Demokrasinin Tarihsel Gelişimi

3
Advertisement

Demokrasinin dünya üzerindeki serüveni, tarihteki yeri, gelişimi, eski zamanlardan günümüze uygulanması hakkında bilgi.

Demokrasi

Demokrasinin Tarihsel Gelişimi

Demokrasi Tarihi;

Eski Yunan’daki site devletlerinin tarihi, bir yönetim biçimi olarak demokrasiyle oligarşi (takım erki) arasındaki mücadelelerle doludur. Bu, gerek sitelerin (özellikle Atina) kendi politik yönetim yapılarının içerisinde, gerekse birbirine karşı (Atina ile Sparta) yürüttükleri bir mücadeleydi. Bu mücadele İÖ 4. yüzyıldan başlayarak sitelerin bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak bozulmalarıyla demokrasinin zararına sonuçlandı. Bununla birlikte sitelerin olgunluk çağında (İÖ 6. ve 5. yüzyıllar) politik uygulama ve düşünce düzeyinde ortaya konanlar demokrasi açısından büyük önem taşır.

Atina’da uygulanan demokrasi örneğinde iki özellik dikkati çeker:

Başta, ilk demokrasi uygulamasının sürdüğü Atina sitesinde yaklaşık 30 bin yurttaş bulunurken, bu sisteme hiçbir biçimde katılmayıp Atinalı yurttaşlara hizmet eden yaklaşık 100 bin köle vardı. İkincisi Atina’da demokrasi doğrudan bir nitelik taşımaktaydı. Yasalar geniş katılımlı halk meclislerinde yapılıyor, çeşitli kamu görevleri rotasyon (yerdeğişim) yöntemiyle sürdürülüyordu. Bunun sonucu olarak da Atinalılar zamanlarının büyük bölümünü kamu etkinliklerine ayırmak zorundaydılar.

Tüm Atinalıların politikaya ülke yönetimine bu derecede yoğun olarak katılabilmeleri ise ancak öteki işleri kölelerin yaptığı bir toplumda gerçekleşebiliyordu. Romalılar demokrasi konusunda kuramdan çok uygulamayla ilgilendiler. Özellikle Cumhuriyet Roması’nın anayasal yapısında belirli bir güçler ayrımına dayanılarak oluşturulan çeşitli karşılıklı denetim kuruluşları, tek erkçi monarşist ve soylu erkçi aristokratik öğelerle yan yana yer almakla birlikte belirli bir demokrasi anlayışı getirmişti. Özellikle Roma hukuk sistemindeki benzer ve eşit hukuk uygulama anlayışı, uzantıları günümüze kadar gelen bir dizi ilkenin ilk örneğini oluşturuyordu.

Advertisement

Ortaçağ boyunca demokrasi yönetimi uygulamaları ortadan kalktı. 16. yüzyıldan başlayarak Rönesans ile birlikte yeşermeye başlayan yeni ülküler, Protestanlığın dünyaya bağlılığı öne çıkartan öğretisi ve özellikle kentlerde beliren orta sınıf demokrasiyi yeniden gündeme getirdi. Kentlerde yoğunlaşan bu orta sınıfın, özellikle deniz ticaretiyle gelişen İtalyan ve Kuzey Almanya (Hansa) kentlerinin yönetiminde, günümüzdeki belediyelere benzer bir örgütlenme biçimi oluşturmaları, demokrasinin gelişmesi açısından önemli deneylerdir.

Günümüzdeki anlamda demokrasinin ortaya çıkışı 17. yüzyıl İngilteresi’nde görülür.

Bir kanlı iç savaş (1640-1648) ve bir kansız devrim (1688-1689) yaşayan İngiliz halkı, bu yıllarda ülkedeki demokrasinin temelini atmaktaydı. Bu ülkedeki parlamento, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla gelişmesi ise uzun yıllar alacaktı. İngiltere’de demokrasi mücadelesi, kralın yetkilerinin parlamento yararına kısılması, bir başka deyişle kralın yetkilerini parlamento ile paylaşmaya zorlaması biçiminde gelişti. Oysa tek erkçiliğin bulunmadığı Amerikan toplumunda böyle bir mücadeleye gerek kalmamakta, ülkede soyluluğun bulunmayışı Kongre’nin İngiliz Parlamentosu’na oranla demokrasiye daha uygun yapıya sahip olabilmesini olanaklı kılıyordu. 18. yüzyıl Fransası’nda durum oldukça değişti. Krallık yetkililerini kimseyle paylaşmaya yanaşmıyor, karşıtlarına sert davranıyordu. Gelişen orta sınıfınsa buna daha fazla katlanmaya niyeti yoktu. 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi’nde orta sınıfın önderliğindeki halk kitleleri, yönetimi kendileriyle paylaşmaya yanaşmayan krallığı ortadan kaldırdı. Devrimin demokrasi açısından öne çıkardığı kavramlar “halk egemenliği” ve “temsili demokrasi” oldu. Bu anlayışa göre; “tüm egemenliğin kaynağı ulustur. Yasalar, genel istemin bir anlatımıdır ve tüm yurttaşlar kişisel olarak ya da temsilcileri yoluyla onun oluşturulmasında yer almak hakkına sahiptirler.”

19. yüzyılda,

demokrasi ilkelerinin hızla yayılmasından en fazla, Rusya ve Avusturya başta olmak üzere, dönemin mutlak krallıkları korkuya kapıldılar. Özellikle Napolyon Savaşları ile tüm Avrupa’ya yayılan bu görüşlerin gelişmesini önleyebilmek için aralarında Kutsal İttifakı oluşturdular. Yine bu amaca yönelik olarak, gerektiğinde bir başka devletin içişlerine karışma, bu yönetimlerin demokrasi istemlerini bastırmak için başvurdukları bir yöntem oldu.

20. yüzyılın ilk yarısı,

temsili demokrasi anlayışına uymayan, üstelik ona tepki olarak gelişen birtakım eğilimlerin güç kazandığı bir dönem oldu. 1917’de Rusya’da gerçekleşen Bolşevik Devrimi, Marksçı düşünce doğrultusunda, kısa süren “Sovyet demokrasisi” deneyinin ardından proletarya diktatörlüğünü oluşturuyordu. Öte yandan 1922’de İtalya’da Mussolini’ nin önderliğinde Faşistler, 1933’te Almanya’da Hitler’in önderliğinde Naziler, 1936-1939’da da İspanya’da Frankocular, ülkelerindeki demokrasi yönetimlerini devirerek iktidarı ele geçirdiler. Bu gelişmelerin izlerine dönemin öteki devletlerinde de rastlanır, Bulgaristan, Yunanistan, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerde de demokrasiden uzaklaşma eğilimleri gözlendi. İkinci Dünya Savaşı ve Müttefiklerin savaştan üstün çıkmaları, gelişmelere bir başka yön verdi. Bu kez de dünya temsili demokrasiler ve Sovyet tipi yönetimler olarak iki genel anlayışın etkisine giriyordu. Yine de temsili demokrasi, Batı dünyasında büyük çoğunluğun yönetim biçimi olarak iyice belirginleşti. 1989 sonunda Doğu Bloku’ndaki çözülme, ardından SSCB ile Yugoslavya’nın dağılması, bu devletleri oluşturan federal devletlerde demokrasiye geçişi hızlandırdı.

Advertisement

3 yorum

Leave A Reply