Edebi Sanatlar Konu Anlatımı

0

Edebi sanatlar nelerdir? Edebi sanatların özellikleri, isimleri, mecaz anlam nedir? Edebi sanatlar konu anlatımı.

Edebi Sanatlar Konu Anlatımı

MECAZLAR VE EDEBİ SANATLAR

Sözcüklerin, sözlüklerde yazılı olan doğal anlamları, her türlü duygu, düşünce ve hayalin anlatımına yeterli değildir. Sözcüklerin doğal anlamları, belli fikirlerin, donmuş kalıplarıdır.

Advertisement

Duygu, düşünce ve hayal değişgendir. Bu nedenle bunların anlatımında, sözcüklere kendi doğal anlamlarının dışında, birtakım yeni anlam ve kavramlar kazandırılır.

Sözcük ya da sözcük gruplarının doğal anlamlarının dışında bir anlamda kullanılmasına mecaz aıılam, başka kavramlar ve incelikler kazandırmak amacıyla biçimlen-dilirip bir düzene sokulmasına da edebî sanat diyoruz.

işte kitabın bu bölümü, mecazlarla edebî sanatları tanıtacaktır :

1. MECAZ :

Mecaz, bir sözcüğün gerçek anlamından başka olan anlamlarına denir.

Advertisement

Mecazî anlama hemen her çeşit yazıda rastlamak mümkündür. Hattâ mecazlıktan çıkmış mecazlar da vardır. Örneğin «Ay doğdu.» sözündeki doğdu sözcüğü mecaz anlamda olduğu halde, artık bunun farkına varmıyoruz. Halbuki ayda, insan ve hayvanlardaki gibi bir doğma olayı yoktur. «Güneş battı.» sözündeki battı da öyledir. Çünkü batmak su, çamur gibi bir şeyin derinliğine inmek demektir. Güneşin böyle bir şeye batmasına imkân yoktur. Bu iki sözdeki doğdu ve battı gibi söcükler, mecaz anlamlarda kullanılmış olmakla beraber, mecazlıklarını kaybetmişlerdir. Dilimizde bu biçime girmiş pek çok sözcük vardır. Bu açıklamalardan şu sonuç çıkıyor : Sözcüklerin bir gerçek anlamları, bir de mecaz anlamları vardır.

Bir edebî yazıda, kılişeleşmiş mecazlardan kaçınmalıdır. Sözcüklere, hayali yansıtacak çapta mecazî anlam verilmelidir. Örnek :

Bütün dikkatimi senin hareketlerine bağladım.

Bu sözdeki bağladım sözcüğü mecaz anlamda kullanılmıştır. Buradaki bağladım sözcüğü, bütün dikkatimle hareketlerini gözetliyorum kavramında kullanılmıştır. Bir iple dikkatimi hareketlerine bağladım gibi gülünç bir anlam taşımamaktadır.

2. BENZETME (Teşbih) :

Bir ya da birkaç şeyi, benzetme amacıyla karşılaştırmaya ve birbirleri arasında bu yönden ilgi kurmaya benzetme denir. Benzetmeyi mecazla karıştırmamak gerektir. Çünkü benzetmede sözcük, gerçek anlamından başka bir anlam ve kavramda kullanılmaz. İleride görüleceği gibi istiare, kuvvetli bir mecazdır. Fakat benzetme, mecaz olmamakla beraber, istiarenin temelini teşkil eder. Bu nedenle önce benzetmeyi tanımak gerekir. Benzetmenin kısa yoldan tarifi, bir şeyi bir şeye benzetmektir. Yalnız burada unutulmaması gereken şey, daima zayıf olanın kuvvetli olana benzetileceğidir. Hasan tilki gibi bir çocuktur, sözünde Hasan, kurnazlık yönünden, kendisinden daha güçlü olan tilkiye benzetilmiştir. Çünkü tilkinin kurnazlığı, Hasan’ın kurnazlığından daha güçtür. Dikkat edilirse örnekteki bütün sözcükler, gerçek anlamlarında kullanılmıştır.

