunca İspanya’nın yani Avrupa’nın kendisinden beklediğini üretmekteydi. Sömürgelerdeki kiliseden izinli yerli köle sahibi maden işleticileri, toprak sahipleriyle tüccarlar da üretimi ve piyasayı çeşitlendirmekten yana değillerdi. Yerlilere karşı yapılan bu baskılar birçok Kızılderili ayaklanmasına yol açtı. 1781’de İnka İmparatorluğu soyundan gelen Melez Tupak Amaru geniş çaplı bir ayaklanma başlattı. Bolivya’yı büyük ölçüde ele geçirdi. Köleliği ve vergileri kaldırdı. Cuzco’ya yürüdü, ancak adamlarından birinin ihanetiyle yakalandı. İspanyol yönetimi Amaru’yu ve onunla kanbağı olan herkesi öldürttü. Meksika’da da Hidalgo ve Morelos adlı iki din adamı Kızılderilileri ayaklandırdılarsa da yakalanarak kurşuna dizildiler. 18. yüzyılda Brezilya’da çıkarılan altın, 16. ve 17. yüzyıllarda İspanya’nın sömürgelerinden elde ettiği altının üstündeydi. 1700’de Brezilya’nın nüfusu 300 bin, 1800’de ise 3 milyondu. Sömürgecilerin gözü altından başka bir şey görmüyordu. 1703’te İngiltere ile imzalanan antlaşmayla İngiliz tüccarlar birçok ticaret ayrıcalığı kazandılar. Bu ayrıcalıklarla Portekiz kendi iç ekonomisinin gelişimini engellediği gibi Brezilya’da da endüstrinin doğuşunu engelledi. Krallık, 1715’te şeker işletmelerinin çalışmasını, 1729’da maden bölgesinde yeni yol yapımını suç ilan etti. 1795’te de tüm dokuma tezgâhlarını kaldırttı. İngiltere, Portekiz ve sömürgelerini öylesine ekonomik açıdan etkisine aldı ki haftada 25 bin kg Brezilya altını Londra’ya gelmeye başladı.

Advertisement

Fethin tek amacı altın ve gümüş arayışıydı. Ancak Avrupa için kraliçelerin çeyizinde yer alan şeker, Yeni Dünya’ da oldukça boldu. Avrupa pazarı için oldukça değerli olan şekerkamışı, Brezilya’nın kuzeydoğusunda, daha sonraları Barbade Karaibleri, Jamaika, Haiti, Guadelopue, Küba, St. Dominque, Puerto Rico, Veracruz ve Peru kıyılarında da büyük ölçüde yetiştirilmeye başlandı. Şekerkamışı Afrika’dan daha da fazla köle getirilmesine yol açtı. Şekerkamışı ekilen plantasyonlar, Latin Amerika’nın verimli topraklarım ve ormanlarını hızla tüketti. Günümüzdeki latifundialar, sömürgeci dönemin plantasyonlarının uzantısıdır. Dış isteme bağlı olan latifundialar, Latin Amerika ekonomisinin gelişmesindeki en büyük darboğazdır. Bu düzen, bol işgücü yarattığı için artık ne Afrikalı kölelere ne de encomindalara gereksinim kalmıştır. Şeker, Birleşik Devletler’in Küba üzerindeki egemenliğinin anahtarı oldu ve tüm tarımı şekere dayalı olan Küba toprakları verimsizleşti. Şekerin yanında kakao, Caracas oligarşisinin işine yaradı. Pamuk ekimi Maranhao’ da, kauçuk ekimi Amazon’da, sisal ekimi Yucatan’da bir soykırım yarattı. Brezilya, Ekvador, Kolombiya ve Orta Amerika’nın birçok ülkesi kahvenin kurbanı oldular.

18. yüzyılda İspanya’da Bourbon Hanedanı’nın tahta geçmesiyle hem İspanya’da hem de sömürgelerinde yönetsel ve ekonomik açıdan yenilikler yapılması gereği doğdu. Bugünkü Ekvador, Venezuela ve Kolombiya’yı kapsayan And Bölgesi ile Peru yönetim açısından birbirlerinden ayrıldılar. Yeni Grenada adında bir valilik kuruldu. 1765’te sömürgelerle ticareti geliştirmek için birçok liman daha ticarete açıldı. Bu yüzyıl Bourbonların sürüp giden savaşlar için sömürgelerden büyük ölçüde altın, gümüş, şeker ve kakao getirmeleriyle dolu geçti, ancak daha 16. yüzyılda ekonomik üstünlüğü ele geçiren İngiltere ve Hollanda bu akıştan daha çok yararlandılar. Bu arada Güney Amerika’da Bourbonların yaptığı yönetim değişiklikleri ve sömürge ana ülkesinin istem fazlalığı, sömürgelerde doğmuş İspanyolların (Creoleler) güçlenmesine yol açtı.
Güçlenen Creoleler hükümette ve kilisede yönetimi ele geçirmek istiyorlardı; bu 18. yüzyıl boyunca İspanya ile sömürgeleri arasındaki en büyük çekişmeydi.

