K Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

0

K Harfiyle Başlayan Deyimlerin anlamları, açıklamaları, Deyimler sözlüğü K Harfi. Deyimlerin anlamı. K Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

K Harfi İle Başlayan Deyimler ve Anlamları

ANLAMINA GÖRE – K HARFİ:

Kadın / Kız İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Kafa İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kahve İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Kalp (Yürek) İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kan İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kapı İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Kardeş İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Karga İle İlgili Deyimler Atasözleri ve Anlamları
Karınca İle İlgili Deyimler Atasözleri ve Anlamları
Kaşınmak İle İlgili Deyimler Atasözleri ve Anlamları
Kavga İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kedi İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kemik İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kibir İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kitap İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kol İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Koltuk İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Komşuluk İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Konuşmak İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Korku ile İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Koyun / Kuzu İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kök İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Köpek İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kör İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kötülük İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Köy İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Kulak İle İlgili Atasözleri ve Deyimler – Anlamları
Kurt İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Kuş İle İlgili Atasözleri Deyimler ve Anlamları
Kuzu / Koyun İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Küçük İle İlgili Deyimler ve Anlamları
Küçümsemek İle İlgili Deyimler ve Anlamları

DEYİMLERİ HİKAYELERİ

Kaderinde Varsa Kaşığında Çıkar Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Kırk Dereden Su Getirmek Deyiminin Anlamı ve Hikayesi
Kör Kadı Anlamı – Hikayesi
Küpünü Doldurmak Deyiminin Anlamı ve Hikayesi


HARF SIRASINA GÖRE

Kaale almamak: Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak.”O, kaale alınacak bir insan değil.”

Kaba kuvvet: Bir amaca ulaşmak için başvurulan dayak vb. Kaba saba : -1. Görgüsüz kimse için söylenir. -2. Özensiz yapılan şey

Kabahat bulmak (birine) (bir şeye):-1. O kimsede suç, kusur aramak. -2. Bir şeyde eksik bir yan, kusur aramak.

Kabahat İşlemek: Kabahat sayılacak bir davranışta bulunmak.

Kabahati (birine) yüklemek : Suçu başkasının üzerine atmak, ona iftira etmek


Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.

Kabak başına patlamak: Pekçok kişiyi İlgilendiren bir olaydan dolayı

Kabak çiçeği gibi açılmak : Utangaçlığı, sıkılganlığı bir yana bırakıp

Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak.”Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı.”

Kabak tadı vermek: Bir konu fazla yinelendiği için bıkkınlık vermek,

Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.


Kabir azabı (çekmek) : Çok sıkıntı (çekmek).

Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek.”Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz.”

Kabir suali: Ayrıntılı, bıktırıcı sorular; ahret suali.

Kabuğuna çekilmek: Dış dünya ya da çevresiyle ilişkisini kesmek,

Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek.”Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi.”

Kabul olmayacak duaya amin demek: Olmayacak bir şeye olacak mış gibi inanmak.

Kâbus basmak (çökmek): Büyük sıkıntı, korku içinde kalmak.


Kaç para eder : “Neye yarar, ne değeri var?” anlamında.

Kaç zamandır? : ‘Çoktan beri.” anlamında.

Kaçacak delik aramak: Korku nedeniyle saklanacak yer aramak.

Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli.”O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın.”

Kaçın kurası: Zengin yaşam deneyimi olan, aldatılması güç (kimse).

Kadere meydan okumak : Alınyazısını değiştirmek için büyük bir sava şım vermek.

Kaderin buyruğuna boyun eğmek: Başına gelenlere katlanmak.


Kaderin sillesini yemek: Büyük bir yıkıma uğramak.

Kaderine küsmek: Karşılaştığı kötü olaylar yüzünden talihini suçlu görmek; talihine küsmek.

Kadınlar hamamına dönmek (bir yer): Herkes aynı anda konuştuğu

Kadir gecesi doğmuş : Çok şanslı (kimse); anası kadir gecesi do ğurmuş.

Kadrini bilmek : -1. Değerini bilmek. -2. Yararlanmak.

Kafa cilalamak : bk. Kafayı çekmek. Kafa çekmek : bk. Kafayı çekmek.

Kafa dengi: Anlayışları birbirine uyduğu İçin arkadaşlık yapanlardan her biri. (Kars. Ahbap çavuşlar.)

Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri.”Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki.”


Kafa dinlemek : Zihni yoran işlerden uzak kalmak

Kafa göz yarmak : Beceriksizlik göstermek.

Kafa kafaya vermek: Bir konuda görüşmek üzere bir araya gelmek; baş başa vermek.

Kafa kalmamak : Zihni yorgunluktan çalışamaz duruma gelmek.

Kafa patlatmak : Bir iş gerçekleştirmek için büyük ölçüde 2ihinsel ça ba harcamak.

Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak.”Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki.”

Kafa şişirmek : Gürültü ya da gevezelikle tedirgin etmek.

Kafa tutmak (birine) : Ona aksiienmek, diklenmek; karşı gelmek (Kars. Gözdağı vermek, posta koymak.)

Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek.”Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?”

Kafa ütülemek : Çok kcnuşup tedirgin etmek; boş laflarla bunaltmak.

Kafa yok ; Akılsız, aptal (kimse).

Kafa yormak: Bir konu üzerinde çok düşünmek; beyin yormak.

Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak.”Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki…”

Kafadan atmak: Uydurup söylemek, yeterince düşünmeden cevap vermek.

Kafadan çatlak (kontak, sakat) : Akılsızca İşler yapan, deli.


Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt.”Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?”

Kafası almamak (bir şeyi) : -1. Onu anlayamayacak durumda olmak. -2. Onun olabileceğine inanmamak, -3. Onu anlayamamak, kavrayamamak; havsalası almamak.

Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak.”Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun.”

Kafası atmak : Çok Öfkelenmek; beyni atmak, tepesi atmak.

Kafası bozulmak (bir şeye, birine) : Ona kızmak, Öfkelenmek, sinir lenmek.

Kafası bulanmak: Bir durum karşısında ne olup bittiğini kavrayamaz

Kafası çalışmak : bk. Kafası işlemek.

Kafası dönmek : -1. Sersemlemek. -2. Öfkelenmek.

Kafası dumanlı: -1. Hafif sarhoş. -2. Çok yorgun kimse için kullanılır.

Kafası İşlemek (çalışmak) : -1. Akıllıca davranışlarda bulunmak. -2. Zekice işler yapmak.

Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.

Kafası karışmak : Sağlıklı düşünemez olmak; zihni karışmak.

Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak.”Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu.”

Kafası kazan gibi olmak, (kafası şişmek) : -1. Gürültüden tedirgin ol mak. -2. Çok çalışmaktan ötürü zihni yorulmak; başı kazan gibi ol mak, başı şişmek.

Kafası kızmak : öfkelenmek, sinirlenmek.


Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek.”Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan.”

Kafası şişmek : bk. Kafası kazan olmak.

Kafası yerinde olmamak: 1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek.”Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de.”

Kafasına dank etmek (demek) : Bir olay dolayısıyla gerçeği doğruyu anlamak.

Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.

Kafasına koymak (bir şeyi) : Onu yapmaya kesin karar verip uygun zamanı beklemek. (Kars. Aklına koymak.)

Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek.”Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum.”

Kafasına vura vura : Zorla, itekleyerek.

Kafasına vurmak: İçki, hava, vb. ona ofumsuz etki yapmak; başına vurmak.

Kafasından çıkarmak (bir şeyi, bîrini) : Onu unutmak, ondan vazgeç-• m ek; aklından çıkarmak.

Kafasını ezmek: Zararlı olabilecek bir şeyi daha başlangıçta yok et mek; başını ezmek.

Kafasını gözünü yara yara konuşmak : Bir dili yanlışlar yaparak ko nuşmak.

Kafasını kaldırmak : Karşı gelmek; başını kaldırmak.

Kafasını kaldırmamak (bir şeyden): Hep o şeyle meşgul olmak; ba şını kaldırmamak.

Kafasını kullanmak: Akıllıca davranmak; aklını kullanmak.


Kafasını kurcalamak: Zihnini meşgul etmek, devamlı düşündürmek; aklını kurcalamak.

Kafasını toplamak : Sağlıklı düşünebilecek duruma gelmek; aklını ba şına toplamak.

Kafayı (yere) vurmak: -1. Yatıp uyumak. -2. Hastalanıp yatağa düş mek.

Kafayı bulmak : -1, Sarhoş olmak. -2. Keyfi yerine gelmek.

Kafayı çekmek (kafa cilalamak) : İçki İçmek.’

Kafayı değiştirmek : Düşüncesini, kanısını değiştirmek.

Kafayı takmak (bir şeye) : Hep onu düşünmek, onunla uğraşmak (Kars. Aklı takılmak.)

Kafayı tütsülemek : Sarhoş olmak.

Kafayı üşütmek : Akli dengesini yitirmek.

Kafese girmek : Hazırlanan tuzağa düşmek, aldatılmak.