Bir benzetmede dört öğe (unsur) vardır. Bu öğelerin ikisi temel (esas), ikisi de ikincil (tâli)dir. Temel öğeler benzeyen ile kendisine benzetilen’dir. İkincil öğeler ise benzetme edatı ile benzetme yönü’dür. Şimdi bunları bir örnek üzerinde ayrı ayrı görelim :

Advertisement

«Ali aslan gibi cesurdur.» sözünde :

1. Ali, benzeyen (Müşebbeh) :

2. Aslan, kendisine benzetilen (Müşebbehünbih) ;

3. Gibi, benzetme edatı (Edat-ı teşbih) ;

4. Cesurdur, benzetme yönü (Vech-i şebeh).

Eğer bir benzetmede bu öğelerin dördü de bulunursa, böylesi benzetmelere geniş benzetme (mufassal teşbih) denir. Bu duruma göre «Ali aslan gibi cesurdur.» sözündeki benzetme, geniş benzetmedir.

Bir benzetmede temel öğeler bulunur da ikincil öğeler bulunmazsa, o benzetme Güzel benzetme (Teşbih-i beliğ) adını alır. Örneğin yukarıdaki geniş benzetmenin ikincil öğeleri olan benzetme edatıyla benzetme yönünü atıp, sadece «Ali aslandır.» dersek güzel benzetme yapmış oluruz.

Şu halde Güzel benzetme, benzetmenin temel öğeleriyle, yâni benzeyen ve kendisine benzetilen ile yapılan benzetmedir.

Benzetme edatı sadece gibi sözcüğü değildir. Sanki, güya, tıpkı, daha v.b. gibi sözcükler de benzetme edatı görevinde bulunabilirler.

Güzel benzetme, geniş benzetmeden üstün tutulur. Çünkü geniş benzetmede, belli bir maksada göre benzetme vardır. Halbuki güzel benzetmede maksat sınırlı değildir. Bu çeşit benzetmede benzeyen, kendisine benzetilenin bütün niteliklerini kapsar.

Benzetme edatının da benzetmedeki değeri değildir. Bazı edatlar benzetmenin değerini düşürür, yani anlamı hafifletir; bazıları da kuvvetlendirir. Örneğin Hasan, yaptığı acayip hareketlerle bir deliyi andırıyordu, Hasan deli gibiydi, Hasan delinin tâ kendisidir, benzetmelerinde hafiften kuvvetliye doğru bir gidiş vardır.

Advertisement

Daha ve daha çok v.b. gibi sözcükler, benzetme edatı olarak kullanıldığı zaman, benzeyen, kendisine benzetilenden kuvvetli duruma gelir. Böylesi benzetmelere de teşbih-i tafdili denir. Örneğin «Celâl tilkiden daha kurnazdır.» benzetmesinde, Celâl’in kurnazlık bakımından tilkiden üstün olduğunu anlıyoruz.

Benzetme, benzeyen ya da kendisine benzetilen tek ya da çok oluşlarına göre değişik durumlar gösterebilir. Örneğin «A, B, C, D aslan gibidir.» dediğimiz zaman, benzeyeni çoğaltmış oluyoruz. Bu örnekte görüldüğü gibi, benzeyen tek, kendisine benzetilen çok; benzeyen de kendisine benzetilen de çok; benzeyen de kendisine benzetilen de tek olabilir.

Benzetmede mantıki ilişki bulunması şarttır. «Teşbihte hatâ olmaz.» şeklinde bir söz vardır. Teşbihte hatâ olur, fakat hatâ yapılmamalıdır.

a) Temsilî benzetme : Bu benzetme, benzeyenin bütün niteliklerinin ve durumlarının hepsini, bir tek kendisine benzetilende toplamak suretiyle yapılan benzetmedir.

Başka bir söyleyişle, kendisine benzetilen, benzeyenin bütün nitelik ve durumlarını temsil eder.

b) Zincirleme benzetme : Bu benzetme de benzeyen’in bir tek niteliği için, çeşitli kendisine benzetilenler bularak yapılan benzetmedir.

Temsilî benzetmeye zincirleme benzetmeyi birbirine karıştırmamak için, şuna dikkat etmek gerektir : Temsilî benzetmede, benzeyenin bütün niteliklerini taşıyan bir tek kendisine benzetilen vardır. Zincirleme benzetmede ise, benzeyenin bir tek niteilğini anlatmak için, birden fazla kendisine benzetilen bulunur.

Benzetmenin edebiyatta rolü çok büyüktür. Sanatçının hayalinin heykelini benzetme yapar. Tasvir denen sözle resim yapma sanatının tutunduğu en kuvvetli kök, benzetmedir. Bu böyle olmakla beraber, beylik ve basmakalıp benzetmelerle yazı yazmak, faydasız ve değersiz bir çaba olur. Benzetmeler, gereksiz olarak kullanılmadığı ve özgün (orijinal) oldukları takdirde yazıya büyük değer kazandırırlar.