1808’de Napolyon, İber Yarımadası’nı ele geçirerek Bourbon Hanedanı’na son verdi. Kardeşi Joseph’i İspanya kralı ilan etti. İspanya ve Portekiz’in içinde bulunduğu politik kargaşa, Creolelerin bu ülkelerin Amerika’daki sömürgelerinde bağımsızlık için harekete geçmelerine yardımcı oldu. Bu tarihte Latin Amerika’nın en büyük devleti, 7.5 milyon nüfusuyla Brezilya İmparatorluğu idi. Fakat halkının 2.5 milyonu Zenci, 4 milyonu da Yerli ve Melez idi. İspanya ülkelerinin ise toplam nüfusu 10 milyondu. Bunun 6.5 milyonu Meksika’da oturuyordu. Beyaz halkın çoğunluğu 5 milyon kadardı ve Amerika’da doğmuş olan İspanyoldu (Cfeole); çoğunluğu Meksika’da yaşıyordu. İspanyol Amerikası’nın öteki kesimlerinde oturan Creole sayısı 1 milyonu geçmiyordu. İspanyol Amerikası’nın Meksika’dan sonra en çok nüfusa sahip ülkesi ise Arjantin idi (Creole, Yerli ve melez 1 milyon). Öteki yönetim birimlerinde de Creole, Zenci, Melez ve Yerli sayısı azdı. İspanya ve Portekiz, sömürgeleşme bölgesi olarak Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus kıyılarını seçtiklerinden aradaki yüksek dağlar nedeniyle karayla bağlantısı olmayan büyük bir toprak da gelişmişti. Burada yerleşen beyaz halk, deniz kıyısına yayılan birkaç kentte toplanmış ya da İspanyol ve Portekizlilerin sahibi olduğu Yerli ve Zenci kölelerin çalıştığı çiftliklere dağılmıştı. Bir de hiçbir işe yaramayan, toplumda düzenli bir yeri olmayan ve sürekli kargaşa öğesi olan Melezler vardı. Bu nüfus birliğinden yoksunluk, İspanyol ve Portekiz krallıklarının otoriterliği, sömürgeleri merkezi hükümete gereksinim duyan kurumlar olarak biçimlendirmişti. Böylece halklar kendi işlerini de geliştirememişlerdi. Ancak kentlerde oturan Creoleler arasında ağır ağır Batı’nın liberal görüşlerinin yayıldığı bir burjuvazi oluşmaya başlamıştı. Iç bölümlerdeki toprak sahipleri ise doğaları gereği tutucuydular. Bu iki etkin grup arasında politik mücadele de alevlenmişti. Avrupa’daki olayların da yardımıyla 1810’da Caracas’taki İspanyol Genel Valisi devrildi. Creolelerin oluşturduğu bir cunta, yönetimi ele geçirdi. Artık İspanyol ve Portekiz Amerikası’nda kendi yönetimlerini kurma zamanı gelmişti, ama bu mücadele gene İspanyollarla Amerika’da doğmuş İspanyollar arasında olacaktı, çünkü henüz kölelerin bir şey isteme ya da yapma hakları yoktu. 181 l’de Latin Amerika’nın kuzeyinde Venezuela’da Simon Bolivar’ın, güneyinde Buenos Aires’te San Martin’in öncülüğünde başlayan bağımsızlık hareketlerinin sonucunda 1816’da Arjantin bağımsızlığına kavuştu. Avrupa’nın öteki ülkeleri, Latin Amerika ülkelerini tanıdığı sırada da bu ülkeler ilk politik kurumlarına kavuşuyorlardı. Bunlardan Brezilya 8.500.000 kırf’ye varan topraklarında büyük karışıklıklara meydan vermeden monarşi kuramları aracılığıyla birliğini korudu. 1822’de bağımsızlığını ilan ederek anayasal bir rejim oluşturdu. Meksika 4.000.000 kırf’lik toprağı ve ABD taklidi bir anayasayla, 1825’te bağımsızlığını ilan ederek İspanya’nın vasiliğinden kurtuldu. Meksika ile Brezilya arasında iki konfederasyon oluştu. Bunlar Guatemala, Honduras, Salvador, Nikaragua ve Kosta Rika’dan oluşan ve ABD anayasasına benzer bir anayasaya sahip olan Orta Amerika Konfederasyonu ile Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Bolivya ve Peru’nun oluşturduğu Andlar Konfederasyonu (Büyük Kolombiya İmparatorluğu) idi. Bolivar’ın diktası altında, Andlar Konfederasyonu 1819’da bağımsızlığını ilan etti. Orta Amerika Konfederasyonu ise 1824′ te bağımsız oldu. Brezilya ile Arjantin arasında Paraguay (40.000 km2) 1825′ te bağımsızlığına kavuştu. Beyaz nüfus çok azdı ve bir İspanyol askeri şefinin (caudillo) otoriter rejimi altındaydı. Atlantik kıyısındaki Uruguay da önce Arjantin’in sonra Brezilya’nın boyunduruğuna girmiş ancak 1825’de Brezilya’dan ayrılarak bir caudillonun yönetiminde bağımsız olmuştur. Şili de, gene bir caudillonun yönetiminde 1817’de bağımsız olarak Latin Amerika devletleri arasına katıldı. Bu arada Andlar Konfederasyonu’nu kuran Bolivar, Meksika, Orta Amerika Konfederasyonu, Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay ve Şili’yi tek bir konfederasyon altında birleştirme çabaları içindeydi. 1825’te bütün devletlerden Panama’ya temsilci göndermeleri isteğinde bulundu. 1826’da Panama’da toplanacak konferansta oluşabilecek bir konfederasyondan korkan İngiltere bu tasarıya açıkça, ABD gizlice karşı çıktı. Konferansa yalnızca Meksika, Orta Amerika Konfederasyonu ve Andlar Konfederasyonu delege gönderdi. Ancak coudillolar arasındaki rekabet, haberleşme ve ulaşım güçlükleri, liberallerle muhafazakârlar arasındaki sürtüşme ve Bolivar’ın Creolelerle yerliler arasında kurduğu dengenin yarattığı tepki bu tasarıyı engelledi. Bu arada Arjantin merkeziyetçi bir anayasa benimsedi. Eski eyaleti Uruguay’ı kendi topraklarına katmak istedi. Brezilya araya girince savaş çıktı. İngiltere’nin aracılığıyla bu iki ülke 1830’da Uruguay’ın bağımsızlığını tamdılar. Panama Kongresi’nden sonra Venezuela Andlar Konfederasyonu’ndan ayrıldı. Bu ayrılış, Konfederasyonu Kolombiya, Peru ve Bolivya’yı içeren Yeni Granada ve Ekvador’un doğmasına yol açtı. Ancak bu devletler, anayasa bile hazırlayamadan iç savaşa sürüklendiler. Sonuçta Yeni Granada, Kolombiya, Bolivya, Peru gibi bağımsız devletlere ayrıldı (1830). Andlar Konfederasyonu gibi Orta Amerika Konfederasyonu da Panama Kongresi’nden sonra bunalıma girdi. 1926’da Honduraslı Maragas zorla Guatemala’daki federal başkente girerek kendini diktatör ilan etti. 1837’de bir kolera salgını nedeniyle Peru’ya çekilince diktatörlük düştü ve Konfederasyonu oluşturan 5 devlet; Guatemala 1847’de, Honduras 1838’de, Kosta Riko 1838’de, Nikaragua 1838’de, Salvador 1839’de birbirinden ayrılarak bağımsız oldular. Böylece Latin Amerika tüm 19. yüzyıl boyunca koruyacağı politik görünümünü kazanmış oldu. Bu politik görünüm, ırk değişiklikleri, halklar arasındaki toplumsal ayrılıklar, ekonomik ve politik alandaki çıkarlar gibi nedenler yüzünden toplumu düzenleyen kuruluşlar üzerinde anlaşmazlıkların körüklendiği iç kavgalarla doluydu. Tümünde kendini kabul ettiren kişisel otorite, yani diktatörlük olacaktı. Yalnız Brezilya’yı soyutlamak gerekir; orada monarşi, tutunabileceği liberal gelişmeye sahipti.