Kafese girmek: 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek.”Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı.”

Kafese koymak (birini): -1. Onu aldatıp çıkar sağlamak. -2. Onu hap se sokmak.

Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.

Kâğıda dökmek (bir şeyi): Onu yazmak, yazıya geçirmek.

Kâğıda dökmek: Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.


Kâğıt üzerinde kalmak : O şey tasarlandığı halde yapılmamış olmak, uygulamaya konulmamak.

Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı halde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak.”O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı.”

Kahır (kahrını) çekmek: Belirli bir amaçla uzun süre sıkıntıya katlan mak.

Kahkaha atmak: Yüksek sesle gülmek.

Kahkahadan kırılmak : Çok gülmek.

Kahkahayı basmak (koparmak, salıvermek): Kendini tutamayıp yük sek sesle gülmek.

Kahve dövücühün hınk deyicisi: Bir kimsenin yaptığı işi yaltaklık ede rek, sözle destekleyen (kimse).

Kalayı basmak (birine) : Ona küfür etmek, sövmek.

Kalayı yemek : Kendisine küfredilmek.

Kalbi çarpmak : -1. Kalp atışları artmak. -2. Çok heyecanlanmak.

Kalbine girmek : Sevgisini kazanmak.

Kalbini (birine) açmak : Duygu ve düşüncelerini ona söylemek.

Kalbini kazanmak (fethetmek) : İnce bir davranış, güzel bir sözle sev gisini kazanmak; gönlünü kazanmak..

Kalbini kırmak : Uygunsuz sözle ya da davranışla bir kimseyi gücen dirmek; gönlünü kırmak.

Kalbini kırmak: İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek.”Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış.”


Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.

Kalburla su taşımak: Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.

Kaldı ki: Bundan başka, bununla birlikte.

Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, bir iş tutamayıp vaktini sokaklarda dolaşarak geçiren kimse.

Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.

Kaldırıma düşmek: Ucuz fiyatla satılmaya başlamak.

Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli, yazman.

Kalem oynatmak: -1. Yazı yazmak, -2. Bir yazıyı düzeltmek. -3. Yazılı bir belge üzerinde gizlice değişiklik yapmak.

Kalem oynatmak: 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak.”Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum.”

Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.

Kaleyi içten fethetmek: Herhangi bir şeyi, o şeyle en yakın kişiyi ka zanarak, onun yardımıyla elde etmek.

Kalıbı kıyafeti yerinde : Görünüşü gösterişli olan (kimse).

Kalıbını basmak (bir şeye): Onun doğruluğuna, öyle olduğuna tanık lık etmek.

Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak.”Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır.”

Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.

Kalın kafalı: Bir şeyi geç ve güç anlayan, anlayışı kıt olan (kimse).

Kalıp gibi oturmak; Giysi vücuda tam gelmek, iyi uymak.

Kalıplı kıyafetli: Gösterişli, bakımlı (kimse).

Kalıpsız kıyafetsiz: Gösterişsiz, bakımsız (kimse).

Kalıptan kalıba girmek: 1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.

Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek.”Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz.”

Kalp kırmak: Gücendirmek, yanlış bir davranışla, sözle birini üzmek; gönül kırmak

Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): “Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz” anlamında alay yollu kullanılır.

Kambur kambur üstüne : Bir sıkıntı bitmeden bir başka sıkıntının baş laması, tersliklerin üst üste gelmesi.

Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): “Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor” anlamında kullanılır.

Kamış atmak (bir şeye), (birine): -1. Olumlu yönde gelişen bir işi bozmak. -2. Onu kandırmak, aldatmak.

Kan (kana kan) istemek: Öldürülen bir kimsenin öcünün alınmasını istemek.

Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak.”Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum.”

Kan başına (beynine) sıçramak : Çok öfkelenmek.

Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek, öfkelenmek,”Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu.”

Kan çekmek : -1. Huyu benzemek. -2. Yakınlık duymak.

Kan çıkmak : Kavga çıkıp kan dökülmek, cinayet işlenmek.

Kan çıkmak: Cinayet işlenmek, kan dökülmek.”Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak.”

Kan dökmek: Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.

Kan gövdeyi götürmek : Birçok insan öldürülmek, çok kan dökülmek.

Kan gövdeyi götürmek: Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek.”Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti.”

Kan gütmek : Öldürülen bir yakının öcünü atmak için öldüren taraftan birini öldürmek istemek, öldürmek için fırsat kollamak.

Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek.

Kan kardeşi: Birbirinin az miktarda kanını emip kardeş olduklanna ye”-, min eden kişilerden her biri.

Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek.

Kan kusturmak (birine): Ona çok eziyet çektirmek.

Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek.”Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim.”

Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek: Çok eziyet çekmesine rağ men durumu iyiymiş gibi gösteremeye çalışmak.

Kan oturmak : Vücudun bir yerinde sıkışma nedeniyle damarların çat layıp dokular arasında kan birikmek.

Kan revan içinde : Her yanı kana bulanmış bir durumda.

Kan ter içinde kalmak : Yaptığı ağır iş nedeniyle ter içinde kalmak.

Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak.”Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı.”

Kan tutmak (birini) : -1. Kanı görünce bayılmak. -2. (Adam öldüren için) Donup kaldığı için kaçamamak, şok geçirmek.

Kan tutmak: 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.

Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak.”Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi.”

Kanadı aftına almak (birini): Onu korumak, himaye etmek

Kanadı altına almak: Korumak, gözetmek, himayesi altına almak.”Yeğenini kanadının altına aldı.”

Kanat germek (birine) : Onu korumak, himayesine almak.

Kanat germek: Birini korumak, gözetimi altına almak.

Kancayı takmak (atmak) (birine): Ona musallat olmak, onun kötülü ğüne çalışmak.

Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.

Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.

Kanı ağır: Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.

Kanı bozuk : Soysuz (kimse); sütü bozuk.

Kanı bozuk: Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan.”Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir.”

Kanı ısınmak (birine) : Ona yakınlık duymak.

Kanı kaynamak: 1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak.”Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı.”

Kanı kaynamak: -1. Ona yakın ilgi ve sevgi duymak. -2. Coşkun, ye rinde duramaz olmak.

Kanı kurumak : İyice usanmak, bıkmak.

Kanı pahasına : Yaşamını tehlikeye atarak.

Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak.”Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım.”

Kanı sıcak: Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.

Kanı yerde kalmamak : Öldürülen kimsenin mutlaka öcü alınmak.

Kanına dokunmak: Çok sinirlenmek.

Kanına ekmek doğramak : Bir kimsenin büyük bir yıkıma uğramasına neden olup bundan çıkar sağlamak.

Kanına girmek : -1. Bir kimseyi öldürmek ya da öldürtmek. -2. Kızlığım bozmak. -3. Kandırmak, yıkıma uğratmak.

Kanına girmek: 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.

Kanına susamak : -1. Öldürme hırsıyla yanıp tutuşmak. -2. Kendisinin öldürülmesine yof açacak davranışlarda bulunmak. (Kars. Belasını aramak.)

Kanına susamak: Belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak.”Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!”

Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak.”Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!”

Kanını emmek: Sömürmek.

Kanını kurutmak : Gereğinden çok rahatsız edip canından bezdirmek; iliğini kurutmak. *

Kanıyla ödemek (bir şeyi) : Yaptığı kötü iş sonunda yaşamını yitir mek.

Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek.”Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya.”

Kanlı bıçaklı olmak (biriyle) : Aralarındaki anlaşmazlık birbirini öldüre cek kerteye varmak

Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak.”Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk.”

Kanlı canlı: Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan.”Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum.”

Kantarın topunu kaçırmak : Ölçüyü kaçırıp aşırı davranışlarda bulun mak.

Kapağı (bir yere) atmak: İstediği bir yere (mevkiye, okula vb.) geç mek.

Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.”Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman.”

Kapağı dar (zor) atmak: Kaçıp kurtulmak; rahat, tehlikesiz bir yere sı ğınmak.

Kapalı kutu : -1. Duygularını ve düşüncelerini gizleyen (kimse). -2. Ni teliği ve içeriği gizli kalan (şey).

Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.

Kapalı yetişmek: Toplum yaşamına pek karışmadan, aile töresine gö re yetişmek.

Kapana düşmek (girmek, kısılmak, tutulmak, yakalanmak): Ele geç mek, yakalanmak.

Kapana sıkıştırmak (birini) : -1. Onu zor durumda bırakmak. -2. Onu hile yoluyla yakalamak.

Kapanın elinde kalmak (bir şey): Bir şey daha açık göz olanların ve çabuk davranabilenleıin malı olmak.

Kapı açmak (bir şeye) (bir şeyden) : -1. Bir işe başlamak. -2. Pazar lığa’ yüksek bir fiyatla başlamak. -3. Konuyla İlgili bir şeyden söz et mek.

Kapı dışarı etmek (birini): Onu kovmak, dışarı atmak.

Kapı dışarı etmek: Kovmak, dışarı atmak.”Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!”

Kapı duvar : Çalındığı halde açılmayan kapı.