3. İSTİARE :

İstiare iki şekilde tanımlanır. Bunlardan biri mecazi tanım (tarif), öteki de teşbihi tanımdır.

a) Mecâzî tanım : İstiare, benzetme maksadıyla ve engel karinesi olmak üzere bir sözcük ya da sözcük grubunun, kendi anlamı dışında kullanılmasıdır. Bu tanımda açıklanması gerekli olan sözcük karine’dir.

Karine, karışık bir şeyin, anlaşılmasına ve çözümlenmesine yarayan ipucu demektir. Örneğin ellerinde su kovaları bulunan kadınların ve kızların, belli bir yöne doğru gitmeleri, o yönde, bir çeşme veya kuyu gibi bir su deposunun bulunduğuna karinedir. Bu böyle olduğu gibi, her tarafı kapalı olan bir odanın kapısına gelindiğinde, içeriden gelen bir öksürük ya da ayak sesi, odada insan bulunduğuna karinedir.

Advertisement

Karineyi böylece anladıktan sonra, mecazî tanıma bir örnek verebiliriz :

Yıldızlar gözlerini kırpıyordu, dediğimiz zaman bir istiare yapmış oluruz. Bu istiarede göz sözcüğü, gereçek anlamının dışında kullanılmıştır. Yani mecaz anlamdadır. Esasen göz sözcüğünün, burada, gerçek anlamda kullanılması mümkün değildir. Çünkü engel karinesi vardır. O engel karinesi de, yıldızın gözü olmamasıdır. Bu istiaredeki mecaz, benzetme maksadıyla yapılmıştır. Çünkü yıldızlar, göz kırpmak mecazıyla insanlara benzetilmiştir.

Demek ki mecazî tanıma göre istiarede üç öğe bulunuyor :

Birincisi : İstiarede mecaz bulunması,

İkincisi : Engel karinesinin bulunması, yani mecaz olan sözcüğün kendi gerçek anlamında kullanılmasına imkân olmaması,

Üçüncüsü : Benzetme amacının bulunması.

b) Teşbihi tanım : İstiare, temel öğelerinden biri kaldırılmış olan benzetmedir. Yani benzetmenin temel öğeleri olan benzeyenle kendisine benzetilenden birine kaldırarak yapılan benzetmeye istiare denir.

Bu tanıma göre iki türlü istiare yapılır. Ya benzeyen bulunur, kendisine benzetilen bulunmaz; ya da kendisine benzetilen bulunur, benzeyen bulunmaz. Kendisine benzetilenle yapılan istiareye açık istiare (istiare-i musarraha) benzeyenle yapılan istiareye de kapalı istiare (istiarei mekniye) denir.

a) Açık istiare (îstiare-i musarraha) :

Yukarıdaki tanıma göre açık istiare, benzeyeni bulunmayan, fakat kendisine benzetileni bulunan benzetmedir.

Örneğin «Güneş, denizin mavi sularında saçlarını yıkıyordu.» dediğimiz zaman açık istiare yapmış oluruz. Çünkü burada benzeyen durumunda olan güneş ışınları söylenmemiştir. Yani saçlara benzeyen şey, güneş ışınlarıdır. Ayrıca burada saç sözcüğü mecazi anlamdadır. «Ağaçlar birbirlerine kol atıyordu.» sözünde de bir açık istiare vardır. Bunda da kola benzeyen dal söylenmemiştir. Çünkü ağacın kolu olmaz, dalı olur.

Advertisement

Divan edebiyatının hemen hemen bütün şiirleri açık istiareyle doludur. Açık istiare, kapalı istiareden daha güçlüdür.

b) Kapalı istiare (İstiare-i mekniye) :

Kapalı istiare, kendisine benzetilenle değil, benzeyenle yapılır.

4. MECAZ-İ MÜRSEL :

Benzetme amacı bulunmayan, fakat engel karinesi (karine-i mânia) olan benzetmelere mecaz-i mürsel denir. Bu tanımlamaya göre :

a) Mecaz-i mürselde sözcük, kendi gerçek anlamının dışında, yani mecazî anlamda kullanılmış olacak;

b) Mecazî anlamda kullanılan sözcüğün, gerçek anlamda kullanılmasına imkân bulunmayacak.