Çözülmeden sonra bağımsızlığa kavuşan tüm devletler birbiriyle mücadele eden kentlerdeki liberal burjuvaziyle muhafazakâr toprak sahiplerinden birinin üstünlüğünü sağlayacak iç savaşlar ve anayasalar yapmaya uğraştılar. Orta Amerika’da Guatemala ile Honduras, Salvador ve Nikaragua şiddetli iç savaşlara sahne oldu. Antiller ise kıtadaki bağımsızlık uğraşılarına karşın hâlâ sömürge bölgesi olmayı sürdürüyordu. Batı Avrupa’nın ekonomik kalkınmasındaki öncü ülkelerden İngiltere ve Fransa’nın denetimindeki bu topraklar bir ölçüde refaha ulaşmışlardı. İspanya sömürgesi olmayı sürdüren Küba ve Puerto Rico ise anayurt gibi genel

ekonomi hareketine katılamadı. Yalnız Zenci devletleri arasında bölüşülmüş olan Haiti Adası, cumhuriyetçi ya da monarşi biçimleri altında bağımsızlık denemeleri yapmaktaydı. Adanın güney ve doğusunda 1816 ve 1843’te cumhuriyetler kurulmuştu. Kuzeyde saraya bağlı soyluların etkisiyle gene bir Zenci kral hüküm sürmekteydi. Haiti’de 1859’da cumhuriyet kuruldu. 1890’lardan başlayarak Antiller’de denetimi ele geçirmek isteyen ABD, Panama Kanalı’nı da güvenceye almak için 1915’te Haiti’yi işgal etti. 1935’e kadar süren bu işgalden sonra 15 yıl ABD’nin vasiliğinde kalan Haiti, 1950′ de yeniden bağımsızlığına kavuştu. 1961’de diktatörlük kuruldu. Şubat 1986’da, Jean Claude Duvalier’in devrilmesi, demokrasiye geçiş için bir umut doğurduysada, dikta rejimi günümüzde de sürmektedir. Antiller’deki en büyük ada olan Küba, şeker kaynağı olmayı, bu nedenle ABD’nin ilgisini çekmeyi sürdürdü. 1895’e Küba, ABD’nin öteki Antil adalarında yaptığı korumacılığın ekonomilerini sarstığını öne sürerek ayaklandı; İspanyol vali ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastırdı. Bu arada adadaki bazı ABD’li çiftlik sahipleri de zarar görmüştü. İspanya, ABD tüccarlarının zararmı ödemeye yanaşmadı; bunu bahane eden ABD, Havana’ya bir zırhlı gönderdi. İspanya bunu bir savaş ilanı saydı. İspanya yenildi ve 1898 Paris Antlaşması ile sömürge imparatorluğu sona erdi ve Küba 1898’de ABD egemenliğine girdi. 1901’de cumhuriyeti ilan etmesi ve anayasasmı açıklamasına karşın ABD işgali kaldırmadı. Küba’dan ancak 1923’te çekildi. 1933-1939’da Batista’nm diktatörlüğü, 1952′ de yeniden hükümet darbesi yaparak yönetimi ele geçirişinden sonra, 1959′ da Fidel Castro’nun devrimi bugünkü Küba’yı yarattı. Sosyalist yönetimin işbaşına gelmesi, ekonomik ve toplumsal alanlarda somut başarılar elde edilmesini sağlarken; dış politikada, özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında Küba’ya saygın bir yer kazandırdı. 1991’de SSCB’nin dağılmasına karşılık Küba, büyük bir dirençle sosyalist yönetimi sürdürme çabası içindedir. Antiller’deki öteki adalardan Virgin Adaları, Anguilla, Montserrat, Cayman Adaları, Turks ve Caicos Adaları Büyük Britanya’nın; Guadeloupe, Martinique ve Güney Amerika’nın kuzeydoğu kıyısındaki Fransız Guyanası Fransa’nın; Puerto Rico ABD’nin yönetimi altındadır.