Kapı kapı dolaşmak: 1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak.”Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı.”

Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri.”Kapı komşum öyle iyi bir insan ki..”

Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.

Kapıdan kovulsa (kovsan) bacadan girer (düşer) : Yüzsüz, sırnaşık kimse İçin kutlanılır.

Kapının önüne koymak (birini) : Onu kovmak (Kars. Yol vermek.)

Kapısı (herkese) açık olmak : Herkesin serbestçe konuk olarak gele bileceği ev olmak.

Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp yetişmek.”Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu.”

Kapısını aşındırmak: Bir kimsenin evine, yanına bir iş için çok sık gi dip gelmek.

Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.

Kapıya dayanmak (bir şey) (biri): -1. Gelip çatmak, zamanı gelmek. -2. Bîr şey elde etmek için zorlamak, gözünü korkutmak.

Kapıyı açmak: 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak.”Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı.”

Kapıyı göstermek (birine) : Onun gitmesini istemek, onu kovmak.

Kara baht: Kötü talih.

Kara borsa : Piyasada çok zor bulunan bir malın gizlice yüksek fiyatla alınıp satılması; bu işin yapıldığı piyasa.

Kara borsaya düşmek : Bir mal, bulunmaz olmak ve bu yüzden değe ri çok yükselmek.

Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, bilgisiz (kimse).

Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz.”Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim.”

Kara cümlesi bozuk : Okuması yazması olmayan, derdini iyi anlata mayan (kimse).

Kara çalı: İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.

Kara çalmak (sürmek) (birine) : Ona iftira etmek suç yüklemek. (Kars. Çamur atmak, iftira atmak, leke sürmek.)

Kara çalmak: Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak.”Kadıncağıza yok yere kara çaldılar.”

Kara çatı: Ara bozucu.

Kara gün dostu : Arkadaşlığını felaket günlerinde etkin bir biçimde gösteren kimse.

Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.

Kara gün: Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün.”Allah kimseye kara gün göstermesin.”

Kara haber : Üzücü haber.

Kara haber: Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber.”Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı.”

Kara kara düşünmek: Kötümser bir hava içinde düşünceye dalmak. (Kars. Arpacı kumrusu gibi düşünmek.)

Kara kuru : Esmer ve zayıf (kimse).

Kara kuvvet: Dinsel bağnazlığın oluşturduğu, gerici güç.

Kara liste : Zararlı faaliyetleri olduğu gerekçesiyle cezalandırılması dü şünülen kişileri içeren liste.

Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste.”Köy muhtarını da kara listeye almışlar.”

Kara para : Yasadışı yollarla elde edilen kazanç.

Kara yağız: Koyu esmer renkte teni olan (delikanlı).

Kara yer: Toprak, mezar.

Karabatak gibi bir batıp (dalıp) bîr çtkmak.: Bir görünüp bir ortadan kaybolmak.

Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması.”Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar.”

Karada ölüm yok: “Artık herhangi bir tehlike İle karşılaşma olasılığı yok.” anlamında.

Karadeniz’de gemilerin mi battı? (ne düşünüyorsun?) : “Öyle derin derin düşünecek ne var?” anlamında.

Karakolluk olmak (biriyle) : Kavga sonucu karakola gitmek zorunda kalmak.

Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.

Karalar bağlamak (giymek): Çok üzülmek, büyük acısı olmak. (Kars. Yas tutmak.)

Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: “Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür.” anlamında kullanılır.

Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu : “Şimdi her şey olağan görü nüyor, ama sonra neler olacağı belfi değil.” anlamında.

Karambole gelmek (bir şey) : Karışıklığa rastladığı için o şeyin üzerin de gereği gibi durulmamak.

Karambole getirmek (birini) (bir şeyi): -1. Karışıklıktan yararlanarak onu aldatmak. -2. Bir işi çabuk yaparak göz boyamak.

Karanlık görmek (bir şeyi) : Bir şeyin geleceği, sonu konusunda ka ramsar olmak.

Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek.”Ben bu elbisede karar kıldım.”

Karasevdaya düşmek (tutulmak, uğramak) : Bir kimseyi şiddetli, fa kat ümitsiz bir biçimde sevmek, ona büyük bir sevgiyle bağlanmak.

Karaya oturmak: Gemi denizin sığ yerine saplanıp kalmak.

Karaya vurmak: Dalgaların etkisiyle kıyıya kadar gelmek, sürüklen mek.

Karda gezip izini belli etmemek: Bir işi hiç kimsenin sezip anlayama yacağı bir ustalıkla yapmak.

Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak.”Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir.”

Kardeş kavgası: Bir ülkede yurttaşların karşıt düşünceleri benimse mesinden doğan silahlı kavga.

Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak.”Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar.”

Karga tulumba etmek (bîrini) : Onu kollarından ve bacaklarından tu tup kaldırmak.

Karga tulumba etmek: Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak.”Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler.”

Kargacık burgacık : Eğri büğrü, okunması güç (yazı).

Kargacık burgacık: Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).

Karılık etmek (bifine) (biri) : -1. Evli bir kadın kocasına karşı görevleri-•ni yapmak. -2. Erkek dönekçe davranmak, hile yapmak.

Karım (karısı) köylü : Karısının yakınlarıyla sıkı fıkı olup kendi yakınla rını unutan erkek.

Karın ağrısı : Sevilmeyen, tahammül edilemeyen kimse ya da şey

Karınca duası gibi: Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).

Karınca duası gibi: Çok ufak, düzensiz ve okunaksız yazı için söyle nir.

Karınca ezmez: İnce duygulu, merhametli (kimse).

Karınca kararınca (kaderince): Elinden geldiği, gücü yettiği kadar.

Karınca kararınca: Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince.”Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi.”

Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer).”Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu.”

Karıncayı bile ezmemek : İnce duygulu, merhametli olmak.

Karış karış (bilmek, dolaşmak) (bir yeri): O yerin her yanını, ince den inceye (bilmek, dolaşmak).

Karışanı görüşeni olmamak: İşine karışan hiç kimse bulunmamak. (Kars. Başına buyruk.)

Karine ile anlamak (çıkarmak) (bir şeyi) : Onu sözün gelişinden anlamak.

Karman çorman : Karmakarışık, iyice karışık.

Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş.”Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu.”

Karnı burnunda : Doğum yapacak durumdaki gebe (kadın).

Karnı geniş : Tasasız, hiçbir şeyi kendine dert edinmeyen (kimse).

Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.

Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak.”Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü.”

Karnı sürmek (gitmek) : Amel (ishal) olmak.

Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hâli vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse).”Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!”

Karnı tok, sırtı pek : Hali vakti yerinde olan (kimse).

Karnı zil çalmak : Çok acıkmak.

Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak.”Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!”

Karnım tok : “Bu tür sözlerle beni kandıramazsınız.” anlamında.

Karnım tok: “O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum” anlamında kullanılır.”Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?”

Karnından konuşmak (uydurmak) : Çok hafif sesle söylemek.

Karşı çıkmak (bir şeye) (birine): -1. Ona itiraz etmek, cephe almak.

Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek.”Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?”

Karşı durmak (bîr şeye, birine): Ona direnmek, boyun eğmemek. , Karşı gelmek (birine): -1. Baş kaldırmak. -2. İtiraz etmek, dediğini

Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek.”Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur.”

Karşı karşıya gelmek: Karşılaşmak; yüz yüze gelmek. Karşı koymak (birine): Ona karşılık vermek, direnmek, önlemeye ça lışmak.

Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek.”Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar.”

Karşı olmak (bir şeye): Ona katılmamak; onun öyle yapılmasına uy gun görmemek. Karşısına almak (birini): Onun düşünce ve tutumlarına katılmadığını

Karşılık vermek (birine, bir şeye) : -1. Ona karşı gelmek, baş kaldır mak. -2. Ona yanıt vermek, cevap vermek.

Karşısına dikilmek: -1. Gelip bir kimsenin karşısında durmak. -2. En gel yaratacağını sözle ve davranışla belirtmek.

Karta kaçmak : Kartlaşmak, kartalmak, yaşlanmak.

Kasım kasım kasılmak : Çok büyuklenrnek, gururlanmak.

Kasıp kavurmak (bir şeyi, ortalığı) : -1. Bir doğal afet çavreye büyük zarar vermek. -2. Bir zorba, katı ve acımasız tutumuyla çevresindeki-lerde korku, dehşet uyandırmak.

Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak.”Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!”

Kaskatı kesilmek: Korku, şaşkınlık vb. yüzünden hiçbir şey söyleye meyecek, hiçbir davranışta bulunamayacak duruma gelmek.

Kasvet basmak (çökmek) (birini) : Bunalmak, sıkılmak (Kars. İçi da ralmak.)

Kasvet vermek (bir şey birine) : O şey onun sıkılmasına, bunalması na yol açmak. Kaş göz etmek: Bir kimseye bir şeyi anlatmak düşüncesiyle kaşla

Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak.”Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü.”

Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.