Örneğin «Sobayı yakınız.» dediğimiz zaman, sobanın içindeki odunun ya da kömürün yakılmasını kast etmiş oluruz. Sobanın kendisinin yakılmasına imkân yoktur. Bu nedenle ortada bir engel karinesi vardır. «Sobayı yakınız.» sözünde dış değil iç kastedilmiştir. Fakat ayağınızı çıkartınız, sözünde iç değil, dış kastedilmiştir. Çünkü yağın vücuttan sökülüp çıkarılmasına imkân yoktur. Yani bir engel karinesi (karine-i mânia) vardır. Bu sözdeki maksat, ayağın değil, ayakkabının çıkarılmasıdır.

Demek ki benzetme ve istiaredeki gibi, benzetme maksadı bulunmaksızın yapılan mecaza, mecaz-i mürsel diyoruz.

5. KİNAYE :

Bir söz veya mısrada, herhangi bir sözcüğü, hem gerçek, hem de macaî anlamıyla kullanmaya kinaye denir. Başka bir söyleyişle kinaye, dış anlamı söylerken iç anlamı kastetmektir.

6. TÂRİZ :

Târiz, bir sözün, söylenen anlamının tam tersini kastetmektir. Bu da kinaye gibi iki anlam taşır. Fakat ondan ayrılan tarafı, söylenenin tam tersinin kastedilmiş olmasıdır.

7. MÜBALÂĞA (Aşırılık) :

Mübalâğa, bugünkü edebiyatımızda bir anlatım aracı olduğu halde, eskiden bir edebî sanat olarak kullanılırdı.

Advertisement

Mübalâğa, edebiyatımıza Acemlerden girmiştir. Beğendiğimizi överken, ya da beğenmediğimizi yererken mübalâğa sanatına başvururuz. Bu sanat yerinde kullanıldığı zaman büyük bir değer taşır. Fakat gereksiz ve uygunsuz kullanıldığı zaman hiç bir değeri olmaz.

8. TEZAT :

Tezat sanatı, birbirine zıt olan sözcüklerin, bir mısra veya sözde yanyana sıralanması demek değildir. Tezat, ya bir şeydeki birbirine zıt düşen nitelikleri meydana çıkarmak, ya da birbirine zıt olan iki şey arasında bir benzerlik kurmak demektir.

9. TECAHÜL-İ ÂRİF :

Bildiğini, bilmez görünerek açığa vurmak sanatına tecahül-i ârif denir. Tecahül, bilmez görünmek; ârif ise bilen anlamına gelir.

10. HÜSN-İ TA’LİL :

Herhangi bir şeyin meydana gelişini, gerçek nedeninin dışında, daha güzel bir nedene bağlamaya hüsn-i ta’lil sanatı denir.

Şair, bir şeyin meydana gelişini, kendi hayalinin icadettiği güzel bir nedene bağlar. Böylece o şey, kendini yaratan gerçek nedenden ayrılmış olur. Hüsn-i ta’lil de ince bir tecahül-i ârif vardır. Fakat tecahül-i ârif’in zihnin, hüsn-i ta’lil’in ise bir psikolojik davranışın ifadesi olduğunu unutmamak gerektir.

11. TENASÜP :

Tenasüp, anlam bakımından birbirlerine uygun ve ilişkili düşen sözcükleri, bir mısra ya da sözde bir araya getirme sanatıdır.

12. İHAM :

İham, bir çeşit tenasüptür. Bu da, bir sözcüğün çeşitli anlamlarını bir arada kullanma sanatıdır. Örneğin gül sözcüğü, bir mısrada hem bahçede biten gül anlamında, hem de gülmek fiili anlamında kullanılırsa İham yapılmış olur.

13. TEVRİYE :

Tevriye, bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetme sanatıdır. Tevriyede az-çok bir telmih niteliği vardır.

14. TELMİH :

Bir sözcükle geçmişteki bir olayı işaret etmeye telmih sanatı denir.

15. LEFF Ü NEŞİR (Neşr) :

Bir beyit veya birkaç satırlık söz içinde, önce söylenen bir ya da birden fazla şeyleri, sonradan kendilerine denk düşecek şeylerle karşılaştırma sanatına leff ü neşir denir.