Büyük Kolombiya Konfederasyonu’ nun dağılmasının (1830) ardından Venezuela sürekli olarak askeri ve sivil diktatörlüklerle yönetildi. Bunlardan Monagas’ın diktatörlüğü sırasında (1830-1861) Venezuela bir kalkınma atılımı içine girdi. Bu arada kölelik

Advertisement

kaldırıldı. 1857’de otoriter bir anayasa kabul edilerek azınlıktaki Beyazlarla çoğunluğu oluşturan gelişmemiş Kızılderili ve Melezler arasındaki hukuk kurumlarına işlerlik kazandırıldı. Buna karşı çıkan liberaller ayaklandılar. Başlangıçta genel seçimi benimseyen liberaller, her yere Yerlilerin egemen olacağmı anlayınca, başkent Caracas’ta ve öteki kentlerde yönetimi elde tutabilmek için eyaletleri yerel bağımsız devletler durumuna getiren yerel yasalar çıkardılar. Güçlü bir merkezi yönetim bulunmadığından kısa sürede yarı bağımsız devletler ayaklanarak 1864′ te, özerk konumda 20 eyaletten oluşan federatif bir yapıya kavuştular. Ancak, 1868 Ayaklanması ile yeniden diktatörlüğe dönüldü. Diktatörlükler ve darbeler, yaklaşık yüzyıl (1958’e kadar) ülkenin yazgısı olmayı sürdürdü. Venezuela ile birlikte Büyük Kolombiya Konfederasyonu’ndan ayrılan Ekvador’da, 1830’da başlayan iç savaş çeşitli dönemlerdeki kesintilerine karşın, 1859’a kadar sürdü. 1859’da, cumhuriyetçi kurumlar, Fransa ve İspanya’nın desteklediği Katolik Kilisesi ile bir antlaşma imzalayarak Ekvador’da bir tür dinsel yönetime geçişi sağladılar. Günümüzde politik ve ekonomik güç, bağımsızlıktan bu yana, belirli ailelerin elinde olup yönetim cuntalarla siviller arasında el değiştirmektedir. Kolombiya da, Büyük Kolombiya Konfederasyonu’nun dağılışıyla bir iç savaşa sürüklendi. 1843’te, muhafazakârlar yönetimi ele geçirdi ve kalkınma atılımı içine girildi. 1853’te, Venezuela’da olduğu gibi eyaletlere yetkiler veren anayasa kabul edildi. 1862′ de, Bogota merkez olmak üzere Kolombiya 9 eyalete ayrıldı. Bu ülkede de, politik ve ekonomik istikrarsızlık günümüze kadar sürdü. Terör, uyuşturucu kaçakçılığı, askeri ve sivil yönetimlerin başa çıkamadıkları sorunlar oldu. 1989 sonlarında ABD desteğinde uyuşturucu, kaçakçı örgütlerine karşı başlatılan savaşım, hükümet güçlerinin lehine sürmektedir.

1903’te Panama, Kolombiya’dan ayrılarak bağımsız oldu. Ancak ABD denetiminden kurtulamadı. 1949-1958 arasında süren iç savaş patlak verdi. 1958’de Muhafazakârlar ve Liberaller 16 yıllık bir anlaşma imzalayarak sırayla yönetimi paylaştılar. 1982’de Muhafazakârların yönetime gelmesiyle 1949’den beri süren sıkıyönetim kaldırıldı. Silahlı mücadele veren gerillalar için af çıkarıldı. ABD’ye karşı daha bağımsız tutum benimsendi; devletleştirmeye gidilerek ekonomide rahatlama yaratılmaya çalışıldı. Ancak, ABD’ nin Panama Kanalı yönetimini 1999’da Panama’ya devretmesinin yarattığı rahatsızlık, Ronald Reagan’ın başkanlığının son yıllarında su yüzüne çıktı. Reagan’dan görevi devralan G. Bush, Panama Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkam Noriega’nın uyuşturucu kaçakçılığını öne sürerek ülkeye müdahele etti (Aralık 1989); tutuklanan Norega, ABD’de yargılanıp hapse mahkûm edildi.

Peru ve Bolivya, 1836’da Santa Cruz’ un diktatörlüğü altında yeniden bir araya geldiler. Peru, 1843’te Bolivya’yı topraklarına katmak istediyse de yenildi. Ancak, savaş Bolivya’da Liberal hükümetin düşmesine ve anarşiye yol açtı. Peru bunu fırsat bilerek 1845’te yeniden harekete geçti. Şili’yi de içine alan yeni bir konfederasyon çalışmaları sonuçsuz kaldı. Fransa 1862’de, yeniden iç savaşa sürüklenen Peru’yu yabancılara karşı davranışı nedeniyle ablukaya aldı. Bu abluka, Peru’da kölelerin özgürlüklerine kavuşmalarını sağladı. Peru, 1881’de Bolivya yüzünden Şili ile savaşa girdi ve başkent Lima işgal edildi. Peru, Ancon Antlaşması’nı (1883) imzalamak zorunda kalarak Tarapaca Eyaleti’ni ve nitrat yataklarını Şili’ye kaptırdı. Nitrat yatakları elinden çıkınca zor duruma düştü ve Avrupa’ dan yardım istedi. Avrupa’nın oluşturduğu Konsorsiyumla 60 yıl süreyle Guyana yatakları ve demiryolları işletmesini alma koşuluyla Peru’ya yardım sağladı. Altm yataklarının (1895) bulunması, ekonomiye görece bir rahatlama getirdi. Ancak, 1933’te Kolombiya, 1941’de Ekvador ile savaş yaşandı. 1945’te Amerika Devrimi için Halkın Birliği’nin (APRA) girişimiyle karışıklıklara sahne oldu. 1948’de iç düzen sağlandı. 1956’da, APRA yasallık kazandı. 1961’de ordu yönetime el koydu. 1963’te seçime gidildi. Denizle bağlantısı kesilen Bolivya, 1920’ye kadar kısır bir iç savaşa sürüklendi. Uzun yıllar askeri diktatörlüklerin egemen olduğu Bolivya, denizle bağlantısını yitirmeyi bir türlü içine sindiremediğinden 1980’lerde bu konu yeniden gündeme geldi. 1980’de demokrasiye dönüş engellendi. 1984’te, kokain kaçakçılarınca kaçırılan sivil cumhurbaşkanı, ABD’nin araya girmesiyle bırakıldı. 1985’ten bu yana yönetim Ulusal Devrim Hareketi (MNR)’ nin elindedir.