Kaşık düşmanı: Eş, karı için alay yollu söylenir. Kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkarmak (kaşıkla verip sapıyla çıkar mak) : Yaptığı bir iyilikten çok zararı dokunmak. Kaşla göz arasında : Çarçabuk, hiç kimsenin sezemeyeceği bir çabuk lukla.

Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.

Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde.”Kaşla göz arasında kapıverdi mendili.”

Kaşlarını çatmak, (kaş çatmak), (kaş yıkmak) : Kaşlarını birbirine yaklaştırarak öfkeli olduğunu belli etmek. Kaş yapayım derken göz çıkarmak : Küçük bir iyilik yapayım derken

Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak.”Bana öyle kaşlarını çatıp durma!”

Kat kat: -1. Pekçpk. -2. Üst üste.

Katı yürekli: Acıklı durumlar karşısında üzüntü duymayan; acımasız

Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan.”Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir.”

Katır inadı: Aşın inat.

Katmerli yalan (söylemek) : Yalan üstüne yalan (söylemek).

Kavanoz dipli dünya : “Boş dünya, gelip geçici dünya” anlamında ye rinme sözü.

Kavga çıkarmak : Söz ya da davranışlarıyla kavgaya yol açmak; hadi se çıkarmak, olay çıkarmak.

Kavgasını vermek: Bir şeyi savunmak, ele geçirmek için uğraşmak, mücadele etmek.

Kavgaya tutuşmak (biriyle): Onunla kavga etmeye başlamak.

Kavuk sallamak: Bir kimsenin bütün söz ve davranışlarını uygun bul duğunu belli etmek; dalkavukluk etmek.

Kayda değer : Önemli, sözüedilebilecek (şey).

Kaygı çekmek : Tasalanmak, üzülmek.

Kayıplara karışmak: Kaybolmak, görünmez olmak.

Kayıt kuyut tanımamak : Kuralları, yasaklan hiçe saymak.

Kayıtsız kalmak (bir şeye, birine): Ona önem vermemek, onu umur samak, onunla ilgilenme gereği duymamak; lakayıt kalmak.

Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek.”Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?”

Kayıtsız şartsız: Hiçbir bağ ve koşul olmaksjzın.

Kayıttan düşmek (bir şeyi): Bir şeyin adını, numarasını defterde sil mek.

Kaymağını yemek (almak): Bir işin en büyü payını, kârını almak

Kaymak gibi: -1. Bembeyaz, pürüzsüz. -2. Yumuşak, tatfı şeyler için kullanılır.

Kaymak tabakası (takımı) : Bir toplumun seçkin ve zengin kimseleri nin tümü..

Kaz kafalı: Anlayışı kıt olan (kimse).

Kazan kaldırmak : Yönetime, yöneticinin tutumuna topluca baş kaldır mak, isyan etmek.

Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak.”Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar.”

Kazdığı çukura (kuyuya) kendisi düşmek : Başkası için yapmayı dü şündüğü kötülüğe kendisi uğramak.

Kazık atmak (birine) : Onu aldatmak, kandırmak; madik atmak.

Kazık kadar : -1. Kocaman (kimse). -2. Uzun (boy).

Kazık kesilmek : Kaskatı olmak

Kazık marka : Çok pahalı dan şey için kullanılır.

Kazık yemek : Aldatılmak, kandırılmak, kazıklanmak.

Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen).

Kazın ayağı öyle değil: “Durum, mesele senin sandığın gibi değil” anlamında kullanılır.

Kazın ayağı öyle değil: “Bu hiç de senin bildiğin, düşündüğün gibi de ğil.” anlamında.

Keçi inadı: Yumuşatılması zor olan inat; gâvur inadı.

Keçileri kaçırmak : -1. Aklını yitirmiş gibi olmak. -2,. Delirmek.

Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,”Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!”

Keçilik etmek (keçiliği tutmak) : İnatçılık etmek.

Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.

Kedi ciğere bakar gibi bakmak (bir şeye) : Canının çektiği bir şeye iştahla bakmak.

Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek : Eh tehlikeli durumlardan hiçbir zarar görmeden kurtulmak.

Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.

Kedi köpek gibi: Birbirleriyle sürekli kavga eden, geçimsiz kimseler için söylenir.

Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi.”Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı.”

Kefaretini ödemek : Bir şeyin cezasını çekmek.

Kefeni yırtmak : Ağır bir hastalıktan yâ da tehlikeli bir durumdan kurtul mak.

Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak.”Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz.”

Kel başa şimşir tarak : Parasal gücü elverişli olmayan bir kimsenin pahalt şeyler satın alması durumunda kullanılır.

Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.

Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.

Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak.”Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!”

Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.

Kelle koltukta : Ölümü göze alarak, büyük bir cesaretle.

Kelle kulak yerinde : Vücutça gösterişli (kimse).

Kellesini istemek : Birinin öldürülmesini istemek.

Kellesini ortaya koymak : Çok iyi bildiği bir konuda yanılırsa ya da ye nilirse kellesini vermeye razı olmak.

Kellesini uçurmak : Kafasını kesmek.

Kelleyi koltuğa almak : Ölümü göze almak..

Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak.”Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil.”

Kelli felli (kerli ferli) : Kılığı kıyafeti düzgün,”olgun ve gösterişli (kim se).

Kem göz : Nazar değdirdiğine inanılan göz.

Kem gözle bakmak (birine) : -1. Kötü niyetle bakmak, -2. Nazar değ di ren bir bakışla bakmak.

Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.”Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!”

Kem küm etmek: Bir soru karşısında doğru cevap verememek, an lamsız sözler söylemek.

Kemerini (kemerleri) sıkmak : Tutumlu yaşamaya katlanmak.

Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak.”Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar.”

Kemik atmak (birinin önüne) : Oyalamak, susturmak amacıyla ona küçük bir şey vermek.

Kemik yalayıcı: Dalkavuk, çıkara (kimse).

Kemikleri sızlamak : Ölü huzursuz, rahatsız olmak.

Kemiklerini kırmak : Kötü biçimde dövmek. (Kars. Dayak atmak.)

Kendi ağzıyla tutulmak: Söylediği yalan ya da işlediği suç kendi sö züyle anlaşılmak.

Kendi âleminde : Çevresiyle ilişkisini kesmiş, iç dünyâsına dönmüş olarak.

Kendi başına : -1. Hiç kimseye sorup danışmadan. -2. Hiç kimseden yardım görmeksîzîh.

Kendi derdine düşmek : Yalnızca kendi dertleriyle uğraşıp durmak.

Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak.”O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir.”

Kendi göbeğini kendi kesmek: Kendi işini kendi görmek.

Kendi halinde (haline) bırakmak (bir şeyi, birini) : -1. Üzerinde çalış mamak -2. Onunla ilgilenmemek, ona karışmamak.

Kendi halinde : Hiç kimsenin İşine karışmayan (kimse).

Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse).”Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı.”

Kendi havasında olmak (kendi havasına gitmek) : Aklına eseni yap mak, istediği gibi davranmak. *

Kendi hesabına : Kendine göre, kendisi için.

Kendi kendine gelin güvey olmak : Başkasıyla birlikte yapılması ka rarlaştırılan bir işi kendisi tasarlayıp yapıyormuş izlenimi vermek.

Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.”Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe.”

Kendi kendine:-1. Yalnız başma.-2. Hiç kimseye danışmadan, hiç kim seyle ilişki kurmadan, başkasından yardım almadan. -3. Kendiliğin den.

Kendi kendini yemek (kendini yiyip bitirmek): İsteklerini gerçekleşti remediği için sürekli üzülmek.

Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak.”Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden.”

Kendi kuyusunu kendi kazmak : Kendisine zarar verecek bir davranış ta bulunmak.

Kendi payıma : “Benim düşünceme göre.’ anlamında.

Kendi payıma: “Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız” anlamlarında kullanılır.

Kendi yağıyla kavrulmak : Hiç kimseden yardım almadan, kendi ge reksinimlerini karşılamaya çalışmak

Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek.”Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte…”

Kendinden geçmek: -1. Bilincini yitirmek, bayılmak, -2. Duygulan mak, çok heyecanlanmak.

Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak.”Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik.”

Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.

Kendinden pay biçmek : Başkasının başından geçen kötü bir olayı, kendi başına gelmiş gibi ya da gelmiş kötü bir şeyle karşılaşttnp dü şünmek.

Kendine (…) süsü vermek : Kendini (…) gibi göstermek.

Kendine gelmek : -1. Ayılmak; bilinçli duruma gelmek. -2. Aklı başına gelmek. -3. Durumu düzelmek.

Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek.”Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!”

Kendine hâkim olmak: Yanlış bir iş yapmamak, söz söylememek. (Kars. Kendini tutmak.)

Kendine mal etmek (bir şeyi) : Onu benimsemek, kendinin saymak.

Kendine yedirememek : bk. Onuruna yedirememek.

Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.

Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek.”Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!”

Kendine yontmak: Her fırsatı kendi çıkarı İçin kullanmak; nalıncı ke seri gibi kendine yontmak.

Kendini ağır (ağıra, ağırdan) satmak : Bir işi birçok ricadan sonra yapmaya karar vermek; nazlanmak.

Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek.”Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?”

Kendini alamamak (bir şeyden) : Bir işi yapmadan edememek.

Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak.”Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!”

Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek.”Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?”

Kendini atmak (bir yere): Hemen oraya gitmek

Kendini beğenmek : Kendini, başkalarında gö/mek^yresindekileri küçümsemek.

Kendini bırakmak : -1. Üstüne başına Özen göstermez olmak. -2. Çev reyle ilgisini kesip yalnız bir konuyla uğraşmaya başlamak.

Kendini bilmek: -1. Aklı başında olmak. -2. Nasıl davranacağını bil mek, onuruna düşkün olmak. -3. Kendinin ve çevresinin bilincine var mak.

Kendini bir şey sanmak : Kendini olduğundan değerli görmek.

Kendini bulmak : -1. Kişiliğini kazanmak. -2. Durumunu düzeltmek. Kendini dar atmak (bir yere) : Ferahlık sağlayan bir yere çarçabuk gitmek.

Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak.”Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim.”

Kendini dev aynasında görmek : Kendisinin çok büyük bir adam ol duğunu sanmak.

Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek.”Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!..”

Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak.”Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim.”

Kendini dinlemek: Rahatsız olup olmadığını düşünerek tedirgin ol mak.

Kendini dirhem dirhem satmak : Nazlı davranmak. (Kars. Ağırdan ol mak.)

Kendini ele vermek : Bir davranış ya da sözüyle suçlu olduğunu gös termek.

Kendini fasulye gibi bir nimetten saymak : Kendini önemli biriymiş gibi görmek.

Kendini göstermek : -1. (Bir kimse) Yeteneklerini ortaya koymak. -2.(Bir şey) Ortaya çıkmak, meydana gelmek.

Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek.”Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi.”

Kendini hissettirmek : Varlığı belirtmek.

Kendini kapıp koyuvermek : -1. Karamsar olmak. -2. Üstüne başına Özen göstermez olmak.

Kendini kaptırmak (bir şeye) : -1. Birşeyin etkisinden kendini kurtara-

Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak.”Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu.”

Kendini kaybetmek : -1. Bayılmak, bilincini yitirmek. -2. Öfkesinden ne yaptığını bilememek.

Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek.”Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi.”

Kendini naza çekmek : bk. Naza çekmek.

Kendini paralamak : Bir işi zamanında ve iyi biçimde yapmak için ola ğanüstü çaba harcamak. Kendini sıkmak : -1. Vücudunu gergin duruma getirmek. -2. Bir İş için

Kendini toplamak (toparlamak) : -1. Sağlık, geçim vb. durumu düzelt mek. -2. Dikkatini ilgilendiği konu üzerinde yoğunlaştırmak.

Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak.”Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor.”

Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak.”Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım.”

Kendini tutmak : Herhangi bir tehlikeli ya da çekici durum, şey karşı sında kendine hâkim olmak, dayanmak, sabretmek.

Kendini vermek (vurmak) (bir şeye): -1. Uğraştığı bir İşe bütünüyle bağlanmak. -2. Bir şeyi yapmayı alışkanlık haline getirmek

Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak.”İşe henüz kendini vermiş sayılmaz.”

Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak.”Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu.”

Kerahet vakti: (Aksamalar arasında) İçkiye başlama zamanı.

Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak.”Babam kesenin ağzını açtı nihayet.”

Kesenin ağzını açmak: Para harcamaya başlamak.

Kesenize bereket: -1. Para yardımında bulunan bir kimseye teşekkür için “Kazananız bol olsun!” anlamında söylenir. -2. Yemekten sonra evsahibine teşekkür ederken söylenir.

Kesip (kestirip) atmak: -1. Etraflıca düşünmeden kesin yargıya var mak. -2. Tartışmalı bir durumu kesin olarak çözmek.

Kesip attığı tırnak olmamak: Bir kişi, bir başkasına göre değerce çok aşağı, önemsiz olmak.

Kesme almak : bk. Makas almak.

Kestirip atmak : bk. Kesip atmak.

Ket vurmak : Bir işin yapılmasını güçleştirmek, ona”engel olmak

Keyfi (yerine) gelmek : Neşelenmek, neşesini bulmak.

Keyfi bozulmak : -1. Hastalanmak. -2. Rahatı, huzuru kalmamak; canı sıkılmak; neşesi bozulmak.

Keyfi kaçmak: Neşesi bozulmak, neşesi kaçmak

Keyfine bakmak : Diiediğince, gönlünce yaşamak, hareket etmek

Keyfini çıkarmak (bir şeyin): Bir şeyden, bir şeyi yapmaktan çok zevk almak; ondan zevk alarak yararlanmak

Keyfini kaçırmak (bozmak): Üzmek, rahatsız etmek, canını sıkmak

Keyfinin (keyfimin) kâhyası mısın? : “Senin ona (bana) karışmaya hiç mi hiç hakkın yoktur.” anlamında.

Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak.”O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!”

Keyif çatmak : Hoşça ve eğlenceli vakit geçirmek

Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek.”İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti.”

Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan.”Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı.”

Keyif sürmek : Rahat yaşamak.

Keyif vermek (bir şey birine): -1. Ona neşe vermek -2. Onu sarhoş etmek

Kıçına tekme atmak (vurmak, yapıştırmak) : Kovmak; götüne tek me atmak.

Kıçını kaldıramamak :Çok tembel olmak; götünü kaldıramamak.

Kıçını yalamak :Ona dalkavukluk etmek, yaltaklanmak; götünü yala mak.

Kıçını yırtmak : -1. Bağırıp çağırmak -2. Bir şeyi yapacağım diye uğra şıp durmak; götünü yırtmak

Kıl payı (fark) : Çok az bir (fark). (Kars. Bıçak sırtı.)

Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak).”Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı.”

Kılçık atmak (birine): Bir kimsenin işini bozucu davranışta bulunmak ya da söz söylemek

Kılı kıpırdamamak: Umursamamak, aldtrtş etmemek.

Kılı kırk yarmak : Bir işi yaparken büyük bir dikkat göstermek, çok titiz davranmak.

Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.”Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı.”

Kılıçtan geçirmek : Tümünü kılıçla öldürmek.

Kılıfına uydurmak : Bir duruma, tutuma uydurma bir gerekçe bulmak.

Kılığı kıyafeti düzmek : Yeni giysiler alıp giymek.

Kılık kıyafet: Üst baş, dış görünüş.

Kılıktan kılığa girmek : -1. Giysilerini değiştirmek. -2. Sık sık düşünce ve kanı değiştirmek.

Kılına dokunmamak : Bir kimseye zarar verecek bir davranışta bulun mamak; tüyüne dokunmamak.

Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak.”İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!”

Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek.”Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı.”

Kılını kıpırdatmamak (oynatmamak) : Tepki gösterilmesi gereken bir olay, söz karşısında hareketsiz katmak; İlgisiz, duyarsız davranmak.

Kıran girmek (bir şeye) : İnsanlar ya da hayvanlar arasında çok sayı da ölüme yol açan bir hastalık yayılmak. -2. Bir şey artık bulunmaz olmak. (Kars. Kıtlığına kıran girmek.)

Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak.”Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu.”

Kıran kırana : (Kavga, ctöğüş, güreş için) Acımasızca, öldürürcesine.

Kırdığı koz (ceviz) kırkı (bini) aşmak : Devamlı olarak uygunsuz, ya kışıksız davranışlarda bulunmak.

Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz).”Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!”

Kırık dökük: -1. Sağlam olmayan , çürük değersiz (eşya). -2. Tam ve düzgün olmayan (söz).

Kırıp geçirmek (bir yeri) (herkesi): -1. Yakıp yıkarak, öldürerek ya da baskı yoluyla büyük zarar vermek. -2. Komik söz ve davranışlarla herkesi katıla katıla güldürmek.

Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.

Kırk bir buçuk (kırk bir kere) maşallah : “Tanrı nazardan saklasın!” anlamında.

Kırk dereden su getirmek : bk. Bin dereden su getirmek.

Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.”Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana.”

Kırk kapının ipini çekmek : Birçok yere uğramak; doksan kapının ipi ni çekmek.

Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak.”Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın.”

Kırk tarakta bezi olmak : Birçok işi olmak ya da birçok işle ilişkisi bu lunmak; her tarakta bezi olmak.

Kırk yılda bir ; Çok seyrek olarak.

Kırk yılın başı (başında): Çok uzun sürede bir kez.

Kırk yıllık : Çok eski, köklü (dost, dostluk).

Kırkı çıkmak: (Lohusa, bebek, ölü için) Doğumdan ya da ölümden kırk gün geçmek.

Kırklara karışmak : Artık ortalıkta görünmez olmak.

Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.

Kırmızı dipti mumla davet etmek (birini): Gelmesi için çok yalvar mak.

Kıs kıs gülmek: Sessizce, alay ederek gülmek

Kısa günün kârı: ‘Hiç olmamaktansa bu kadarı da iyidir” anlamında.