16. TEKRİR :

Tekrir, bazı sözcüklerin, anlatıma güç vermek amacıyla tekrar edilmesi sanatıdır.

Advertisement

17. TEŞHİS ve İNTAK :

Teşhis, insan dışında kalan canlılarla cansız varlıklara insan kişiliği verme, intak da insan kişiliği verilen bu varlıkları insan gibi düşündürüp konuşturma sanatıdır.

Teşhis ve intakta, mecaz ve benzetme de bulunur, insan dışı canlı varlıklar, toplumda görülen aksaklıkları tenkit etmek maksadıyla, insanmış gibi hareket ettirilir ve insan gibi düşündürülür. İnsanları ilgilendiren olaylar bu varlıkların arasında geçiyormuş gibi gösterilir.

Teşhis ve intakta olaya insan da karıştırılır. Olay bir masal çeşnisi içinde anlatılır. Teşhis ve intakın girdiği yazılarda, insanlara öğüt ve ders verici fikirler ve düşünceler bulunur. Hayvan ve eşyaların insan kişiliğine ulaştırılması ve insan gibi düşündürülüp konuşturulması, okuyucu üzerinde kuvvetli bir etki bırakır. Yurdumuzun istibdatla idare edildiği çağlarda, bazı ediplerimiz, vatan ve millet sorunlarına ait düşüncelerini, teşhis ve intak sanatlarından faydalanarak anlatırlardı.

18. SEHL-İ MÜMTENİ :

Söylenmesi kolay ve sade göründüğü halde, bulunup söylenemeyen, taklidi zor olan söyleyişleri meydana getiren sanata sehl-i mümtenî denir.

Sehl-i mümtenî ile meydana getirilmiş olan sözlerin baş niteliği sadeliktir. Bu sadelikten ötürüdür ki ilk bakışta söylenmesi kolay görünür.

19. ALLİTERASYON (Ses ve hece yenilemesi) :

Bir mısra ya da söz içinde, bir ahenk meydana getirecek şekilde aynı sesin, ya da hecenin tekrar edilmesine Alliterasyon denir.

Alliterasyonlara eski Türk halk edebiyatında pek çok raslanır. Dede Korkut hikâyelerinde alliterasyon denilen bu iç ahenge fazla önem verilmiştir. Bu da bize gösteriyor ki, Türk edebiyatında ahenk sadece kafiyeden beklenmemiş, içte de aranmıştır.

20. SECİ :

Seci, nesir içinde yapılan kafiyedir. Aslında seci, bir edebî sanat olmaktan çok bir anlatım hüneridir.

Nesir sözlerinde bazen yan cümleciklerin yüklemleri birbirleriyle kafiyelendirildiği gibi, söz başlarına ya da ortalarına düşen sözcükler de kafiyelendirilebilir.

Seci, Divan edebiyatı nesrinde çok kullanılmıştır. Bu, yazıya bir hafiflik vermek, ya da dikkati yazı üzerinde toplamak amacıyla yapılırdı.

Seci’nin maksatlı olarak yapılanları olduğu gibi, kendiliğinden oluverenleri de vardır.

Advertisement

Nesirde seci yapmak çabası, eski nesirlerin zayıf ve içi boş olmalarına sebep olmuştur. Nazmı nesirde yaşatmak tasasından doğmuş olan seci, Divan nesircileri tarafından çok tutulmuştur. Fakat Tanzimat’tan bu yana seciye pek önem verilmemiştir. Seçili nesir yazmayı Süleyman Nazif yaşatmak istemişse de, sonradan o da bundan vazgeçmiştir.

Seci, bir hüner gösterme çabasının dışında tutulursa ve bazı yazılarda anlatıma hafiflik ve renk vermek amacına bağlanırsa bir değer taşıyabilir. Böyle değil de sırf seçili yazı yazmak düşüncesine bağlı kalırsa yazı, fikir ve düşünce kudreti yönünden zayıf kalır.

21. RÜCU :

Rücu, anlatımdan geri dönmek suretiyle, önceki söylenenleri güçlendirmek amacıyla yapılır.

Rücu sanatı, hiçbir zaman evvelki söylenenden vazgeçmek anlamına gelmez. Tersine, bu sanat, daha önce söylenmiş olan bir düşüncenin, okuyucu üzerinde daha kuvvetli bir etki yapmasını sağlamak yolunda kullanıldığı için, eski edebiyatta çok sevilmiştir.


Leave A Reply