Şili de bağımsızlığa iç savaşla girdi. 1830’da yönetimi Muhafazakârlar ele geçirdiler ve 1833’te büyük çiftlik sahiplerine üstünlük tanıyan bir anayasayla simgesel bir düzen benimsendi. Bu rejim 1860’a kadar kesintiye uğramadan işledi. 1881’de Bolivya’daki nitrat yataklarının işletilmesi yüzünden Şili, Bolivya’ya savaş açtı. Savaşa Bolivya ile gizli antlaşma içinde bulunan Peru da karışınca Şili, Peru’yu işgal etti. Ancon Antlaşması (1833) ile Peru, Tarapaca Eyaleti’ni Şili’ye bıraktı ve nitrat yataklarını 10 yıl süreyle işletme hakkını aldı. Bolivya ise bu antlaşmayla kıyı eyaletini Şili’ye bıraktığından derzle bağlantısı kalmadı. Şili, 1881’de de, Arjantin’den Patagonya’yı aldı. 1890’larda patlak veren bir darbeyle 1915’e kadar sürecek olan bir parlamenter oligarşi kuruldu. 1925 darbesinin ardından 1927’de yeni bir anayasa benimsendi. Ülke politikasına Hıristiyan Demokrat Parti ve Halk Cephesi egemen oldu. 1972’ye kadar

süren Hıristiyan Demokrat Parti egemenliği bu tarihte Halk Cephesi’nin eline geçti. Sol kesimin de desteğiyle ülke ekonomisinde düzelme ve uluslaştırma başlayınca CIA ve uluslararası şirketler (ITT) araya girerek partilerin kapatılmasında, demokrasinin yerleşmiş olduğu, ender Güney Amerika ülkelerinden Şili’de dikta rejiminin işbaşına gelmesinde önemli rol oynadılar (Eylül 1973). 16 yıl aradan sonra yapılan başkanlık seçimlerinde (Aralık 1989), Hıristiyan Demokrat Halk Cephesi ortak adaymm seçilmesiyle, dikta rejimi son buldu.

Arjantin’de diktatörlük 1852’ye kadar çok kanlı bir biçimde sürdü. 1852’de Uruguay ve Brezilya’nın desteğiyle diktatörlük yıkıldı ve Arjantin, 1853 anayasıyla 23 eyalet ve bir federal yönetimden oluşan federal bir yapıya kavuşarak birliğini sürdürdü. 1868’de Paraguay’ın başlattığı savaşta Brezilya ve Uruguay ile birleşmesine karşın yenildi. Daha sonra çıkan iç karışıklıklar ülkeye 1873-1903 arasında 3.5 milyon İngiliz, İtalyan, Alman ve Slav göçmenin gelişi; kentlerde ticareti Suriyeli göçmenler ve Yahudilerin ele geçirmesi; İngiliz, Belçika, Alman sermayesi ekonominin gelişme sürecini hızlandırdı. Ancak bir darbeler ülkesi görünümünden kurtulamadı. 1982 Nisanında, 1933’ten beri İngiliz işgalindeki Falkland (Malonine) Adaları’nı yeniden ele geçirme girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması (Haziran 1982), demokrasiye dönüşe zemin hazırladı. Uruguay, bağımsızlığını Büyük Britanya’nın desteğiyle kazanınca, bu kez Britanya etkisiyle, komşusu Arjantinli Liberallerle işbirliğine girerek diktatörlüğü devirmek için Arjantin’e savaş ilan etti. İçte durum Liberallerin aleyhine döndü. Uruguay’da da 9 yıl Arjantin’dekine benzer sert bir diktatörlük egemen oldu. Sonuçta, Avrupa’da, Uruguaylı Liberallerden yana kamuoyu oluşması üzerine, ülkeye, İtalyan Garibaldi komutasmda bir gönüllü birliği gönderilerek Liberallerin yeniden yönetimi ele geçirmesi sağlandı ve Avrupa’nın da desteğiyle kalkınma başlatıldı. 1860’ta, dışsatım bir anda Arjantin’e eş düzeye ulaştı. Paraguay Savaşı’ndan sonra 1870 Paris Barışı, Uruguay’ı gittikçe artan bir kalkınma çabası içine itti. 1897-1903 arasında iç