Kısır döngü: Herhangi bir sorunlu durumda kesin çözüme varama ma, çıkmazda olma; fasit daire.

Kıskıvrak yakalamak (bağlamak) (birini) : Kolay kolay kurtulamaya cak biçimde sımsıkı tutmak (bağlamak).

Kısmet (kısmeti) çıkmak (birine) : (Kız, kadın için) Evlenmek amacıy la istenmek.

Kısmet beklemek : (Gelin olacak çağa gelmiş kız) Evleneceği erkeği beklemek.

Kısmeti açık : Talihli, kısmetli (kimse).

Kısmeti açılmak : -1. Kazana bollaşmak. -2. Kendisiyle evlenecek biri çıkmak.

Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması.”Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!”

Kısmeti ayağına (kadar) gelmek : Pek bir çaba harcamadan, bir vesi le sonucu kazançlı bir durumla karşılaşmak.

Kısmeti bağlanmak (bağlı olmak) : -1. Evlenmesi için fırsatlar çıkma mak. -2. Kazana bir türlü artmamak.

Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.

Kıssadan hisse (almak, çıkarmak): Anlatılan bir olaydan ders (al mak, çıkarmak).

Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.

Kış basmak: Kış mevsimiyle birlikte yağmurlar, karlar, fırtınalar, so ğuklar başlamak.

Kış kıyamet: -1. Çok zor geçen kış. -2. Yağmurlu, karlı, fırtınalı hava.

Kışı çıkarmak: -1. Kışı bir yerde, geçirmek. -2. (Yakacak) Kış süresin ce yeterli olmak.

Kıt kanaat (geçinmek): Birtakım yoksulluklara katlanarak, bin bir güç lükte geçinmek).

Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek).”Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk.”

Kıtı kıtına : Ancak yetecek kadar. (Kars. Ucu ucuna.)

Kıtır atmak: Yalan söylemek, yalan uydurmak.

Kıtır kıtır kesmek (doğramak) (birini): Onu acımadan öldürmek.

Kıtlığına kıran girmek: Bir şey ortadan çekilip bulunmaz of m ak.

Kıtlıktan çıkmış gibi (yemek): Hiç yememiş ya da doymayacakmış gibi (yemek).

Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.

Kıyamet gibi (kadar): Pekçok, çok miktarda.

Kıyamet kopmak : Çok gürültü olmak, büyük telaş meydana gelmek.

Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak.”Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler.”

Kıyamet mi kopar? : “Ne olur, ne çıkar, ne önemi var?” anlamında

Kıyameti (kıyametleri) koparmak : Bir şeye kızarak bağırıp çağırmak.

Kıyıda köşede kalmak : Göze çarpmayan bir yerde unutulmak.

Kıymet biçmek : bk. Değer biçmek.

Kıymete binmek : Aranır, istenir duruma gelmek.

Kıymeti harbiyesi yok : Artık hiçbir değeri, gerçekliliği yok.

Kıymeti kalmamak: Değerini yitirmek; değeri kalmamak.

Kıymetini bilmek : Değerini anlamak; değerini bilmek. ¦

Kız kurusu : Evlenmemiş yaşlı kız.

Kız oğlan kız: -1. Hiç evlenmemiş, bekâreti bozulmamış kız; bakire. -2. Hiç evlenmemiş, hiçbir kız ya da kadınla cinsel ilişki kurmamamış erkek; bakir, erden.

Kızağa çekmek (birini): Onu etkin görevinden alıp edilgin bir göreve vermek.

Kızar ip bozarmak : Utanandan yüzü renkten renge girmek.

Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek.”Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı.”

Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak.”Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu.”

Kızılca kıyamet kopmak : Büyük kavga çıkmak.

Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle (işit, anla) : “Bu eleştirimi bir yakınıma söylüyorum; gerçek amacım uyarmak, hitap etmek istediğim kimsenin anlamasını sağlamaktır.” anlamında.

Kibarlık budalası: Kibar olmadığı halde, kibarca davranışlarda bulun maya çalışan, bu yüzden gülünç duruma düşen (kimse).

Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.

Kilit vurmak (bir şeye) : -1. Giriş çıkışı önlemek için bir yeri kilitlemek. -2. Bir yerin çalışmasına son vermek.

Kilo almak: Şişmanlamak.

Kilo vermek: Zayıflamak.

Kilometre taşı: Üzerinde önemle durulması gereken nokta.

Kim bilir : “Bilinmez, belirsiz’ anlamında.

Kim kaybetmiş ki sen bulasın : “Söz konusu şey senin eline geç mez.” anlamında alay yollu söylenir.

Kim kime dum duma : Kimsenin kimseden haberi olmadığı, karmaka rışık durum.

Kim takar Yalova kaymakamını: ‘Ona önem vermem, onu ciddiye al mam.” anlamında.

Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.

Kim vurduya gitmek: Kim tarafından öldürüldüğü bilinmemek.

Kime ne? : “Hiç kimseyi ilgilendirmez, kimse karışamaz.” anlamında.

Kime niyet kime kısmet: “Hazırlanan şey, söz konusu kimseye değil

Kimi kimsesi (olmamak) (yok mu?): Ailesinden kimseler (yok) (yok mu?).

Kimin arabasına binerse, onun türküsünü çağırmak (düdüğünü öt türmek) :Kimden çıkar sağlıyorsa, onun beğeneceği işler yapmak.

Kimin nesi? : “Kimdir, soyu sopu nedir?” anlamında.

Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek.”Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim.”

kimseyi istediklerini yapıyor görünüp oyalamak, aldatmak. Kukumav gibi: Kimsesiz, yalnız, tek başına.

kimseyle görüşmemek; içine çekilmek.

Kin beslemek (bağlamak) (birine) : Ona karşı içinde Öç almak duy gusu oluşmak; garaz bağlamak.

Kin gütmek: Öcünü alıncaya kadar öç alma duygusunu sürdürmek.

Kin tutmak (birine) : Ona karşı düşmanca duygular beslemek.

Kir götürmek : -1. Kirini belli etmeyecek renkte dmak. -2. Bir şey çok kirli olmak.

Kir tutmak: Kirini gösterecek renkte olmak.

Kireç gibi olmak: Korku, heyecan vb yüzünden suratı bembeyaz ol mak.

Kirişi kırmak: Bir yerden birtakım nedenlerle kaçıp gitmek.

Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak.”Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü.”

Kirli çamaşırları ortaya dökmek: Bir kimsenin ayıplarını, kusurlarını herkese anlatmak, açıklamak

Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek.”Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı.”

Kirli çıkı (çıkın) : Kendini züğürt gösterdiği halde, oldukça paralı olan, para biriktirmiş olan (kimse).

Kisvesi altında : Herhangi bir nitelikte ya da biçimde.

Kitaba el basmak : Kutsal kitap (Kuran) üzerine elim koyarak yemin etmek.

Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.

Kitabına uydurmak (bir şeyi): Yasal olmayan bîr işi yasalmış gibi gösterecek yol bulmak.

Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek.”İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı.”

Kitap kurdu : Çok kitap okuyan, geniş bilgisi olan (kimse).

Kitapta yeri olmak: Söz konusu şey, din ya da yasa kitaplarında bu lunmak.

Koca kafa : Anlama, kavrama yeteneği sınırlı, kıt olan (kimse).

Kocakarı İlacı: Halk arasındaki inanışa göre, kimi hastalıkları İyileştir diğine inanılan, birtakım otlardan vb. maddelerden yapılan sözde İlaç.

Kocakarı soğuğu: Mart ayının ortalarında (11-18 mart) kendini göste ren soğuklara verilen ad.

Kocaya varmak: (Kız, kadın için) Evlenmek.

Koç yiğit: Genç, gürbüz, yakışıklı delikanlı.

Kodese tıkmak (birini) : Onu hapishaneye sokmak.

Kodesi boylamak: Hapse düşmek.

Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.

Kokusu çıkmak: Gizli tutulan bir iş herkesçe anlaşılmaya başlamak.

Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak.”Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum.”

Kokusunu almak : -1. Bir şeyin kokusunun farkına varmak. -2. Gizli tu tulan bir şeyi sezmek.

Kol atmak: Yayılmak,

Kol kanat germek (olmak) : Onu korumak, ona yardıma olmak; ka nat germek.

Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Kolaçan etmek (bir şeyi): Neler olup bittiğini anlamak için etrafı do laşmak.

Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak.”Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin.”

Kolay gele (gelsin): İş yapan kimseye söylenen iyi dilek sözü. (Tonla maya göre alay anlamında da söylenir)

Kolayı var : “Çaresi var,” anlamında.

Kolayına bakmak (kaçmak): Bir işin çıkar yolunu bulmaya çatışmak.

Kolayına gelmek : O türlü yapmayı daha kolay görmek.

Kolayını bulmak : Kolayca yapmanın yolunu bulmak.

Kolları (paçaları) sıvamak : Bir işe istekle girişmek.

Koltuk çıkmak (birine): Onu desteklemek, ona para yardımında bu lunmak.

Koltuk değneğiyle : Başkasının (başkalarının) yardımıyla.

Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek.”Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu.”

Koltukları kabarmak: Kendisinin ya da yakınlarının başarıları hakkın da yapılan övgülerden kıvanç duymak.

Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek.”Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu.”

Kolu kanadı kırılmak: Kendisine yardım edenleri yitirdiği İçin iş yapa mayacak duruma düşmek, cesaretini yitirmek.

Kolu uzun : Çevresi geniş, sözü geçer (kimse).

Komalık etmek (birini): -1. Onu kıpırdayamaz duruma getirinceye ka dar dövmek. -2. Onu çok sinirlendirmek.

Komaya girmek: -1. Hayati belirtilerini büyük ölçüde yitirmek. -2. Çok sinirlenmek, şaşırmak, üzülmek.

Komaya sokmak (birini): Onu ne yapacağını bilemez-duruma getir mek, şaşırtmak.

Konu komşu : Komşular, yakında oturan ahbaplar.

Kor topal: İyi kötü, yarım yamalak.

Korktuğu başına gelmek, (korktuğuna uğramak): Olmasından kork tuğu kötü bir durum gerçekleşmek.

Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek.”Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!”

Korku vermek (bir şey, birine): Onu korkutmak.

Koyduğum yerde otluyor: “Uzun süreden beri hiçbir gelişme, ilerle me göstermedi.” anlamında.

Koydunsa bul: Bulunduğu (olması gerektiği) yerde olmayan, kaybol muş olan şey ya da kimse için söylenir.

Koynunda yılan beslemek: İyilik yaptığı birinden kötülük görmek.

Koyun gibi: -1. Budala, şaşkın (kimse). -2. Başkalarının güdümüne gi ren (kimse).

Koyun kaval dinler gibi dinlemek: Hiçbir şey anlamadan dinlemek.

Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek.”Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler.”

Koz vermek (birine) : Ona elverişli durum sağlamak, başarı olanağı tanımak.

Kozunu paylaşmak (biriyle, birbirleriyle): Aralarındaki anlaşmazlığı güç üstünlüğüne dayanarak sona erdirmek.

Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek.”Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu.”

Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak.”Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı.”

Kök salmak: İyice yerleşmek, yayılmak, kökleşmek.

Kök sökmek: Çetin bir işi başarırken çok zorlanmak.

Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak.”O takıma kök söktürmeye yemin ettik.”

Köküne kibrit suyu dökmek, (kökünü kurutmak): Bir daha ortaya çı kamayacak biçimde ezmek, yok etmek.

Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.

Kökünü kazımak : Ortadan kaldırmak, varlığına son vermek.

Köpek gibi: Çok yaltaklananlar için kullanılır.

Köprübaşını (köprübaşlarını) tutmak : Çok Önemli bir yeri (ya da yer leri) ele geçirmek.

Köprüleri atmak: Girişilen bir işten vazgeçilmesine yol açabilecek du rumları ortadan kaldırmak.

Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.

Köprünün (köprülerin) atfından çok su (sular) geçti: “Zamanla ko şullar çok değişti, eski durum kalmadı.” anlamında.

Kör boğaz: Yemek içgüdüsü, gereksinmesi.

Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.

Kör deyneğini beller gibi: İşlerinde, tutumunda hiçbir değişiklik, yeni lik yapmaksızın.

Kör dövüşü : Bir işin birçok kimse tarafından yapılması sırasında ona ya çıkan düzensizlik.

Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.

Kör duman : Çok yoğun sis, duman.’

Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.

Kör kör parmağım gözüne : -1. Apaçık meydanda. -2. Göze batacak biçimde.

Kör kurşun : Nereden geldiği ve kimi hedeflediği belli olmayan kur şun; serseri kurşun.

Kör kütük : Aşın ölçüde (sarhoş, âşık).

Kör şeytan (talih) : Kötü kader.

Körler mahallesinde ayna satmak: Bir şeyi hiç gereksinme duyulma yan bir yere götürmek. (Kars. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak.)

Körü körüne : İyice düşünüp taşınmadan, en küçük bir dikkat göster meden.

Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden.”Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?”

Kös dinlemek: Konuşulanları anlamadan dinlemek, dinler görünüp dinlememek.

Köstek olmak: Engel olmak.”Sen köstek olma yeter.”

Köstek vurmak:-1!. Hayvanın ayağına köstek bağlamak-2. Engelle mek.-3. Güreşte hasmının bir ya da her iki yağını sımsıkı yakalamak.

Köşe başının tutmak : Nüfuzlu mevkiyi ele geçirmek, böyie bir mevki de bulunmak.

Köşe bucak : Göz önünde olmayan yerler. ; r -.^ ;

Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer.

Köşe kapmaca oynamak: Birbirini aradıkları halde bir türlü bulama mak.

Köşe olmak : Zenginleşmek, geçim sıkıntısı kalmamak.

Köşeye çekilmek : Hiçbir işe karışmadan yaşamak.

Köşeyi dönmek : Kolay ydlardan, zahmet çekmeden kısa sürede zen gin olmak.

Kötek atmak (çekmek) (birine): Onu dövmek; dayak atmak.

Kötek yemek (birinden): Dövülmek; dayak yemek.

Kötü gitmek : İş (İşler) yolunda gitmemek, aksamak.

Kötü kadın : Genel kadın, orospu.

Kötü kalpli (yürekli): Kötülük yapmayı düşünen (kimse).

Kötü kişi olmak : Söz ya da davranışlarıyla bazı insanların düşmanlığı nı kazanmak.

Kötü kötü düşünmek : Üzüntülü bir biçimde düşüncelere dalmak.

Kötü olmak : -1. Olumsuz bir durum almak. -2. Beğenilmez olmak. -3. Kötü yola düşmek.

Kötü yola düşmek : Kadın ahlakdışı davranışlara yönelmek, orospulu ğa başlamak.

Kötü yola sapmak : Yasadışı, ahlakdışı işler yapmak.

Kötüye çekmek : Bir söze, davranışa kötü bir anlam vermek.

Kötüye kullanmak (bir şeyi) : -1. Yetkisini yasalara aykırı bir biçimde kullanmak. -2. Bir kimsenin iyi bir davranışını olumsuz bir tavırla de ğerlendirmek.

Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak.”Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı.”

Kötüye yormak : Bir şeyden gelecekte kötü olacağına ilişkin bir anlam çıkarmak.

Kraldan çok kralcı olmak : Bir kimsenin davasını ondan daha çok sa vunur olmak.

Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.

Kredisi olmak : Güvenirliği ve saygınlığı olmak.

Kucağına düşmek : Kendini kötü kimselerin ya da kötü durumun için de bulmak.

Kucak açmak (birine) : Yardım gereksinmesi olan birini barındırıp ko rumaya hazır olduğunu göstermek. Kucak dolusu : Pek bol, çok.

Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak.”Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir.”

Kukla gibi oynatmak (birini) : -1. Ona her İstediğini yaptırmak. -2.-Bir,

Kukumav gibi düşünüp durmak: Üzüntülü bir biçimde düşünmeye dalmak. .

Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları.”Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah.”

Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.

Kul taksimi: Eşit olarak yapılan üleştirme. (Kars. Allah taksimi.)

Kulağı delik : Çevrede olup bitenleri çabuk öğrenebilen (kimse).

Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan.”Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor.”

Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek).”Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen.”

Kulağı kirişte olmak: Neler söyleneceğini, ne gibi haberler geleceğini işitmek için dikkatli olmak.

Kulağı tetikte (olmak) : Söylenecek sözü, gelecek haberi bekler du rumda (olmak).

Kulağına çalınmak : Onu tesadüfen duymuş olmak.

Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o”Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?”

Kulağına çarpmak : Duymak, duyulmak.

Kulağına gefmek : Duymak, duyulmak.

Kulağına girmek : Söylenilen sözleri, dikkate almak.

Kulağına gitmek: İşitmek, duymak, öğrenmek, haberi olmak.

Kulağına kar suyu kaçmak : Rahatını, huzurunu kaçıran, tedirgin eden bir haber duymak.

Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.

Kulağına koymak (sokmak) (bir şeyi) : Söylenilenleri ileride hatırla yabilmek için çok iyi dinlemek.

Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak.”Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin.”

Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten hiç unutamayacağı bir ders almak.

Kulağını açmak : Söylenilenleri dikkatlice dinlemek.

Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek.”Kulağını aç da beni iyi dinle!”

Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.

Kulağını bükmek: Söz ve davranışlarına dikkat etmesi için uyarıda bu lunmak; uyarmak.

Kulağını çekmek : Yaptığı olumsuz bir davranıştan ötürü hafif bir ceza vermek ve bir daha yapmamasını Öğütlemek.

Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek.”Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!”

Kulağını çınlatmak : Birini herhangi bir yönüyle anmak.

Kulağını doldurmak: -1. Bir kimseye bir şeyle ilgili olarak yalan yanlış bilgiler vermek. -2. Bir kimseye dikkati olması İçin önceden konuyla ilgili birtakım bilgiler vermek.