savaş yeniden yaşandı. Göç politikasıyla nüfusu artırma yoluna gidildi (1860’da 230 bin, 1908’de 1.100.000). Tarıma ağırlık verilerek kalkınmada somut adımlar atıldı. 20. yüzyıl başlarında demokrasiyi kökleştirme çabaları, 1933’te yönetime gelen diktayla son buldu. 1951 ‘de demokrasiye dönüş, 1970’te yeniden kesintiye uğradı. 14 yıl yönetimi elinde tutan ordu, Kasım 1984 seçimleriyle iktidarı sivillere devretti. Kıtanın ortasında tek başına kalmış, denizle bağlantısı olmayan Paraguay ise ılımlı bir diktatörlük altmda kapalılığını sürdürdü. 1864-1870 arasında Arjantin, Brezilya ve Uruguay ile savaştı. Savaş, Paraguay için yıkım oldu. Nüfusu 220 bine düştüğü için 1870 Paris Barışı ile Corrientes Eyaleti’ni de Brezilya’ya bıraktı ve 1914’e kadar totaliter rejim biçiminde kendini gösteren darbelerden kurtulamadı. 1933-1935 arasında bu kez, Bolivya ile savaşan Paraguay, Chaco Bölgesi’ nin önemli bir bölümünü ele geçirdi. Bunu, ülkedeki iç savaş ve birbiri ardına gelen dikta yönetimleri izledi (1938 -1954). Diktatörlerin en uzun ömürlüsü olan General Alfredo Stroessner, 35 yıl (1954-1989) koruduğu koltuğunu Şubat 1989’da yitirdi. Ancak, Paraguay’ın politik yazgısı değişmedi ve yeni bir baskı yönetimi işbaşma geldi (Mayıs 1989).

1836’da Teksas’ta Meksikalılarla Amerikalı göçmenler arasında çıkan karışıklıklar sırasında yabancıların, özellikle * Fransızların zarara uğraması, Meksika’nın bu zararları ödemeye yanaşmaması üzerine, Fransa Veracruz’a çıkarma yaptı. Bu iç ve dış zorlamalar karşısında benimsenen dikta yönetimi de başarılı olmadı; 1848’de, Teksas Birleşik Devletler’e katılma kararı alınca çıkan savaşta yenilen Meksika, Guadalupe Hidalgo Antlaşması’nı imzalayarak (1849) Teksas, Yukarı Kaliforniya ve New Mexico eyaletleriyle birlikte Birleşik Devletler’e 15 milyon dolar savaş tazminatı vermek zorunda kaldı. Savaş 1853’te yeniden diktatörlük denemesi, ülkeyi iç karışıklıklara sürükledi. Liberaller ve Muhafazakârlar arasında süren uzun mücadeleler sonunda ülke 1876-1880, 1884-1911 arasında Porfirio Diaz’ın uzun diktatörlüğü altına girdi. Bu dönemde belli bir kalkınma aşamasına girildi; halk ayaklanmaları başladı. Sonuçta, 1917 Anayasası ilan edildi. Buna göre Meksika, 29 eyaleti içeren bir federal devletten oluşuyordu. 1929 ve 1953’te değişimler geçirmesine karşın, bu anayasa günümüzde de yürürlüktedir. 1928′ de kurulan, 1929’dan bu yana yönetimi elinde tutan devrimci Kurucu Parti (PRI), Orta Amerika’da uzlaştırıcı bir ağırlığa sahiptir.

Bir yandan 19. yüzyıl başlarında başlayan bağımsızlık hareketleriyle devletler kendi birliklerini korumak için çaba harcarken öte yandan 1823’te, ABD Başkanı P. Monroe’nin, Güney Amerika’da başlayan bağımsızlık hareketlerine Avrupa devletlerinin Kutsal İttifak adı altında karışmalarını önlemek ve öteki etkenlerle Kongre’ye sunduğu mesajdan doğan “Amerika Amerikalılarındır” sözü giderek bir doktrine (Monroe Doktrini) dönüştü. ABD’nin 19. yüzyıl sonunda başlayan emperyalist politikası, İspanyol-ABD Savaşı’na yol açtı ve savaşı ABD kazandı. Bu başarıdan yararlanmak isteyen ABD, Latin Amerika üzerinde egemenlik kurmak için birtakım girişimlerde bulundu. Bunlardan kıta genelinde en önemlisi, Pan Amerikan politikasıdır. Bu, 1898’de Washington’ da bir konferans düzenleyerek Amerikan Cumhuriyetleri Ticaret Bürosu adı altında bir ekonomik inceleme örgütünü amaçlıyordu. İkinci Pan Amerikan Kongresi, 1901-1902’de Montevideo’ da toplandı. Toplantıda, Latin Amerika devletlerinin aralarındaki ilişkilerde uygulayacakları yönetimlerin devletler özel ve devletler genel hukukuna uygun olarak ele alınması kararlaştırıldı. Bu konuda 3’ü Amerikalı, 2’si Avrupalı 5 hukukçu görevlendirildi. 1903’te Rio de Janeiro’da toplanan 3. Pan Amerikan Konferansı, bu görevi her Amerikan devletinden gelecek iki hukukçunun oluşturduğu bir kurula aktardı. Ancak, ABD’nin bu etkinliği, işe el koymaya dönüştü. Küba’dan işgali kaldırmadığı gibi anarşiyi öne sürerek 1904’te Dominika’yı işgal etti. Nikaragua, Guatemala, Honduras ve El Salvador ekonomilerindeki denetimini güçlendirdi. 1898 Washington Antlaşmasına dayanarak Meksika ile bu ülkelere de Washington Antlaşması’nı onaylattı (1912). Bu sırada Büyük Okyanus’a bir kanal açılma olasılığı gündeme gelmesi üzerine ABD, Nikaragua ile 1914’te bir antlaşma imzalayarak kanalın açılması durumunda 99 yıllığına Fonseca Körfezi’ni kiraladı. 1911’de ABD, Honduras Cumhuriyeti’ nde de işe el koyarak ülkeyi koruması altına aldı ve birçok ayrıcalık elde etti; en kararlı Orta Amerika ülkesi olan Kosta Rika’ya da bir demiryolu döşetti. ABD, 1914’te Meksika’ya da müdahalede bulunca, Pan Amerikanizm bir açmaza düştü. Bunalım, 1915’te, Haiti Zenci Cumhuriyeti’nin işgaliyle en üst düzeye ulaştı. ABD’nin, Güney Amerika üzerindeki emperyalist emelleri Arjantin, Brezilya ve Şili’yi ortak tavır almaya zorladı ve bu ülkeler ABC Antlaşması diye bilinen 3’lü bir antlaşma imzaladılar.

1917’de, ABD Birinci Dünya Savaşı’ na girerken peşinden Küba, Panama, Bolivya, Peru, Uruguay ve Ekvador’u da sürükledi. Guatemala, Honduras ve Kosta Rika ise Almanya ile ilişkiyi kestiler. Yalnız Venezuela, Kolombiya ve Paraguay buna uymadılar. 1918’de, Başkan Wilson’un, 14 İlke’sinin yayınlanması, Güney Amerika ülkeleri tarafından, ABD’nin emperyalist politikadan vazgeçmesi biçiminde yorumlandı. 1981’de İngiliz ve ABD sermayelerinin Meksika’ya girişi ve her iki ülkenin kendi çıkarma yönelik davranışları, Meksika’da yeniden iç karışıklıklara yol açtı.Meksika’nın, ABD şirketlerine ağır vergiler getirmesi, ilişkileri gerginleştirdi. 1924’te, Meksika’da kilise karşıtı toplumsal bir hareket başladı; bu aynı zamanda tüm Güney Amerika’ da ilk somut devrimdi. Ancak, bu olgu Güney Amerika’nın öteki ülkelerine yansımadı, çünkü toplum yapısı Beyaz, Zenci, Kızılderili ve Melez karışımı olan bu topraklarda büyük yaşam biçimi ayrılığı vardı. Meksika’dan Şili’ nin kuzeyini, Brezilya’yı geçerek Arjantin’in kuzeyine bağlayan çizgiye kadar olan topraklarda yaşayanların ancak % 10’u Beyaz, gerisi Melezdi. Atlas Okyanusu kıyısı boyunca Kolombiya, Venezuela, Peru, Ekvador, Bolivya ve Guyana’da Kızılderililer ağırlıkta; Brezilya’nın güneyi, Arjantin, Şili ve Uruguay’da ise nüfusun % 50-90’ı Beyazdı. Toplumun yapısı, bu bölgeler arasında gözle görülür yansımalara neden oldu. Birinci ve ikinci bölgedeki halk, demokrasiden çok, liberal, muhafazakâr, dinci, din karşıtı yönetimlerin etkisi altmda küçük grupların çıkarını gözeten güçlü kişilerce yönetildiler. Üçüncü grup ülkelerde ise, parlamenter bir düzen monarşi içinde gelişti; parlamenter gelenek ve kurumlar oluşma ortamı buldu. Genelde Birinci Dünya Savaşı, Güney Amerika’yı her açıdan Avrupa’dan kopararak ABD’nin etkisi altına girmesine yol açtı. 1917’de, Venezuela, petrol alanlarını ABD’ye açarak üretimini artırdı. Kolombiya da aynı yolu izleyerek ABD’ ye açıldı. 1920’lerde, ABD, bu ülkelerde tutarlı yönetimleri özendirerek belirli ölçüde ferahlık sağlıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti’nin kurulması nedeniyle, bu çalışmadan vazgeçilme eğilimi ortaya çıktı ve 1923’te Santiago’da toplanan 5. Pan Amerikan Konferansı’nda belirli konularda bir ortaklık hedeflendi. ABD güçleri, 1923’te Küba’dan, 1924’te Dominika’dan 1925’te Nikaragua’dan çekildi; ancak Nikaragua’nın çağrısı üzerine 1932’de yeniden Nikaragua’ya giren ABD, 1935’e kadar burada kaldı. 1928’de Havana’da toplanan 6. Pan Amerikan Konferansı’nda; Güney Amerika ülkeleri, ABD’nin müdahalelerine son vermek amacıyla bir Pan Amerikan Statüsü’nün kabulünü sağladılar. Böylece sığınma hakkı, sivil havacılık, yabancıların statüsü, iç savaşlarda devletlerin hak ve görevleri, diplomasi temsilcilikleri, konsoloslar, deniz savaşında yansızlık, antlaşmalar, sanat eserlerinin mülkiyeti ve Pan Amerikan Birliği hakkında sözleşmeler kabul edildi. 1933’te Montevideo’da toplanan 7. Pan Amerikan Konferansı’nda uyruk, kadın hakları ve suçluların geri verilmesi konularında birliğe varıldı. Bu arada, ABD, Müttefikler yanında Mihver Devletleri’ne karşı savaşa girince, 1942 Ocağında Rio de Janeiro’da bir Amerikalılararası toplantı düzenleyerek Alman etkisini engelledi; Arjantin ile Şili dışında tüm Güney Amerika ülkelerinin Mihver Devletleri ile ilişkilerini kesmesini sağladı. Meksika ve Brezilya ise Mihver’e savaş ilan etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Latin Amerika’da yığınlar, yoksullularının bilincine vararak politik alanda daha çok hak istemeye başladılar. Bu da, savaş içinde Sovyetler Birliği ile girişilen ilişkiler sonucu oldu. Sosyalist hareketin işçi ve gençlik örgütlerinde etkisi arttı. Gerçekten, 1942’den başlayarak Meksika, Küba, Kosta Rika, Guatemala ve Haiti’de sosyalizm tartışmaları başladı. İşçi örgütleri, gençlik kuruluşları ABD ve Avrupa emperyalizminin eziciliğini dile getirip kitleleri etkilediler. Savaş sonrası Küba’da, Şili’de, Brezilya ve Uruguay’da komünist partiler seçimlerde meclise üye sokmayı başardılar. Özellikle, Meksika, Brezilya, Şili ve Uruguay’da komünist partiler yadsınmayacak bir güç konumuna geldiler. Güney Amerika’daki bu gelişmeyi gören ABD, hemen harekete geçti; Meksika’da Pan Amerikan Kongeresi’ni toplayarak etkinliğini yeniden ortaya koydu. Bu toplantıya Arjantin katılmadı. Kongre sonucunda yayımlanan Mexico Bildirisi ve Chapultepec Antlaşması, ABD ile Amerika devletleri arasındaki dayanışmayı daha ileriye götürmeyi amaçladığını ortaya koydu. Ayrıca ilk kez tüm Amerikan devletlerini politika ve hukuk alanında eşit olarak gördüğünü de sergiledi. Devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmasına karşı yaptırımlar kurala bağlandı. Amerika dışından gelecek herhangi bir saldırıya tüm Amerika’nın karşı çıkacağı duyuruldu. Kıtada yaşam düzeyinin yükseltilmesi için yeni bir ekonomi politikası benimsendi. Bu antlaşmaya 1946’da Arjantin de katıldı. Böylece komünist etkiye karşı önlem alan ABD, bu arada hem komünizme hem liberalizme tepki olarak doğan Peroncu hareketi de baltaladı. Brezilya’da Komünist Parti, yasa dışı ilan edildi. Arjantin’de görece ilerici nitelikli hareket, 1955’te Peron’un görevden uzaklaştırılmasıyla başlamadan bitti. 1947’de, Güney Amerika ülkeleri Rio de Janeiro’da bir araya gelip ABD dışında tüm Güney Amerika’yı kapsayan bir savunma antlaşması geliştirerek dayanışma içine girdiler. Buna karşılık olarak ABD, Bogota Konferansı’nı topladı. Bu toplantıda bir de Pan Amerika ayrıcalık belgesi hazırlandı. Sonuçta 1948’de Bogota’da toplanan konferansta Amerikan Devletler Örgütü (OAS) kurulmuş oldu. Örgütün 22 üyesi vardır. 1950’de Rio de Janeiro’da toplanan OAS; karasularda devlet gemilerinin ayrıcalığı, direnme, insan hakları gibi konularda Amerikalılar arası divan, politik sığınmalar, suçluların geri verilmesi, çok taraflı antlaşmalarda çekince kaydı, pasaportların kaldırılması, çifte vergileme, birbirinin işlerine karışmama konularında birlik sağladı. Bogota Konferansından sonra çıkan olaylar komünistlere mal edildi. Kolombiya’da komünistler tutuklandı. Şili’de çıkan karışıklıklar sonunda komünistlerin seçme ve seçilme hakları sınırlandı. 1949’da ise hükümet komünistleri ezdi. 1953’e gelindiğinde Güney Amerika’da üç politik eğilim ağırlıktaydı: ABD yanlıları (Guatemala dışında) Antiller, Kolombiya, Venezuela, Brezilya, Peru, Uruguay; Arjantin, Bolivya, Paraguay, ve Ekvador’da kendini duyuran ABD ile sosyalizm arasında bir rejim olan Peroncu hareket; Meksika ve Guatemala’nın güttüğü sosyalist eğilim.