Kulak asmamak (bir şeye, birine) : Onu dinlememek, ona önem ver memek. (Kars. Aldırış etmemek.)

Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek.”Kulak asma sen onun söylediklerine.”

Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.

Kulak kabartmak: Belli etmeden söylenilenleri işitmeye çalışmak.

Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek.”Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı.”

Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemeye çalışmak.

Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak.”Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim.”

Kulak misafiri olmak: Yakınındaki konuşmaları isteyerek ya da iste meyerek dinlemek.

Kulak tutmak (vermek) (bîr şeye, birine) : -1, Dinlemeye çalışmak. -2. İşitmek, dinlemek; dediğini yapmak.

Kulakları (kulağı) çınlasın : “Şimdi ondan iyi duygularla söz ediyoruz, kulakları çınlayarak kendisinden şöz ettiğimizi sezsin.’ anlamında.

Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.

Kulaktan dolma : İşiterek edinilen (bilgi).

Kulaktan kulağa : Birinden bir başkasına gizlice söylenerek.

Kulp bulmak (bir şeye): Onun kusurlu bir yanını bulup göstermek.

Kulp takmak (bir şeye) : Ona kusur, bahane bulmak.

Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.

Kum gibi kaynamak: Çok kalabalık olmak.

Kum gibi: Çok bol.

Kumar oynamak: Olumlu sonuç alınması kuşkulu olan bir işe bile bi le girmek.

Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına.

Kumpas kurmak (birine) : Onu tuzağa düşürebilmek için gizli bir ça tışma yapmak.

Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.

Kundak sokmak (koymak): -1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuştu rulmuş yağlı bez parçası koymak. -2. Arayı bozacak bir davranışta bu lunmak. -3. Kurulu bir düzeni bozacak şekilde hareket etmek,

Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.

Kur yapmak (birine) : Ona ilgi göstererek, iltifat ederek ilgi ve sevgisi ni kazanmaya çalışmak.

Kuran (ekmek) çarpsın : Söylediklerine karşısındakini inandırmak için edilen yemin.

Kuran’a el basmak : Kuran’ın üzerine elini koyarak yemin etmek, ant içmek; kitaba el basmak.

Kurbağa ağaca çıkınca : bk. Balık kavağa çıkınca.

Kurban etmek (birini, bir şeyi) : Kendi çıkarı, yararı için bir şeyi ya da kimseyi harcamak.

Kurban gitmek (bir şeye): -1. Suçsuz yere ölmek. -2. Zarar uğra mak.

Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir.”Kurban olayım yavruma dokunmayın!”

Kurbanı olmak : Ondan dolayı zarar görmek.

Kurbanlık koyun (gibi): Başına geleceklerden haberi olmayan kimse için kullanılır.

Kurşun dökmek: Nazardan hastalandığına inanılan kişilerin iyileşme si için, bir kapta eritilen kurşunu hastanın başı üstüne tutulan su dolu kabın içine dökmek.

Kurşun yağmuruna tutmak (birini, bir yeri) : Bir kimseye ya da yere sürekli olarak kurşun sıkmak.

Kurşun yemek : Mermi İle yaralanmak.

Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek.”Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!”

Kurt masalı okumak : İnandırıcı olmaktan uzak bahaneler, özürler ileri sürmek.

Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).

Kurtlarını dökmek: Çoktandır yapamadığı için özlemini çektiği bir şe yi bol bol yapıp hevesini almak.

Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak.”Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?”

Kurtlu kaşar : Yerinde duramayan, kıpırdak (kimse).

Kuru ekmek : Katıksız emek.

Kuru iftira : Asılsız iftira.

Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama.”Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!”

Kuru kalabalık: -1. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu. -2. Kırık dö kük eşya.

Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu.”Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma.”

Kuru kuruya : Boşu boşuna.

Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.

Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.

Kuru sıkı: Bir kimseyi korkutmak, yıldırmak için söylenen sözler.

Kuru soğuk: Yağmursuz havalardaki sert, üşütücü soğuk.

Kuru tahtada kalmak: Eşyaları gittiği için boş evde oturmak zorunda kalmak.

Kurum kurum kurumlanmak (kurulmak) (kurum satmak) : Büyüklen-mek, kendini büyük görmek ve göstermek.

Kuruşu kuruşuna (ödemek) : (Borcu, hesabı) Tam olarak, eksiksiz bi çimde (Ödemek).

Kusura bakmamak (kalmamak) : Hoşa gitmeyen bir davranışı ya da sözü hoşgürüyle karşılamak.

Kuş beyinli: Akılsız, aptal (kimse).

Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.

Kuş gibi uçup gitmek: -1. Çok kıs£ süren bir hastalık sonucu ölmek -2. Çok kısa sürmek.

Kuş gibi: -1. Hafif olan (şey). -2. Çabuk iş gören (kimse).

Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.

Kuş mu konduracak? : “Yapacağı iş ötekilerden çok farklı mı olacak?” anlamında.

Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.

Kuş uçmaz, kervan geçmez : Issız, sapa yer İçin kullanılır.

Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer.”Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti.”

Kuş uçurmamak : Bir yerden hiç kimsenin geçmemesi için sıkı güven lik önlemleri almak.

Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak.”Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!”

Kuşa benzetmek (çevirmek) : Bir şeyi düzelteyim derken iyice bozmak.

Kuşku uyanmak, (kuşkuya düşmek): Kuşkulanmak, şüphelenmek.

Kuşsütünden başka her şey var: “Her türlü yiyecek, içecek var”, anlamında.

Kuşsütüyle beslenmek (birini) : Onu her türlü yiyecekle, özenle beslemek.

Kutu gibi: Küçük fakat kullanışlı ve sevimli (ev).

Kuvvet almak (bir şeyden, birinden): -1. Ondan yardım görmek. -2. Ona dayanmak.

Kuvvet bulamamak (bir şeye) : 0 şeye cesaret edememek, göze alamamak.

Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.

Kuyruğu kapana kısılmak (sıkışmak) : Çok zor duruma düşmek

Kuyruğu titretmek: Ölmek.

Kuyruğuna basmak : Kıştırtmak, tahrik etmek.

Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.

Kuyruğunu kısmak : Korkup sinmek.

Kuyruğunu kıstırmak : Onu zor durumda bırakmak.

Kuyruk acısı: Hınç, öç alma isteği.

Kuyruk sallamak: -1. Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek. -2. (Kız, ka dın) Cilve yapmak.

Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak.”Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu.”

Kuyruklu yalan : Abartılmış yalan, çok büyük yalan:

Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan.”İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!”

Kuyusunu kazmak : Bir kimsenin yıkımına yol açacak girişimlerde bulunmak.

Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak.”Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek.”

Kuzu gibi: Çok uysal, yavaş (kimse).

Kuzu kuzu : Uysal bir biçimde, itiraz etmeden.

Kuzu postuna bürünmek: Saldırgan olduğu halde kendisini yumuşak huylu olarak göstermek.

Küçük aptes : -1. Çiş. -2. İşeme gereksinmesi.

Küçük aptesi gelmek: Küçük aptesini yapmak gereksinimi duymak.

Küçük dağları ben yarattım demek : Çok kibirlenmek, böbürlenmek.

Küçük dilini yutmak: Çok şaşırmak, şaşkınlıktan ne yapacağını bile memek.

Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek.”Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?”

Küçük düşmek: İtibarı sarsılmak, saygınlığı zedelenmek.

Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek.”Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın.”

Küçük gelmek : Ölçüleri uygun olmamak, gerekenden küçük olmak.

Küçük görmek (birini): Ona değer vermemek, onu küçümsemek.

Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek.”Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!”

Küçük oynamak: Kumarda az para üzerine oynamak.

Küçük su dökmek: Küçük aptesini yapmak.

Küfrü basmak: Küfretmek.

Küfür savurmak : Çok küfür etmek.

Küfür yemek : Kendisine küfredilmek.

Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.

Kül kedisi: Uyuşuk, miskin (kimse).

Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak.”Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi.”

Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.

Kül yırtmamak (yememek) : Aidatılamamak, kandırılamamak

Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak.”Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim.”

Külâhıma anlat: “Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum” anlamında kullanılır.

Külahıma anlat: “Söylediklerine beni inandıramazsın.” anlamında.

Külahını önüne koyup (alıp) düşünmek :Olup bitenleri hakkında de rin derin düşünmek.

Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.

Külahları değişmek (değiştirmek) : Araları açılmak, ilişkileri bozulmak; bozuşmak.

Külâhları değişmek: “Araları bozulmak, bozuşmak” anlamında tehdit olarak kullanılır.”Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!”

Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamıyla bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.

Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan.”Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?”

Küplere binmek : Çok öfkelenmek.

Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak.”Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi.”

Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek.”Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç.”

Küpünü doldurmak: Fırsatları değerlendirip çok zengin olmak.

Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.

Kürek kadar dili var : “Büyüklerine karşı saygısızca cevap veriyor.” anlamında; pabuç kadar dili var.

DEYİMLER

deyimler-1

Deyimler Sözlüğü
A BCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ



Yorum yapılmamış

Bir Yorum Yazmak İster misiniz?