Güney Amerika’daki bu değişik politik eğilimlerin, yaşam biçimi ayrılığına karşın yine de belli konularda bir araya gelme ve ekonomik alanda işbirliği vb ilişki içine girme gibi iyi niyetli girişimleri vardır. Bu girişimin en önemlileri; 1960’ta 9 Güney Amerika ülkesi (Meksika, Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, Ekvador, Paraguay, Peru, Uruguay) ekonomik alanda işbirliği kurarak aralarında gümrük duvarlarının kaldırılmasını amaçlayan ALALC’ı kurdular. Daha sonra Venezuela ve Bolivya da katılınca üye sayısı 11’e çıktı. 1981’de ad değiştirerek Latin Amerika Entegrasyonu Birliği (ALADI) oldu.

Advertisement

1967’de Meksika’da bir araya gelen Güney Amerika ülkeleri, Güney Amerika’da her türlü nükleer silahm bulundurulması ve kullanılmasını yasaklayan Tlatelolco Antlaşması’nı imzalayarak atomdan arındırılmış bir bölge oluşturdular.

1969’da yürürlüğe giren bu antlaşmayı denetlemek amacıyla OPAN adıyla bir sürekli organ kuruldu. Şili, Bolivya, Ekvador, Peru, Kolombiya ticaret, maliye, turizm ve planlama konularmda işbirliği yapmak amacıyla 1969’da And Ülkeleri Grubu’nu (Andean Gourup) kurdular. Bu gruba 1973’te Venezuela da katıldı. Şili ise, Peru ve Bolivya ile çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle 1977’de üyelikten ayrıldı.


1 Yorum

  1. CANAN YASDIMAN on

    THANK YOU GOOGLE… FOR THE LOGO OF THE REBUBLICAN DAY OF TURKEY ON THE 29TH OF OCTOBER..
    THERE IS A LOT OF RESTRICTIONS AND LIMITATIONS OF FREEDOM IN TURKEY SINCE 2001.
    THIS GOVERNMENT IS HATED….NOT LIKED BY THE TURKS..CAUSE THESE FUNDAMENTALISTS HATE ATATURK WHO HAS ESTABLISHED REPUBLIC IN THIS COUNTRY 90 YEARS AGO..BUT THIS GOVERNMENT TRIES TO MAKE IT AN ISLAMIC-BASED REPUBLIC.. WE DON`T WANT IT. WE WANT FREEDOM!
    YOUR LOGO FOR OUR IMPORTANT DAY IS LOVABLE..AGAIN, THANK YOU….

Leave A Reply